Dr. Avni Domaniç’in Mektubu
Avni DomaniçAvni Domaniç
Dr. Operatör
17 Mayıs 2001
Bursa
Sayın Cemal Şener,
Yeni Hayat Dergisi Aralık 2000, 74’üncü sayısındaki Alevilerin Etnik Kimliği başlıklı yazınızı okudum. Bu yazı bana (1939-1943) yıllarında nüfusunun tamamı Alevi olan (Dersim-Tunceli)’nin Ovacık kazası hükümet tabibliğim süresindeki müşahedelerimi hatırlattı. Bunlardan bazılarını sizlere nakil etmeyi uzun uzun düşündüm. Geç kaldığımın farkındayım ama nihayet kararımı verdim.
(I): Kazanın adı: Ovacık (Türkçe)
(II): Aşiretlerin adları: Arslan uşağı, Koç Uşağı, Mesut Uşağı, Demenhan (Türkçe)
(III): Köy adları: Kozluca köyü, Kızık köyü, Konaklar köyü, Saray köyü (Türkçe)
(IV): Kozluca, Kızık, Kınaklar, Saray köyleri Horasanda ve Bursa’da da var. (Bursadaki Kızık köyü Anıtlar Yüksek kurulunca tarihî anıt olarak tescilli)
(V) Kişi adları: (a) Erkek adları: Hasan, Hüseyin, Ali, Arslan, Kahraman, Aydın da var. (Türkçe)
(VI): Âdet ve anane: konukseverlik, nişan, nikah, düğün, eğlence, bizim gibi...
(VII): Etrafdaki dağlar: Munzur, Sultan, Yel (Türkçe)
(VIII): Munzur dağı tepesindeki krater gölü: Koçgölü (Türkçe)
(IX): Mahalli yer isimleri: Munzur baba, Geyik baba, Sultan baba, Yel baba şeklinde... (Türkçe)
(X): Türküleri: Bir gün Kozluca köyünde elinde sazıyla Türkçe türkü söyleyen bir gence rastladım. Yanımdan hiç eksik etmediğim Türkçe-Kürtçe bilen odacıma söylediği türkünün manasını bilip bilmediğini sordurdum. Cevabı hayırdı. Türküyü babasından, babasının da dedesinden öğrendiğini söylüyordu.
(XI): Oturduğum (Maliye Bakanlığınca memurlar için yaptırılan) evin karşısındaki yerli toprak evin çatısı üstüne evin genç kızı Dünya’nın çıkıp yüzünü güneşin doğuşuna çevirerek bir takım el-kol hareketlerini seyir ediyordum. Acaba bu bir şaman duası mı diyerek düşünüyordum. Bu düşünce bana:
(XII): Müderris İsmail Hakkı Bey’in sonradan kitap haline getirilen İzmir’de verdiği konferanslardan birisindeki şu sözleri hatırlattı. Biz Türkler maalesef çok muhafazakâr olduğundan 1300 yıl evvel Araplardan aldıkları ne kadar amanât ve eşkâl varsa ayniyle muhafaza etmişlerdi. İşte bizim hayatı içtimaiyemizi tehkik ederseniz selamlama şekillerinden adlarına varıncaya kadar Araplardan aldıklarını görürüz. Öyle zannediyorum ki Alevi ırkdaşlarımız da herşeylerini acemlerden almış olacaklar. Ne yazık ki yüzyıllarca biz uyutulmuşuz ve uykuya devam ediyoruz. Arapça, Acemce yetmiyormuş gibi bir de latin kökenli dillerin saldırısına uğradık. Tanrıya şükürler olsun henüz kişi adlarına saldırı başlamadı. Ama diğer sahalarda aldı yürüdü. Caddeler, sokaklar latin kökenli adlardan geçilmiyor. Bakkallarımız, market, süper market oldu. Show, magazin, show yapma, daha neler neler... Hele İstanbul’da bir otel var. The Marmara... Marmara’sını anladık ama The’sı ne oluyor anlayamadım. Bebeklerden bile by-by diye ayrılıyoruz. Tanrı geleceğimizi hayırlı eylesin, bu millete yardımcı olsun.
(XIII): Yüce Atatürk: Herşeyde olduğu gibi bu yönde de harekete geçti. İlk iş milletin tarifini yaptı. Misakı Milli hududları içinde (Zevkte, sefada, ezada, cefada) beraberce yaşamayı kabul eden toplum Türk’tür dedi. Tarihî büyük nutuklarını Ne Mutlu Türküm diyene diye noktaladı. Ne mutlu Türk’e demedi. Irkçılığın, kafatasçılığın karşısında idi. Milli imanlı, iksitadi imanlı, müşterek kültürlü bir toplum yaratmak istiyordu.
(XIV): Daha İstiklal savaşı esnasında eğitimi millileştirmeyi düşünmüş Ankara’da (Maarif Şurası) öğretmenleri toplamıştı. (1921). Toplantı salonuna girdiğinde öğretmenlerin (Haremlik-Selamlık) şeklinde oturduklarını gördü, çok üzüldü. Zamanın maarif vekili Türk Ocakları genel başkanı Hamdullah Suphi Bey’i ikaz etti. Haremlik-selamlık kaldırıldı. Atatürk’ün üzüntüsü de bitti. Bu olayın üzerinden 80 yıl geçmiş bulunuyor. Bugün bayan öğretmenlerin günahtır diyerek erkeklerin ellerini sıkmadıklarını işitiyoruz. Çok düşündürücü değil mi? Yine İstiklâl Savaşı esnasında 21 Kasım 1921’de Ankara’da Fransızlarla bir anlaşma (Ankara İltilafnamesi) yapılmış, Fransızların işgalleri altında bulunan Mersin, Adana, G. Antep, K. Maraş, Ş. Urfa, Milli hükümete bırakılmış, Fransızların işgalleri altında bulunan Suriye’den bir hak iddiasında bulunulmayacağı kaydı konmuştu. Anlaşma 8 maddelikti. İmza için Milli hükümetin başkanı M. Kemal’in imzası için önüne konduğunda M. Kemal Paşa; 9’uncu maddeyi ekledi. 9’uncu madde şöyle idi: Bu anlaşma hükümlerine göre Suriye toprakları içinde kalacak olan Caber’deki ecdadım Gündüz Alp’ın türbesinin bulunduğu sahada bir kilometre karelik sahanın Türk toprağı olarak kabulü, orada bir kıta askerimizin daimi olarak bulundurulması, her sabah şanlı sancağımızın merasimle göndere çekilmesi... Bu madde bugün de yürürlüktedir. Yurt dışında tek Türk toprağıdır. O günkü memleketimizin durumunu gözönüne getirelim. Antalya-Konya İtalyanların, İstanbul-Trakya ihtilaf devletlerinin işgalinde, durumun ne olduğu belli değil. Yunanlılar Polatlıda, top sesleri Ankara’dan duyuluyor. İç isyan almış yürümüş. B. M. M.’sinde meclisin Kayseri’ye nakli münakaşaları yapılıyor. Bu şartlar altında M. Kemal Paşa’nın 9’uncu maddeyi koyması insanı hayrete düşürüyor ve insan Celal Bayar’a hak veriyor ve Atatürk’ü sevmek Milli Bir İbadettir diyor.
(XV): Atatürk: Tıp-Fen bölümlerini kaldırarak dejenere hale getirilen tamamen bir hurafat yuvası olan medreseleri kapatmış, Tevhidi Tedrisat Eğitim Birliği yasasını kabul ettirmişti. Maarif Vekaletine Millilik sıfatı vermiş, Milli Eğitim Bakanlığı yapmıştı.
(XVI): Laiklik yasası kabul edilmiş, tarikatlar, tekkeler, şeriye vekaleti, şeriye mahkemeleri kaldırılmış, dünya ahiret işleri ayrılmıştı.
(XVII): Atatürk 1925 yılında yaptığı bir konuşmalarında; Efendiler ve ey millet! Biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler ve onların mensupları memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat medeniyet tarikatıdır buyurmuşlardır.
Atatürk yine bir meclis konuşmalarında: Efendiler! Necip Türk milletine nesliatiye tavsiyem şudur ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne geçireceği adamların kanlarındaki vicdanlarındaki cevheri aslıyı tahlil etmekten biran feragat etmesinler. Düşündürücü bir konuşma... Acaba Atatürk ne demek istiyordu? Zira kimler geldi, kimler geçti bu milletin başından... Tanrı bu milleti beterinden korusun...
(XVIII): Atatürk: Türk Dil-Türk Tarih kurumlarını kurdu, heryıl Dolmabahçe Sarayı’nda bu konularda uluslar arası sempozyumlar, paneller tertipledi. Bu toplantılara bizzat başmanlık etti. Türk dili-Tarihi için Anadolu’da arkeolojik araştırmalar başlattı, arkeoloji tahsili için Avrupa-Amerika’ya öğrenciler gönderdi.
(XIX): Atatürk: Ankara’da Dil-Tarih Fakültesi açtırdı. Kapısının üstüne En Hakiki Mürşit İlimdir hitabesini yazdırdı.
(XX): Atatürk, hayata gözlerini yumduğunda servetinin büyük bir kısmını bu kuruluşlarda bıraktığı öğrenildi. Çok manidar... Ne yazık ki; bu kurumlardan Atatürk’ün yolundan gitmek değil, çatlak sesler geldiği söyleniyor. Ne B. M. M.’sinden ne gençlikten ses seda yok... Basında bu konulara ses seda çıkarmıyor. Gelin basın hep beraber olun... Ben Atatürk’ün bu düşüncelerini yerine getirebileceğimize, onun ruhunu şad edeceğimize inanıyor, başarılar dileklerimle saygılarımı sunuyorum.
Not: Bakın sizin yazınız beni nerelerden aldı, nerelere götürdü. Başınızı ağrıttı ise beni bağışlayın. Beni en hassas yerimden yakaladınız.