Aleviler’in Etnik Kimliği Yazısına Gelen
Sorulara Yanıtlar
Yeni Sayfa 1“ALEVİLER’İN ETNİK KİMLİĞİ” YAZISINA
GELEN ELEŞTİRİLERİ DOĞRU OKUMAK
“Alevilik Olayı/Toplumsal Bir Başkaldırının Kısa Tarihçesi” adlı kitabımın ilk baskısı 1988 yılında yapıldı. Bir ayda dört baskı yaparak adeta kendi alanında küçük bir rekor kırdı. Bu kitap, konuyu ve konu ile ilgili dergi, kitap, makale, şiir v.s. yazını konusunda bir patlamanın ilk kıvılcımı oldu. Çünkü o güne dek Alevilik konusunda yok denecek kadar az yazılı kaynak vardı. Onlara da konu ile ilgili araştırma yapmak isteyenler bile ulaşamıyordu.
Bugün aradan tam 15 yıl geçmiş bulunuyor. Bugün Alevilik ile ilgili olarak bu zaman diliminde yaklaşık 600 civarında kitap yayınlandı. Alevilik-Bektaşilik tarihinde görülmedik bir ilgili ile konuşuldu. Hakkında her düzeyde çeşitli yazılar yazıldı ve yazılmaya devam ediyor. Adeta Alevilik-Bektaşilik didik didik ediliyor. Aleviliğin İslam ile ilişkisi, diğer çok tanrılı ve tek tanrılı dinler ile ilişkisi, tasavvufi boyutları, Alevi edebiyatı, Alevi müziği, Aleviliğin Osmanlı ile ilişkisi, Aleviliğin Türk tarihi ile, Kürt tarihi ile ilişkisi, Aleviliğin siyaset ile, sol ile ilişkisi v.s. v.s. irdelendi ve irdelenmeye devam ediyor.
Son 15 yıldır Alevilik ile ilgili olarak oluşan örgütsel/siyasal ve düşünsel çalışmaların içinde bulunuyorum. Bu sürede sadece konu ile ilgili yazdığım kitap sayısı 20’yi buldu. Bunu yurt içinde ve yurt dışında verdiğim yüzlerce konferans, çeşitli dergilerde yazdığım yüzlerce yazı, radyoda yaptığım yüzlerce konuşma ve TV’lerde yaptığım programlar izledi ve izlemeye devam ediyor.
Bu süre içinde hemen hemen her toplantıda rastladığım banko soru Aleviler’in Kürtler ile ilişkilerini ifade eden sorulardı. İster yurt içinde, ister yurt dışında olsun, ister radyoda, ister TV’de olsun dinleyici veya izleyicilerden gelen banko soru değişmiyordu.
Bu soruya ben ve diğer konuşmacılar cevap veriyorlardı. Ama dinleyenler tatmin olmuyor olacak ki, bu soru her düzeydeki toplantıda yineleniyordu. Bende bu konunun hassasiyetini düşünerek, “Aleviler’in Etnik Kimliği” adlı makalede konu ile ilgili düşüncelerimi yazılı olarak ifade etmeye çalıştım.
Makale; bir dergide yayınlandı. Bunu konu ile ilgili İnternet sitelerinde yayınlanması izledi. Gerek dergide yayınlanması, gerekse İnternet’te yayınlanması olağandışı bir ilgi ile izlendi. Yeni Hayat dergisine gelen bir mektup ile internet sitesindeki bazı eleştirileri sizlerle paylaşmak için bu kitapta makalenin ardına ekledim.
Bu bölümde yazıya gelen eleştiriler konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Gelen soruları toparlamak gerekirse eleştiriler şu başlıklar altında oluşuyor:
1)Azınlık, çoğunluğu asimile edemez. Soruyu soran azınlıktan Kürt Alevileri veya Zaza Alevileri, çoğunluktan ise Sünni Türkler’i anlıyor.
2) Zazalık ne?Zazaca nasıl bir dil?
3) Neden illa ki Zazalar’ın veya Kürtler’in Türk olduğunu isbat etmeğe ihtiyaç duyar insan.
Soruları fazla uzatmadan bu üç soruyu yanıtladıktansonra diğerlerine geçmek istiyorum.
Eleştiride deniyor ki; azınlık çoğunluğu asimile edemez. Bu cümle tüm yan etmenlerden yalıtlanırsa doğru kabul edilebilir. Ama yine de böyle bir genelleme yapılamaz. Azınlığın çoğunluğu asimile ettiği tarihte sık görülen bir durumdur. Bizim örneğimizde ise Kürt bölgesine zorunlu olarak giden, ikamet eden Türkmenler’in Kürt’leşmesinden söz ediliyor. Yani azınlık, çoğunluk mantığı açısından bile bakılırsa; burada azınlık Türkmenler, çoğunluk ise Kürtler’dir.
Bu soru Osmanlı İmparatorluğu’nu tanımamaktan dolayı soruluyor. Tanınsa böyle bir soru sorulmaz. Diyarbakır bölgesi Eylül 1515’de Osmanlı birliğine katılmıştır. Tartıştığımız olay ise bu yıllardan sonra yöreye giden Türkmenler’in Kürtleşmesi ile ilgilidir.
Soruyu soran diyor ki; çoğunluk azınlığı asimile ettiğine göre, Sünni Türkler’in azınlık olan Kürt Aleviler’i ve Zaza Aleviler’i asimile etmesi gerekmiyor mu?
Ama tartıştığımız bölge Orta Anadolu veya Batı Anadolu’daki Türk-Kürt ilişkisi değil. Tartıştığımız bölge Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu ve Yavuz Sultan Selim-Şah İsmail Çatışmasından dolayı aynı zamanda Osmanlı’yı arkasına alan Kürt Ağalarının o bölgedeki tek hakim pozisyonudur. Osmanlı yönetimi Türkmen’i değil, Kürt toprak ağalarını tutmaktadır. Osmanlı Türkmen Safevi Şah İsmail karşıtıdır. Aynı zamanda Türkmen Şahı’nı destekleyen Türkmen’in karşıtıdır.
İkinci soruda okuyucu, Zazalar’ı ve Zazaca’yı soruyor. Zazalar’ı sosyolog Ali Tayyar Önder şöyle tanımlıyor(1):
“Zazalar, Türkiye’deki son derece kişilikli, özgün etnik gruplardan biridir. Nüfusları bir milyon civarında tahmin edilmektedir. Dini inanç olarak yarıya yakını Alevi, çoğunluğu Sünni’dir.” dedikten sonra “Konunun uzmanları ciddi araştırmacılar ise Zazalar’ın Kürtlüğünü kesinlikle reddederler” diyor.
Zazalar ile ilgili olarak; V. Minorsky, O. Mann, David Mc Kenzie, Haddak, M.V. Bruınessen ve Hewrami v.b. araştırmacılar Zazalar’ın Kürt olmadığını araştırmalarında açık olarak ifade ederler.(2)
Zazalar’ın Türkiye dışında yaşamadığı da biliniyor. Son yıllarda kurulmaya çalışılan İran-Deylem ilişkisi ise biraz zorlama görülüyor. Zazalar’ın, Harzem’li Türkler olduğunu söyleyen tarihçiler de bulunuyor.
Dilbilimciler; Zazaca’nın; Farsça, Arapça, Kurmançça ve Türkçe karışımı bir dil olduğunu, Diyarbakır Zazacası ile Tunceli Zazaca’sının birbirini anlamakta zorluk çektiğini yazıyorlar.
Tarihte çeşitli tarihsel süreçlerden sonra bir kaç dilin etkisi altında kalınarak bazı yeni dillerin oluştuğu biliniyor. Bakın İsviçre’deki bir dil olan Romanche’nin nasıl oluştuğunu dünyaca tanınan siyaset bilimci, Leslie LİPSON nasıl tanımlıyor:
“ülkenin güneydoğu köşesindeki dağlık bölgede yer alan Grisons kantonunda (yerel yönetim)kabaca Almanlaştırılmış İtalyanca’nın bir biçimi denebilecek bir biçimi olan Romanche dilini konuşan yaklaşık elli bin kişilik bir azınlık grubu yaşamaktadır.”(3)
İsviçre’de Almanca, İtalyanca, Fransızca konuşan kantonlar var. Resmi dillere İngilizce ve Romanche dili de eklenmiş. Lipson; Romanche dili için; “Almanlaştırılmış İtalyanca” tanımını kullanıyor. Çünkü Romanche dili İsviçre’de Almanca ve İtalyanca konuşulan yöre arasına sıkışmış bir dağlık bölge halkı tarafından konuşuluyor. Dünyada başka hiçbir yerde yoktur.
Bizdeki Zazaca böyle oluşmuş olamaz mı.Zazaca’da Frasça, Kürtçe ve Türkçe’den etkilenerek oluşmuş olamaz mı? Romanche dili ile Zaza dili arasındaki bu durum düşünmeye değer.
Okuyucumun 3. soruda ifade edilen eleştirisini yanıtlamak gerekirse;burada bir önyargı söz konusudur. Bu satırların yazarı ve onun gibi düşünenlerin amacı “İlla ki Zazalar’ın ve Kürtler’in Türk olduğunu isbat” değildir. Hiç böyle bir kaygı taşınmıyor. Ortada tarihsel bir sürecin doğru yorumlanıp, yorumlanmadığı meselesi var. Ortada bir toplumsal kesimin her şeye karşın illa da “ben veya biz Kürt değiliz” çığlığı sözkonusudur. Birilerinin bu çığlık sahiplerine “illaki siz Kürtsünüz” deme hakkı da yoktur. Tıpkı; Mezopotamya’dan, Zağros Dağları’ndan gelen ve Kürt olduğunu söyleyene “Hayır sen Türksün” deme hakkı olmadığı gibi. Kişi kendini nasıl tanımlıyorsa o odur.
Sözkonusu yazımda, M. V. Bruınessen ve İ. Mélikof’un bazı yazılarını referans vermiştim. İnternet üstünden gelen eleştirilerden Bruınessen ve Mélikof da nasibini alıyor. Örneğin bir okuyucu; “Bruinessen’in yanlış yorumlandığını, O’nun Aleviler’in hakkında alıntıdaki gibi düşünmediğini iddia ediyor.” Mélikof’un ise, Türkçü olduğunu hatta Ayfer Stump’a göre Mélikof’un konu ile ilgili “yetersiz” olduğunu yazdığını görüyoruz.
Halbuki; Hollanda’lı Antropolog M. V. Bruınessen’de Prof Dr. İréne Mélikoff da alanlarında haklı olarak uluslararası değeri olan, kendi konularında, biri Kürtler konusunda, diğeri Aleviler konusunda otoritedirler. Onların küçümsenmesi, ciddiye alınmaması kişinin kendi düzeyi ile ilgili bir sorundur. Kendi düşüncesinin ciddiye alınıp alınmaması ile ilgili bir sorundur. Bu eleştiriler, Bruınessen ve Mélikoff’un uluslararası bilim dünyasındaki yerini değiştirmez.
M.V.Bruınesen kitabında; “Kürdistan’da bütün aşiretler mutlaka aynı kökene sahip olma durumunda değillerdir. Çevrede bazı Kürt aşiretleri Türkleşmişken, bazıları da Kürtleşmişlerdir” dedikten sonra kitabında, “yörede Aleviler’in büyük çoğunluğunun Türk soylu olduğunu” saptamıştır.(4)
Peki, Prof. Dr. P. A. Andrews’in Türkiye’yi adım adım gezerek yaptığı araştırmasında; “Sayımlarda Zazalar Kürtler’e dahil edilmiştir” diyerek son yıllarda Zazalar’ın önemli ölçüde Kürtleştiğini özellikle Şafii Zazalar’ın Kürtleştiğini gözlemledikten sonra, Zaza-Türk ilişkisi için yaptığı şu tesbitini duymamazlıktan mı geleceğiz. Prof. Andrews; “Bazı yörelerde de özellikle Kars’ın Selim ve Ardahan ilçelerinde Zazalar Türkmen adıyla anılmaktadır” diyor.(5)
İnternet’teki “Zazalar Forumu” başlıklı sitede “Bertal” takma adlı kişi ise yazımı; “Kemalizm”, “Genel Kurmay Projesi” v.s. benzetmeleri yanında; “Hiç bir halk karar verip “Asimile” olmaz” diyor. Sanki ben yazımda, 1500 yıllarında Osmanlı tebaasından Türkmen Aleviler’in canları sıkılmıştı. Kendilerine bir hareket, bir macera arıyorlardı. Otağda bir araya geldiler ve “Asimile” olmaya karar verdiler diye yazmışım gibi yazımı eleştiri için böyle bir cümle yazılabiliniyor.
Aynı yazıdaki eleştiride asimile varsa azınlık olan Zaza ve Kurmanç Alevilerin Türkleşmesi gerekir diyor.
Daha önce yinelediğim gibi bu soruyu soran da Osmanlı’yı tanımıyor. Osmanlı’daki dönme-devşirme olgusunu bilmiyor. Osmanlı-Kürt ilişkilerini, Osmanlı-Türk ilişkilerini bilmiyor. Osmanlı’da “yönetici elit”in nasıl oluştuğunu bilmiyor. Osmanlı’da özel mülkiyet olmadığını, tüm mülkün sahibinin Allah adına O’nun halifesi olan Padişah olduğunu buna karşın Kürdistan denilen bölgede TIMARSİSTEMİ denilen bu sistemin uygulanmadığını, orada Osmanlı’ya yararlıklıkları karşılığında topraklar miras yolu ile geçmek koşulu ile Kürt Ağalarına ve şeyhlerine verildiğini bilmiyor. O yöreye canını Osmanlı zulmünden kurtarmak için kaçan Türkmen, nasıl çoğunluğu oluşturabilir. Tabii ki azınlıktadır.
Aynı yazar yazıyı, “Bu yazı Aleviliğin Türkleştirilmesi çabasının küçük bir parçasıdır” diyor. Sanki Aleviler’in ezici çoğunluğu Türkmen değil de benim yazı onları Türkleştirecekmiş. Aleviliğin zaten ezici çoğunluğu ve ağırlığı Türkmen’dir. Tarihsel gelişime de bakıldığında Kürtler’in Aleviliği benimseme olgusu yok denecek kadar küçük bir olasılıktır. Zorunlu tarihsel nedenlerden dolayı Kürtleşen Türkmen Alevilik söz konusudur.
Yine sık sorulan başka bir soruya geçelim: “Çok olan Türkler az olan Zazalara nasıl asimile oldu?”
Bu soruya daha önce yanıt olarak düşüncelerimi yazdım. Ama konu ile hassasiyeti olan kesimde görüldüğü gibi önemli bir bilgisizlik var. Yoğun bir ön yargı var. Ve en önemlisi Türk düşmanlığı var. Türk kelimesine karşı korkunç bir tahammülsüzlük ve tepki var. Dünyada hangi milliyetten olursan ol çok rahat kimliğini ifade edebilirsin. Ama Türküm dediğin an dünyanın en suçlu ulusunun ferdi olarak algılanıyorsun. Türklere bu denli önyargılı ve tepkili olan siyasi Kürtçü ve siyasi Zazacılar Alman Nazileri’ne karşı böyle bir tepkilerini saptamak olası değildir. Faşizm; Alman ve İtalyan üretimidir. Ama bizim bazı radikal solcular, Kürtçüler ve Zazacılar, “Ben Türküm” diyen kişiyi faşist olarak görürler. Ama Alman, İtalyan v.s. faşistleri ile dostluklarından su sızmaz.
Sorunun cevabına gelince; a) Asilimasyon her zaman karşılıklı işlemiştir. Çeşitli tarihsel dönemlerde azınlık çoğunluğu, çoğunluk ise azınlığı asimile etmiştir. Tartıştığımız konu 1500 yıllarının Osmanlı-Kürt ve Osmanlı-Türkmen ilişkileridir. Kürt bölgesine sığınan Türkmenler ile Kürtler ilişkisinde; çoğunluk olan Şafii Kürtler’dir. Azınlık olan ise, Türkmen Alevilerdir. İşte asimilasyon bu nedenle çoğunlukla Türkmen’in Kürtleşmesi şeklinde olmuştur. İşte, “çok olan Türkler az olan Zazalara” böyle asimile olmuştur.
8. soruda ise; yine İnternet kanalı ile yurtdışından “hcansa” takma adlı öfkeli okuyucu; “Eğer Alevilik Türk olsaydı, kökeni Orta Asya olurdu. Türklüğün ana merkezi Orta Asya’dır. En azından bir parça Alevi de Türkistan’da olurdu” diyor.
Evet, görüldüğü gibi Sayın hcansa adeta ayrı bir gezegende yaşıyor. O Türkiye’deki Aleviler’in büyük çoğunluğunun Türk olduğunu kabul etmiyor. Her Alevi yazar Ahmet Yesevi, Lokman Parende, Dede Korkut vs. diye yazıyor. Bu kişilerin Orta Asya’da yaşadığını ise sağır sultan bile öğrendi. Ama sayın hcansa henüz öğrenmemiş. Orta Asya Cumhuriyetlerindeki Türkler’in yaşamını gidip izleyenler, tıpkı bizim 40-50 yıl önceki Anadolu’yu gördüklerini söylüyorlar. İnançsal motiflerin aynı olduğunu söylüyorlar. Hcansa’nın bundan da haberi yok.
Hcansa, yazısının devamında; “Aleviliğin aslının Zazalık olduğunu” iddia ediyor. Bu iddia da Aleviler’in esas olarak “Kürtlerin inancı” demek kadar tarihi gerçeklere aykırıdır. Çünkü; Aleviliğin kaynağı Orta Asya’dır. Horasan’dır. Yusuf Hemedani, Ahmet Yesevi, Lokman Parende, Hacı Bektaş Veli ve Anadolu-Rum Erenleri’nin yoludur. Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Nesimi, Virani, Kul Himmet, Yemini ve Şah İsmail Türk kökenlidirler. Bu isimler Aleviliğin yedi ulularıdır. Anadolu Aleviliğinin serçeşmesidirler. Türkçe yazmış, Türkçe okumuş, Türkçe yaşamışlardır. Hiç birinin anadili, Zazaca veya Kürtçe değildir.
Hcansa yazısında Aleviler’in Türk olduğunu kabul etmemek için bu dünyada ve öbür dünyadaki bütün halkların adlarını sayıyor. Ama Aleviler’in Türkmenliği’ni asla söyleyemiyor.
Hcansa bir önceki yazısında Arien olduğunu, yani Ari ırk olduğunu, bunu bir yaşlı Alman’ın kulağına fısıldadığını da yazıyor. Hcansa, Ari ırk, Kürtlük, Zazalık arasında gidip geliyor.
Yazısının sonuna doğru ise, “Alevilik, kitabı henüz yazılmamış bir inançtır. Uygulama biçimi yazılarak kitaplı bir inanç olur” diyor. Bunu yazdıktan sonra ardında da nasıl olsa; “Hristiyanlığın kitabı 300 yıl sonra Müslümanlığın kitabı ise 50 yıl sonra yazılmadı mı” diyor. Daha vaktimiz var. Şunun şurası Ahmet Yesevi’den bu yana yaklaşık 1000 (Bin) yıl geçmiş. Acelesi yok. Kitabı da yavaş yavaş yazılır. Hz. Ali’yi sayarsak 1400 yıl. Yavaş yavaş Aleviliğin kitabı yazılır.
Ben bu düşüncenin ya da sorunun neresine cevap vereyim. Hani güzel bir atasözümüz var. Deveye demişler ki “Boynun niye eğri” o da demiş ki “nerem doğru ki boynum eğri olmasın.” Tıpkı bu misal...
Şimdi sıra, Türkiye’deki Alevilik tartışmalarını Amerika’dan izleyen Ayfer Stump’un yazdıklarına geldi. İnternet’teki tartışma forumlarına katılanlar bu ismi duymuştur. Ayfer Karakaya veya Ayfer Stump’un konu ile ilgili yazıya kendisinin yazıp İnternet kanalı ile gönderdiği 2 yazıyı belge olduğu için çalışmaya aldım.
Bugüne dek, Aleviliğin Arap kaynaklı, Kürt kaynaklı, Zaza kaynaklı v.s. olduğu görüşlerini duymuşsunuzdur. Ayfer Stump bunları da yeterli görmüyor. O da Aleviliğe Türk dememek için yeni bir icat bulmuş. Diyor ki; “Alevilik ayrı bir etnik grup niteliğindedir,” “Aleviler bağımsız bir etnik gruptur.” Peki yazarın bu iddia için ölçütü nedir diye sorarsanız ölçüt ise şu; “Bir etnik grubun sınırlarını belirleyen en güzel ölçü evlilik kalıplarıdır.”
Evet evet, yanlış okumadınız. Sosyoloji biliminin sınırları cetvel ile çizilmemiş. Bir dinsel gruptan bir etnik grup üretebiliriz. Her dinsel yorumdan bir millet, bir ulus üretebiliriz. Ümmet-ulus ayrımı da çözülmüş olur. Bu sosyolojik kuramın sahibi eğer başkasından kopye yapmamış ise Ayfer Stump’a aittir.
Peki Hanefi Türkler de genellikle Hanefi Türkler’le evlilik yapıyor. Onlar da ayrı bir millet mi olur. Peki Şafii müslümanlar da Şafii müslümanla evleniyor. Al sana bir etnik grup daha. Böylece Türkleri savundukları mezheplere göre, Arapları savundukları mezhebe göre, Türkleri de savundukları dini inançlara göre biraz daha bölüp yeni etnik gruplar çıkarabiliriz. Ayfer Stump’un Aleviler’e Türk dememek için keşfettiği bir sosyolojik buluş. Ne diyelim, insanoğlunun yaratıcılığının sınırı yok.
“Alevilerin Etnik Kimliği” yazısına bir eleştiri de yine yurt dışında çıkan “DENG” adlı dergide “MUNZUR ÇEM” adlı yurtdışında yaşayan bir yazardan geldi. Munzur ÇEM; Kemalizm, resmi ideoloji, Türkleştirme v.s. gibi çok yapılan suçlamalardan sonra referans gösterdiğim kaynakların ise ciddiye alınmaması gerektiğini yazıyor. Örneğin; Hollandalı Kürt Tarihi uzmanı antropolog Prof. Dr. Bruınessen’in referans verdiğim yazısını okumadığını, Strasburg Üniversitesi’nde Türkolog olan ve Alevilik uzmanı olan Prof. Dr. İréne Mélikof’u okumadığını ama O’nun Türkçü olması nedeni ile doğru tesbit yapamayacağını, hatta benim Türk aşiretlerinin Kürtleşmesini isbat için Abdullah Öcalan’dan bile yararlandığımı eleştirel olarak ifade ediyor.
Halbuki yazıda başvurduğum tüm kaynaklar ciddiye alınması gereken kaynaklardır. Bunları ciddiye almamak ya cahilliktir veya kendi düşüncelerini ciddiye almamaktır.
Kürt ve Alevilik üstüne düşünce üretecekseniz Prof. Dr. Bruınessen’i, Prof. Dr Mélikoff’u küçümseyemezsiniz. Onlardan yeri gelince “Kürt” kelimelerini cımbızlayıp diğer tanımlarını görmezlikten, duymazlıktan gelemezsiniz.
Osmanlı-Kürt ilişkilerini, Osmanlı-Türk ilişkilerini nesnel olarak öğrenmek istiyorsanız; Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’yı, İsmail Hakkı Danişmentli’yi, Prof. Dr. Mustafa Akdağ’ı yok sayamazsınız. Bu konudaki Osmanlı Belgeleri’ni görmezlikten gelemezsiniz.
Cevdet Türkay’ın(6) aşiretlerin yerleşmesi üstüne yaptığı dev çalışmayı görmezlikten gelemezsiniz. Dr. İsmail Beşikçi’nin(7) bile kitabına aldığı Osmanlı’nın Kürt aşiretlerine imtiyazlar veren fermanları okumazlıktan gelemezsiniz.
Cumhuriyet tarihinin en önemli sosyologu Ziya Gökalp’in siyasi-ideolojik düşüncelerini benimser veya benimsemezsiniz ama O’nun Kürt aşiretleri üstüne yaptığı sosyolojik araştırmaları yok sayamazsınız. Sosyolog Prof. Dr. Mehmet Eröz’ün Anadolu’yu adım adım arşınlayarak elde ettiği sonuçları okumamak konu ile ilgili araştırma yapanlar için bir lükstür. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın “Etnik sosyoloji”(8) ile ilgili çalışmalarını okumamak, saptadığı durumlarla ilgilenmemek konuya karşı ciddiyetsizliktir. Osmanlı İktisat Tarihi denilince konunun piri olan Ord. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan’ın aşiret yapılanması ile ilgili saptamalarını ciddiye almak zorundasınız.
Gelelim, Abdullah Öcalan’ın tesbitini hafife almaya. Abdullah Öcalan’ı yakalandıktan sonra küçümsemek kolay. Ama önceleri değil yazılarınızda, sohbetlerinizde bile O’nun ismini ağzınıza almaktan korkuyordunuz. Şimdi ise Apo’nun tezlerini Apo’ya kızarak şark kurnazlığı ile savunuyorsunuz. Ama Apo’nun Türkmenler konusundaki tesbitlerinden daha tutucu pozisyondasınız.
Kaldı ki; Apo’nun “Türkmen aşiretlerinin Kürtleşmesi” tesbiti yakalanmadan çok önceye dayanır. Apo bile bu gerçeği gördüğü halde siz hala kraldan da kralcı gözükmeye çalışıyorsunuz. Apo’ya kızarak Kürtçülük yapmak eskimiş bir şark kurnazlığıdır. Bununla da sadece kendinizi kandırabilirsiniz. Apo bile gerçeği gördü siz göremediniz. Siz hala; “ya odunumun parası” diyorsunuz.
Türkiye’de Kürt meselesinde savunulan tüm görüşler aslında önemli ölçüde Abdullah Öcalan’ın düşüncelerinin türevleri, sayılabilir. Kürtler konusundaki diğer düşünceler önemli ölçüde “gizli Apocu düşüncelerdir” diyenlere hak vermek gerekiyor. Buna karşın Apo bile Osmanlı-Kürt ilişkilerini, Osmanlı-Türk ilişkilerini, Türk-Kürt ilişkilerini “liberal” geçinen Kürt aydınlarından daha iyi kavramıştır. Safeviler üstüne giden Yavuz ile Kürt ağalarının ilişkilerini bakın Apo nasıl yorumluyor:(9)
“Kürt beylikleri Yavuz’un istemine rağmen ayrı devlet olarak değil, kendisinin göndereceği beylerbeyi sorumluluğunda ortak devlet çatısı altında kalmayı, çıkarlarına daha uygun buluyorlar. Bu temel anlayış Çaldıran’la İran Safeviler, Rıdaniye, Mercidabık’la Memlûk Araplar’ına karşı başarıya gitmede temel rol oynuyor.”
Apo’nun dediklerini tercüme etmek gerekirse, diyor ki; Yavuz’un istemesine rağmen Kürt beylikleri ayrı devlet kurmadılar. Osmanlı’dan tavizler koparıp Şah İsmail ile savaşmayı menfaatlerine daha uygun buldular. Yani Safeviler’i İran’da kurulan Türkmen devletini Kürt beylikleri olmasaydı Osmanlı yenemezdi.
Sadece Çaldıran’ı değil, Osmanlı’nın Ridaniye, Mercidabık ve Memlûk Arapları’na karşı başarısının altında da doğuda kedilerine jandarma görevi gören Kürt beyliklerinin imzası vardır.
Ama ne yazık ki, Apo’nun bu tesbitlerini insanın görmemesi için ille de kör olması gerekmiyor. En vahim körlük zihin körlüğüdür.
Osmanlı-Kürt ilişkilerinin ne denli uyumlu olduğunu gelin bir de Abdullah Öcalan’dan okuyalım:(9)
“19. yüzyıl başlarına kadar Kürt toplumu gelişmesini sürdürüyor. Dil, kültür ileri gelişme sağlıyor. Sorunlar çok müstesna yaşanıyor. Bunda ortak devlet çatısı altında yerel hükümetlerin geniş özerkliği, bağımsız aşiret yapıları, dil, din alanında Alevilik dışında geniş özgür gelişme imkanı önemli rol oynuyor. Bugün bile, ders alınacak çok yönlü zengin bir yönetim deneyiyle karşı karşıyayız.”
Demek ki “Kürtlerin Osmanlı ile Yavuz döneminde başlayan” büyülü ilişkisi “19. yüzyıl başlarına kadar” Apo’nun deyişi ile; müstesna bazı sorunlar dışında çok uyumlu devam ediyor. Ve Öcalan;“Alevilik dışında geniş özgür gelişme”den söz ediyor.
Yani Osmanlı’nın Türkmen ile sorunlarının yoğunlaştığı ve Türkmen için Osmanlı yönetiminin adeta yaşanmaz olduğu dönem Osmanlı’nın Kürtler ile uyumlu ilişkilerinin olduğu dönem oluyor.
Osmanlı-Kürt ilişkilerinin o dönemini özleyen Apo; “bugün bile ders alınacak çok yönlü zengin yönetim” dönemi diye ifade ediyor. Şeriatçılarla Kürtçülerin ümmet esasına dayalı Osmanlı’yı cayır cayır özlemelerinin sebebi buradan kaynaklanıyor.
Ama ne yazık ki, Abdullah Öcalan’ın Aleviler içindeki versiyonları Apo’nun gördüklerini görmekten çok uzakta bulunuyorlar. Bu olguları görenlere ise saldırmaktan başka bir çare bulamıyorlar.
Şimdi ise, DENG dergisinin yazarlarından Mehmet Bayrak’ın yayınladığı batıda Kürt yanlısı yazarların yazılarının bir araya getirilip adına; “Alevilik ve Kürtler” adını verdiği derlemedeki konu ile ilgili bir kaç tesbite bakalım. Kitaptan ilk aktarmam Zazaca ile ilgili:
“Zaza diyalekti esas Kürt dili Kurmanci’den öylesine çok farklıdır ki, Kurmanci konuşan bir Kürt için oldukça anlaşılmazdır. Zaza diyalekti Persçe, Arapça ve bir miktar Türkçe sözcükler içermekte ve Kürtçe bir diyalekt olarak görülmektedir. Fakat ben bunun filolojik bir zemine mi dayandırıldığı, yoksa Türkler’in gevşek bir sınıflandırmasından mı kaynaklandığını bilmiyorum.”(10)
Zazaca’yı Persçe, Arapça, Türkçe karışımı bir dil olarak tanımlayan yazar cümlenin devamında Dersim’deki aşiretlerin bakın Türkmen kökenli olduğu tesbitini nasıl yapıyor:
“Son zamanlara kadar Dersimliler’in Türkler’le ilişkilerinin olmadığı gerçeğini dikkate aldığımızda, onların kendi dinlerine verdikleri Yol Uşağı adının yanısıra, onların aşiretlerinden birçoğunun adlarınında saf Türkçe olmasını açıklamak güçtür. Böylece şu isimlere rastlıyoruz. Bal Uşağı, Arslan Uşağı, Topuzlu, Areli.”(11)
Deng Dergisi yazarlarından Mehmet Bayrak’ın referans aldığı L. Lollyneux-Seel Dersim’deki aşiretlerin Türklüğü ile ilgili böyle yazıyor. Bu tesbiti Cemal Şener veya bir başkası yapınca kötü niyetli oluyor. Bakalım bu Kürdologun tesbitine ne denecek.
Aynı kitapta A.V. Le Cog adlı Berlin’den yazan yazar ise; E. Denison Ross, Tarih-i Raşidi, London 1895, s. 214’de; Orta Asya-Alevi ilişkisini şöyle yazıyor:
“Günümüzde Orta Asya’da tüm Şiiler Kızılbaş olarak nitelendirilmektedir.” (s. 372)(12)
Bu tesbit ise, Orta Asya’da neden Kızılbaş yani Alevi yok diyen bazılarına anımsatmadır. Aynı yazar Şah İsmail’in başarısını anlatırken; “muzaffer olmasına neden olan yedi Türk boyu kıyafet olarak farklılık gösteriyordu:kafalarına kırmızı bir başlık takıyorlardı.” diyor (s. 374).
Bu boyların adları ise dipnotta; Ustacalu, Şamlu, Nikalı, Baharlı, Zulkadirli, Kıyar ve Afşar boylarıdır deniyor.
Aynı kitapta; Prof. Von Luschan Şafii-Kızılbaş ilişkisini şöyle tesbit etmiş. “Sadece Kürtler genelde Şafii Sünnilerdir. Kürtlerde çok az sayıda Kızılbaş bulunmaktadır.” (s. 375).(13)
Bu tesbitte Aleviler’in esas olarak Kürt veya Zaza kökenli olduğu tesbitini yapanlara küçük bir hatırlatmadır.
Osmanlı’nın Türkmen Alevi politikasına tepki olarak bugün bile Erzincan, Sivas, Erzurum, Kars, Elazığ gibi illerimizde bir tek kelime Kürtçe bilmeyen Türkmen Aleviler; Sünni Türkler’e “Türk” kendilerine; “Alevi” ya da “Kürt” derler. Halbuki bir tek kelime Kürtçe bilmezler. Ama Şafii Kürtler ise Alevi ama Zazaca ya da Kürtçe konuşanları “Kürt” kabul etmezler. Aynı şekilde; Muğla Ortaca’daki Tahtacı Türkmen Aleviler kendilerine Tahtacı, Türk ama Sünni olanlara ise Türk derler. Aleviler’in bir kesiminin Türk kimliğine sahip çıkmaları ve Türkçe’den başka dil bilmedikleri halde Sünni Türk’e “Türk” deyip kendine “Kürt” demelerinin sebebi Osmanlı’nın Türkmen Alevi karşıtı siyaseti ve yaptığı toplumsal katliamlardır. Son yıllarda Alevi ama Türkmen gençlerin kendini “Kürt” sayması ise siyasi-ideolojik tepkidir. Siyasi-ideolojik Kürtlüktür.
Bakın bu tesbitlere yakın saptamaları DENG dergisinin yazarlarından Mehmet Bayrak’ın çıkardığı kitap da yazıyor: “Bir kısım Türk Alevileri de Kürt kimliğini kabul ederler. Bazıları ise asırlar önce Kürt kültürü ile kucaklaşmış (Kürtçe konuşurlar ama