Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Kızlar Ziyafeti

18. KIZLAR ZİYARETİ

 

Gökçe kız adlı güzeller güzeli bir kızı varmış Onarlı Dedelerden birinin. ”Anagız”da denen genç kız; gök gözlü, keman kaşlı, alyanaklı, ayyüzlü, topuklarına dek uzanan belik belik saçlarıyla, selvikavağı boyuyla yörede dilden dile dolaşır, ozanlar türküler yakar güzelliğine, övgüyle söz edilir huyundan suyundan. Sevdalanır delikanlılar ardından...Hiç birine yüz vermez Gökçe Kız.

Ağa, eşraf, bey oğulları dünür olurlar, Anakız istemez. O bir Hakk aşığıdır, gönlünde bir er yoktur. Dede anlamıştır kızının halinden. Gökçe kız hakkında laf çıkarırlar, bir gevura bir yezite aşık diye. Tek kız evladı olan Dede üzülür. Üzüntüsünden helak olur.

Babasının bu durumuna dayanamayan Gökçe kız, başını alıp gider. Bağlar arasından Yazlak’a doğru, armut ağaçlarının sık olduğu bu yolda yiter. Ararlar tararlar Gökçe Kız’ı bulamazlar. İlk gözden kaybolduğu, yittiği yere taşları üstüste yığarak düşek (makam) yaparlar.

Gaip erenlere karışmıştır Gökçe Kız. O, artık köyün ulu ermişi “Ana-kız”dır. Bağlararasından elele tutuşup, tarladan tapandan gelip geçen genç aşıklara gözükür olur; Gökçe Kız, beyaz papatya tacı ile ya da kızıl gelincik tacı ile... İlk baharda badem çiçekleri arasında gözükür... Bağ’da tevekler arasında üzüm yerken ya da armut ağacına yaslı dururken...

Gökçe Kız’ın düşeğinde genç kızlar; “üç sallik taşı üst üste koyarak” dilek tutarlar. Mum yakarlar. Rüyalara girer, genç kızların delikanlıların muradları hasıl olur...

Balıkesir, Manısa ve Edremit yörelerinde de “Sarı Kız” efsanesini görmekteyiz. Edremit’in Kaz Dağlarında Sarı Kız’ın makamı vardır. Yöredeki Aleviler bu makami ziyaret ederek adaklar sunarlar. Türkiye’nin başka yörelerinde de Sarı Kız öyküleri vardır. Alevilerin ortak bir kültüdür, Sarı Kız ya da benzeri hikâyeler.

Balıkesir (eski Karesi) bölgesinde Şeyh Hasanlı oymaklarının olması, Sarı Kız ya da Gökçe Kız menkıbesi, Oğuz geleneğinin bir simgesi de olabilir.

19. OCAK VE ATEŞ KÜLTÜ

 

Ocak odanın içinde uygun bir duvarın ortasına yapılır. Yanlarına ise, ahşap oymalı, kakmalı raflar ve dolaplar yapılır. Ocağın üstüne ahşaptan, üstü işlemeli desenli davlunbaz takılır. Ocağın içine at nalı şeklinde kırmızı tuğla toprağından set yapılır ve üzerine de lama demirler aralıklara konur. Baca, Ocaktan “L” şeklinde dama doğru çıkar. Ocağın külleri odaya yayılmaması için önüne de hilal şeklinde yay set yapılır. Hilal çıkıntının bölümüne saç ayağı konarak altına kor ateş çekilir ve burada çay ve kahve pişirilir. Davlunmazın iki yanında lanbalıklar vardır. Ocağın içindeki ateşi karıştırmak için maşa bulundurulur.

Araştırma yaptığımız bölgede maşaya “Haşarge” veya “Kaşurge” denmektedir ki, muhtemelen Antik Anadolu “Haşşa” adlı Ocak Tanrısı’ndan gelmektedir.

Ocak ve Ateş Kültü; Sümer, Asur, Hitit gibi Antik Anadolu uygarlıklarında ve Eski Türkler’de önemli bir inançtır. Aynı gelenek Alevi kültürüne ve örfüne de eklemlenerek yaşatılmıştır.

Şamanın Ocak kutsiyeti ve tanımlaması; “Od Ata ve Od Ana” geleneği, Alevilerde “Dede Ocakları” şeklinde İslami bir forma girer. Cemlerde ilk önce “çerağ uyandırılıp” ayine başlanması, Ateş kültünün bir gereğidir.

İnsan olan bir evde ateş söndürülmez, bacadan duman çıkmak zorunluluğundadir. Ateşin sönmesi istenmiyorsa ocağa tezek yerleştirilerek, için için yanması sağlanır ve üstü külle örtülerek dinlendirilir, tekrar odun ocağa atılarak ateş çoğaltılır. Ocak kendiliğinden sönerse “hayra-alamet” sayılmaz. Bir kimseye beddua edilecekse “Ocağın Sönsün” diye beddua edilir.

Yeni ev kuranların ya da yeni evlilerin ocağı, baba evinden götürülen ateşle odunlar tutuşturularak yakılır. Yeni yanan ocağa da “Allah-Muhammed Ya Ali” diye sağına, soluna ve ortasına niyaz edilir. Davlumbazlı ocak olmayan evde; tasavvufda “küre” denilen  sobalar kutsal sayılır ve ateş yakıldığı için bunlara niyaz edilir.

Cuma akşamları ocağın başında Atalara dua edilir, Kuran okunur, toplu yemek yenerek sofra duası ve duvaziman okunur.

Cuma Cemleri ocağın bulunduğu odada eda edilir ve o gece ocağın yanında mum yakılır. Sercem olarak dedelik görevini ifa eden zatın postu ocağın yanına serilir. Ocağın diğer yanında ise iman ve rehber oturur.

Ocak ve Ateş Kültü; Türklerde Atalar Kültü ile irtibatlı olup, ateşin ilk atalarının yaktığına inanılır.                                   

Ocak’da ateşi ilk yakan daha çok yaşlı kadınlar olduğundan şu duayı okurlar:

         Ocağımız daim tütsün,

         Kutsal ateşlerimiz sönmesin,

         Hakk’ın rahmeti üstümüzde olsun,

         Muhammed’in nuru çerağımız olsun,

         Ali’nin şavkı yönümüz olsun,

         Bozatlı Hızır yoldaşımız olsun,

         Şıh Bahşiş’in oku yezitleri helak etsin,

         Onar Baba her an gözetleyicimiz olsun

         Hâce Bektaş cümlemizi halas etsin.

         Gerçeğe Hüüü !...

 

20. OĞUZ DESTANI VE TEPEGÖZ ÖYKÜSÜ 

 

Alevilerde genellikle Hz.Ali ve Battal Gazi cenkleri ile Şah İsmail gibi Alevi ulularının öyküleri anlatılır. Çocukluğumda anlatılan “Tepegöz Hikâyeleri”nin kökenini hep düşünürdüm, Aleviliğe bu öyküler hangi kültürel kanaldan girmiş olabilir diye.

Araştırmalarımda Tepegöz öykülerinin Oğuz Destanı ve Dede Korkut Hikâyeleri’nin Anadolu’daki bir devamı ve geleneği olduğunu gördük.

Oğuzname’deki Tepegöz öyküsü; Peri kızının doğurduğu tek gözlü TEPEGÖZ’ün  serüvenlerini anlatmaktadır. Bu öykülerin değişik versiyonlarını; uzun kış gecelerinde yüzlerce kez ninelerden dinlemiştim. İlk kez, Türkçülük akımının geliştiği, 1916 yılında; Ali Emiri Efendi ve Kilisli Muallm Rifat Bey’in çabaları sonucu, Dede Korkut Kitabı yayınlanır. (29a) bu hikayeler, Anadolu Türklüğünün önemli bir milli yapıtı ve filolojisinin de temel kaynağıdır.

Prof. Dr. Pertev Naili Boratav; Anadolu’daki destan, mitoloji, efsane, masal ve öykülerin kökenlerinin eski Türk destanlarının bir versiyonu ve kısaltılmış halk hikâyelerine dönüştürülmüş şekli olarak görmektedir. Hatta, Hacı Bektaş Vilâyetnâmesi’ndeki Hacı Tuğrul’un Dede Korkut Kitabı’ndaki Deli Dumrul’a benzetmektedir. (29)

Ali Rıza Yalman, “Cenupta Türkmen Oymakları” araştırmasında, Aladağ bölgesinde “Şambayadı Köyü”ne giderek şunları dinler; ve yazar:

“Aladağ bölgesinde Alpı, Karahan, Şambayadı isimleri gibi önemli isimler taşıyan köylerimiz vardır. Bunların içinde insanı en çok düşündüren Fuzuli ve Dede Korkut’un aşiretinin ismini taşıyan “Bayat” köyüdür. Ahmet Çavuş’un söylediğine göre: Elgazi-Zade Hacı Bekir Bey ismindeki biri yedi yüz yıl önce Bağdat’tan Şam’a gelmiş ve bin çadırlık aşiretiyle Şam’dan Anadolu’ya girmiş, beğendiği yerlere büyük bir saygı ile yerleşmiştir.”(30)

Şeyh Hasan’ın Bağdat’tan geldiği Selçuklu belgelerinden bilinmektedir. Yine kaynaklardan Bağdat’ın güneyindeki bir kalenin “Bayat” adı taşıdığı da bilinmektedir. Kerkük ve Halep bölgesinde Bayat Boylarının konakladıkları bilinmektedir. Safevi Devleti’ni kuran Şamlu Oymaklarının büyük çoğunluğunu Bayatlar teşkil eder.

1928 Yılında Şambayadı Köyü’nde Yalman’ın yaptığı bu araştırmada bu yöreye 700 yıl önce gelindiğine göre, yani 1228 yıllarında yerleşilmiştir ki, I.Alaeddin Keykubat dönemine tekabül etmektedir. Bu durum da şunu göstermektedir: Alanya Kuşatması’na katılan Şeyh Hasan muhtemelen bu Bayat Boyu oymaklarıyla da ilişkisi olabilir, ya da bu köy Şeyh Hasanlı Aşireti’nin bir obasıdır. Yalman’ın 3.9.1928 tarihinde yöreden aktardığı bir olay kanaatimizi güçlendirmektedir. Ve olay şudur:

“Aslında Arapgir’li olup hemen hemen bütün Anadolu’yu dolaşmış olan dilenci Hacı İsmail, ak sakallı, iri yapılı, koca gözlü, gür bıyıklı, yaklaşık olarak 60 yaşında çok kesin ifadelerle derdini bildiren acayip bir adamdır. Bunun bir sanatı da hikâyeciliktir.

Yolda gelirken söz sözü açmış; cin, peri, şeytan gibi efsanevi dedikodulardan sonra konuşma (Tepegöz)’lere geçmişti, Hacı İsmail,Tepegözler dediği zaman dikkatle ihtiyarı kurcaladım. Bunlara dair bir de hikâye bildiğini anlattı. Eşeledim; ihtiyar konuşmaya başladı...” (31)  

Yalman’in dilenci dediği Hacı İsmail gibi gezgincilere araştırma bölgemizde “Torbacı ya da Döşürücü” denilmektedir. Bu kişiler Hakk Aşıkları ve Halk hikâye anlatıcılarıdır. Bir nevi “Mistik Dervişler”dir. Yörede bu gibi kişilere “Kutsiyet” izafe edilmektedir. Tunceli yöresinde “Deng-bej” denilen bu halksanatçıları; hikaye anlatımları yanında, saz ile deyiş ve türkü ile destansı masallar da söylemektedirler.

Arapgirli Hacı İsmail’in Güney’de Akdeniz bölgesinde dolaşıp hikâyeler anlatması; bu yörede yaşayan insanlarla Arapgir yöresindeki insanların tarihsel bir bağlantısını akla getirmektedir.  Çünkü Tepegöz gibi hikâyeler daha çok Türkmen geleneğine ilişkin efsanelerdir. Bu durum da tarihi bir gerçekliği ifade etmektedir. Dede Korkut hikâyelerinin Anadolu’laşmış masallarını Hacı İsmail gibi dönemin halk edebiyatçıları gezerek, köy köy dolaşarak anlatmaktadırlar.

 Gebük (Günyüzü) Köyü’nden Onar Köyü’ne yeleşen ve gözleri görmeyen Dudu Bibi ile evli olan Sato (Sadık) Dayı  tam bir Orta-Asya  Şam, Kam ve Bahşilerine benzer davranış biçimselliği ve taklit yeteneği vardı. Dudu Bibi  köyde bulunduğum ve hatırladığım 1950-60 arası kesintisiz bize gelerek ev işlerinde anama yardım etmiş, hınısı dediğimiz gatık küpünü yayarak tere yağı çıkarmış, ekmek yapımına yardım etmiştir. Dudu Bibi de sesinden ve ayak basışından, yürüyüşünden herkesi tanıyan bir kadındı. Zaman zaman elini tutarak ya da elini başa koyarak kızların ve delikanlıların kısmetlerine bakar ya da geleceklerinden muştular verirdi. Sato Dayı; yırtık-pırtık özel elbisesiyle, başına taktığı tavuk telekleri ve tüyleriyle, küçüklü büyüklü üzerine taktığı çınkırak/çanlarıyla, koç boynozu ve postuyla, elindeki kertikli asasıyla; düğünlerde davul ve zurna eşliğinde sergilediği “Köy Seyirlik Oyunu”, Onar köylülerinin önemli bir eğlencesiydi. Sato Dayı güldürü ve pandomim sanatının halk içinde yaşayan; Antik Anadolu uygarlıklarından devralınan bir oyuncusuydu.

Bölgemiz Oğuz Destanı geleneğinin kültürel bir devamı olduğu kadar, eski Anadolu Kült ve kültürlerinin de bir devamıdır. Ve ortak sentezidir.

III. SON SÖZ

Sonuç olarak: Şeyh Hasan, Türkistan’dan oymağıyla Anadolu’ya gelen Bayat Boyu Beyleri’ndendir. Seyyidlik payesi ana soyundan Musa-i Kazım’dan gelmektedir. Hâce Ahmed-i Yesevi ile amca çocuklarıdır. Şeyhliği ise; Hâce Ahmed-i Yesevi’nin halifesi olmasıyla birlikte, Zeyd ve Muhammed Hanifi’nin Horasan ve Necef ile Kerbelâ’daki torunlarından ve icazet  almasıyla olmuştur. Bayat Boyu On-Er Oymağı; Anadolu’nun yerli kavim ve halklarıyla karışarak, harman olarak ve bir potada eriyerek yeni bir ortak kültür ve İslami daire içinde Türkmen yorumuyla bir  inanç sistemi yaratmışlardır ki, adına Alevilik diyoruz. Tüm bu aşiretlerin ortak paydası da harcı da Aleviliktir. Anadolu aydınlanmacısı olan Şeyh Hasan,  Alevilik öğretisinin de uygulayıcısı, eğiticisi ve öğreticisidir. 

Bugüne kadarki, Anadolu Tarihi sonuçta bir bütünlük arzetse de, çelişkilerle dolu, heterojen yüzlerce uygarlığın gelgitlerinin olduğu asimetrik bir bütünlüktür. Anadolu’ya göçeden “Bozkır Kültür”lü Türkmenlerle daha önce varolan yerleşik “merkezi kent ve köy kültür”lü kavimlerin İslamlaşması sonucu ortak bir kültür ve inanç doğmuştur. İslami daire içinde on bin yıllık tarihi süreçten gelen örf, töre, kült gibi öğeler; “Anadolu coğrafi havuzu”nda harmanlanıp yoğrularak yepyeni bir biçim almıştır. İşte, İslam’ın “Anadolulaşan” bu akılcı algılama ve uygulamasına “Anadolu Müslümanlığı” diyoruz. Orta-Asya’dan Balkanlara dek uzanan çizgide “Türk Heterodoksi”sinin ağır bastığı Anadolu Müslümanlığına bazı Sünni yazarlar “Türkmen Sünniliği”  ya da “Türk Müslümanlığı” demelerine karşın, biz “Alevilik” kavramıyla açıklıyoruz. Ülkemizde kendine Sünni diyen fakat laik-demokrat yaşam tarzını benimseyen kesimde bu katagoriye girmektedir; inanç ve kültür bazında da ortak yönleri ve eğilimleri vardır.

İslamiyet; “ümmete hitap eder” bir ulusa ya da kavime, millete değil. Alevilik tek bireyi, tekil olarak insanı temel alır ve evrenin merkezine oturtur. Bu nedenle Alevilik evrensel bir öğretidir. Osmanlıların Yeniçeri Ocağına kılavuz olarak seçtiği ve Türkleştirme amaçlı öğreti olan “Bektaşilik”, “Türk Müslümanlığı” olarak kabul edilebilir. Çünkü Bektaşilik öğretisinde; İslamiyet Türk kültür ve töresinin potasında eritilmiştir. Türkler İslam inancını kabul etmelerine karşı kendi gelenek ve göreneklerinden ödün vermemişlerdir. 12 Eylül Askeri Yönetiminin dayattığı Arap anlayışlı ırkçı “Türk-İslam Sentezi”ne karşı 1985 yılında yazdığım bir yazıda Bektaşiliğin gerçek anlamda “Türk-İslam Sentezi” olduğunu belirtmiştim.(32) Çünkü, Bektaşilik’te ibadet dili zorunlu olarak Türkçe’dir ve ritüelleri Türk töresine, örfüne, tüzesine en uygun tarikat ve sosyal bir yaşama biçimidir.

Aleviliğin üç temel dayanağı vardır: Birincisi inanç öğesidir ki, kaynağı Kuran-ı Kerim’dir. İkincisi kültürel boyutudur ki, Türk ve eski Anadolu kültür ve kültlerinin bileşkesidir. Üçüncüsü yaşama biçimidir, yaşam kuramının temel kurumu “Musahiplik”tir: “Malı mala, canı cana katma” anlayışıdır ve “Kırklar Meclisi”dir ki, Hz. Muhammed pratikte Medine’de uygulamıştır. Kuran’daki bazı ayetler bu konuyu emretmektedir. “Medine Vesikası”yla da bu husus akit altına alınmıştır. Hz. Muhammed’in 622’den Hakk’a yürüyüşüne 632’ye dek uyguladığı bu kardeşleşme akdini, Aleviler kurumlaştırarak yaşatmışlardır.(33) 

8. Yüzyıl ortalarında yazılmış olan “Aleviliğin ilk yazılı kaynağı: UMMU’L KİTAB” tasavvufun “irfani boyutu” ile diğer birlikte unsurlarını da içermektedir ki; bugünkü “Kuramsal Alevilik”in temelini teşkil etmektedir.(34) 

Alevilik tasavvufu “kamutanrıcılığı”nı kapsasada inanç boyutu “semavi”dir. Yani “eklektizm” vardır. “Hakk-Muhammed-Ali” üçlü bütünlüğü “Tanrı-Evren-İnsan” tümlüğüyle özdeş gözükse de; inanç alanından tamtamına çıkıp akılcı bir temele oturamıyor. Alevi tasavvufi ile yetişmiş bazı düşünürler, aklı önplana alarak Alevi felsefesini yaratmaya çalışarak; doğa ve toplumsal olayları, evreni diyalektik yöntem ile algılamaya çalışmışlardır. Bu Batıni Sufiler, nesnel diyalektik yaklaşımla; Vahdet-i Vücud aşamasından Vahdet-i Mevcut aşamasına geçerek, Aleviliği felsefi bir inanç ve “bilgelik öğretisi”ne dönüştürerek, toplum tasarımı haline getirdiler ve kurumsal olarak “Kamil Toplum”u hedeflediler.    

8. Yüzyıldan itibaren yaşama geçirilen Alevi kurumlarının toplumsal boyutu “Kamil Toplum”dur ki, İmam Cafer Buyruğu’nda teorik olarak “Rıza Kenti” tasarımıyla öngörülmüştür. Aleviliğin bu üç (inanç-kültür-yaşam tarzı) saç ayağından biri eksik olursa; O, Alevilik olmaz, onun adı başka bir şeydir. Bu bağlamda Alevilik İslamiyet’in içinde olup, “yol bir sürek binbir” çoğulculuğu ve katılımcılığı ile, yerel kültürler, kültler  ve farklı töresel yaşam tarzılarıylada evrensel öğreti olarak “Heterodoks İslamı” temsil etmektedir. 

Şeyh Hasan da Aleviliğin üç temel kuramını kurumsal olarak Anadolu’da uygulayan bir  “Mürşit-Dede” ve bilge bir Müştehid’tir. Bölgesinin Türkleşmesi ve İslamlaşmasını sağlayan “Kolonizatör Türkmen Şeyhi  ve boy Beyi”dir. Aynı zamanda Selçuklu Devlet  erkinde  belirli bir dönem görev  yapan RİCÂL’dan ve aşireti ile fetihlere katılan askeri komutandır.                                                                             

 

 

 

 


Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git