Su Kültüne Bağlı Adak ve Ziyaret Yerleri
10. SU KÜLTÜNE BAĞLI ADAK VE ZİYARET YERLERİ
Türkler’de su kutsal kabul edilir ve kirletilmez. Akarsulara, Göllere, Kaynayan pınarlara, çeşmelere adaklar adanır. Suyun çıktığı gözelere mumlar yakılır, horoz ve tavuklar kurban edilir. Pınar başlarındaki ağaçlar ve kayalar, ya da dağ ve tepecikler de kutsal sayılır. İşte bu inanç gereği de Şeyh Hasan’ın bastığı, elinin değdiği her yer kutsanmıştır...
a) İÇERİ ve DIŞARI PAHAR (çeşme): Şeyh Hasan’in sağlı ve sollu kayalara tekmesiyle, “Ya Hakk!” diye vurarak çıkardığı menkıbe olarak anlatılan pınarlardır. İçeri pınar denilen çeşmenin üstü taş kubbeyle kapalı, taşlarla örülü. Selçuklu dönemi mimari tarzda inşa edilmiş bir sanat eseridir.
Dışarı pahar ise; üstü açık, yalaklar yapılmış bir çeşme olup, hayvanların ihtiyaçları için inşa edilmiştir. Bu çeşmelere cuma akşamları mumlar yakılır. Sular azalmaya yüz tutarsa adaklar adanır, bollaşması için...
b) Cennet Pınarı: Şeyh Hasan’ın Horasan’dan Ahmet Yesevi’den icazet alarak gelip, kepir toprak olan bu yerde, teyennümle abdes alıp, namaz kıldıktan sonra, Asa’sının söğüt olarak yeşerdiğini görüp, bu yöreyi yurtluk tutar. İşte, söğüt asanın yeşerip koskocaman bir ağaç olduğu yerde; Şeyh Hasan’ın kayınpederi Piri Baba; kerametle su çıkararak, bu çeşmeyi damadına düğün hediyesi olarak verir. Bir parmak kalınlığında yaz-kış suyun aktığı bir çeşmedir.
c) Sıtma Pınarı: Onar Köyü’nün altında Roma, Bizans, Helenistik dönemlere ait çok sayıda “Kaya Mezarları”nın bulunduğu kayalığın altında taş yarıkların arasından sızarak çıkan bir sudur. Sıtma’ya tutulanların yıkanıldığında iyi geldiğine inanılır. Taşlardan süzülerek gelen pınarın etrafından binlerce kelebek uçuşur. Bu kelebeklerin iyilik perisi olduklarına inanılır. Bu kelebekler öldürülmez, saygı gösterilir. Eğilerek gözeden su içerken kelebekler insanların kafasına konduğu takdirde, uğur sayılmaktadır.
d) Yılancık Ocağı: “Şıh Bahşiş deli dolu bir yiğitmiş, ermiş mi ermiş !. Kafası estikçe gözden kaybolup, dolaşır gelirmiş. Bir gün çayın öteki yakasinda ki bir köye gitmiş. Yılan donunda köyün içinde gezinmeye başlamış. Ama yılan öyle büyükmüş ki, tüm köylü elinde sopalarla, taşlar ve çapalarla düşmüşler peşine.Yılan kaçmış, köylüler peşinden kovalamış. Bir ara fırsat bulup kafasını kaldırmış: “Bu köyün insanları amma da Acûze imiş!” demiş ve bir taş yığıntısına doluvermiş. Oradan öyle bir su çıkmış ki, bol mu bol!. Buz mu buz! Köyün adı ECUZE olmuş...”(28)
Elazığ’ın Ağın ilçesinin Ecûze Köyü’nde bu pınarın başında “yalıncık ocağı” vardır. Yilancık olanlar burayı ziyarete giderek adak adarlar ve mum yakarlar.
Bu söylenceden şu sonucu çıkarabiliriz: Selçuklu döneminde Şıh Bahşiş bu yöreyi fethetmiştir. Arapgir Çayı’nın bir yakasında Onar Köyü diğer yakasında da Ağın’ın köyleri vardır. Agın’daki bazı aileler, Şeyh Hasan vakfindan hak talep ederek mahkemeye başvurdukları Osmanlı belgelerinden anlamaktayız. Mustafa Müezzinoğlu, Sünni olmalarına karşın kendilerinin Onar Köyü’nden Ağın’a gittiklerini söyleyerek belgelerinin de olduğunu belirtmektedir. Yine aynı yörede olan; Çimen, Peküsü, Ballıca köyleri Şeyh Hasan Ocağı talipleri olup, Bayat Boyu’ndandırlar. Kanımızca bu yöredeki Türkmen Köyleriyle Onar Köylüleri aynı boydandırlar.
e) OĞUZLU GÖLÜ: Şeyh Hasan’ın ilk kez Arapgir’e gelip otağını kurduğu semtin adı Oğuzlu’dur. Daha sonra buradaki bahçeden bir Kiraz Ağacı’nı kerametle götürerek Büyük Ocak Tekkesi’ni yapar.
Kiraz Ağacı’nın çıktığı yerde su çıkar ve küçük bir göl olur. Yerden kaynayan suyun şifalı olduğuna inanılır ve kutsal kabul edilir.
f) Maksut Ziyareti ve Pınarı: Onar Köyü ile Selamlı Köyü sınırındaki bu yer ve kayalık mağaralar; eski bir uygarlığın kalıntılarıdır. Muhtemelen Pavlicienlere ait bir yerleşim yeridir.
Yüksek kayalığın altındaki mağaracıkta, kış yaz hiç eksilmeyen ve aynı seviyede kalan “zemzem” denen bir “düden su kuyucuğu” vardır.
Onar Köyü’nden “Maksut Dede” denilen bir zat bu mağarada kırk gün zikredip çile çeker. Sadece bu su ile yetinir ve hiç yemek yemez... Bu nedenle mağara ve su kutsal kabul edilir.
Suyun ve çamurunun cilt hastalıklarına iyi geldiğine inanılır. Harman sonu, güzün daha çok kadınlar ve çocuklar toplu olarak getirdikleri 3-5 horozu kurban ederek, bulgur pilavı pişirirler.Yufka ekmekleri yapılır. Mağarada kurulan sofralarda pilav yenip ayranlar içildikten sonra şölen sona erer. Giderken de mağaraya mumlar yakılır ve dilekler tutulur... Sudan da alınarak köydeki hastalar götürülür...
Prehistorik ve Antik dönemlere ait mağara ve ören kalıntıları “Maksut Ziyareti” çevresinde mevcut olup, Tarihi İpek Yolu buradan geçmektedir.
11. NİŞANGÂH
Şeyh Hasan’ın askeri birliklerine okçuluk talimi yaptırdığı tepenin adıdır. Beş altı asırlık meşe ağaçları vardır. Rivayete göre, köyün ileri gelenlerinden bazıları devrin yönetimince bugünkü meşelere asılarak idam edilir. Cesetleri de meşelerin dibine gömülür. Bir başka söylenceye göre de; Yavuz Selim’in Arapgir’i fethi döneminde köydeki dedeleri bu ağaçlara asarak idam ettirir. Meşe dallarında günlerce asılı kalan dedelerin cesetleri köylülerce bulundukları yerlere gömülerek, çevresi de duvarlarla örülür ve kutsanır.
Yavuz’un askerlerinin idam ettirdiği “Dedeler Olayı”ndan sonra; Arapgirli Kulibeyoğlu Ali Bey komutasında Onar Köyü’nden ve çevre Kızılbaş köylerden halk Safavilere sığınır. İğdır’da Arapker ve Bayat köylerini kurarlar, bir grubu da Erdebil, Hoy ve Tebriz bölgesine giderler. Bugün köyde “Kaygusuz” soyadını taşıyan bazı ailelerin daha sonra köye tekrar döndükleri söylenmektedir.
Nişangâh’daki küçük çevrili mezarlık kutsanarak, cuma akşamları mumlar yakılmaktadır. Meşe ağaçlarına da hiç dokunulmadan korunmuştur.
12. DİKME TAŞ VE DUT AĞACI
Şeyh Hasan ile oğlu Şıh Bahşiş’in söylenceye göre; ok atma yarIşmasIna girişirler. Şıh Bahşiş’in oku Dikmetaş’a, Şeyh Hasan’ın oku da Araplar Taşı’na düşer. Nişangâh’tan atılan bu iki ok birbuçuk km. uzaklıktaki bu yerlere düşmesi; köyün giriş ve çıkışının kontrol edildiği anlamına gelmektedir. Muhtemelen bu iki yer gözetleme kulesidir. Araplar Taşı da Büyük Ocak Tekkesi’ndeki Arap Taşı ve Arap Asker ile bağlantılı olabilir. Nişangah ve Dikme Taş tepeleri köyün nirengi noktalarıdır.
Dikme Taş’daki Dut Ağacı’nın Şıh Bahşiş’in attığı okun yeşererek; Dut Ağacı olup, meyve verdiği rivayet edilmektedir. Kutsal kabul edilen Dut Ağacına çaputlar bağlanmakta, niyetler tutulmakta, kara dutundan şifa umulmaktadır. Cuma akşamları; Dikme taşa ve Araplar taşına mumlar yakılmaktadır. Araplar Taşı’nın altında “Şahmaran”ın evinin olduğu da menkıbe olarak anlatılmaktadır...
13. PAULİCİEN KALE ÇEŞMELERİNİN KUTSANMASI
Bizans dönemine ait ve Paulicien (Polisyen)’lerin iki kale yıkıntılarının bulunduğu; “Gügeyik ve Kaleyçik” denilen semtlerdeki çeşmeler kutsal kabul edilmiş, mumlar yakılmış, adaklar adanmıştır. Bu durum eski Anadolu kavimlerinin kutsal kabul ettikleri mekanların, Türkler tarafından da kabul görmesi, kültürel geçimliliğin bir göstergesidir. Yine Osmanlı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Arapgir’deki Ermeni Kiliselerine Hirıstıyanların kutsal günlerinde şehirden ve köylerden bazı Türklerin mum yakıp dilekler tuttukları bilinmektedir.
“Koyungele” âdeti ve geleneği Miladı yılbaşlarında olur. Aralık ayının son günü köyden bir delikanlı beyaz bezden yapılmış uzunca bir elbise giyer. Beyaz koyun yünlerinden sakal, bıyık ve saç yapılarak; baş ve yüzüne takılır. Başına da beyaz kukuleta geçirilir. Bir eline uzunca bir sopa verilir. Diğer eline de bakraç verilir.Sırtına ise beyaz bir torba takılır. Yani bir nevi Noel Baba olur. Köyün gençleri ile birlikte ev ev dolaşarak, tereyağı, kavurma, bulgur, çerez, meyva toplarlar. Toplama işlemi yapılırken de gençler hep bir ağızdan “Koyungele” diye bağırırlar. Toplanan bu yiyecekler bir evde hakedilir. Yemekler pişirilir. Sofralar kurulur. Genç oğlanlar bir oda da Kızlar bir başka odada toplanarak yılbaşı gecesi sazlı sözlü eğlenirler. Bu gelenek yine Anadolu yerli halkının Türk örfüne dönüşme şeklidir.
14. PİRİ BABA DÜŞEĞİ
Piri Baba’nın Horasan’dan gelerek Anadolu’daki ilk konakladığı, Arapgir’in Rutik denilen mezrasında kurduğu çadırın ya da evin yeridir.Taş-çakıl yığını olan bu tümsek de yapılı taştan pencere vardır. Bu pencerede mumlar yakılmakta, kurtun kuşun, börtü böceğin yemesi için yiyecekler konulmaktadır.
Roma, Bizans ya da daha eski bir uygarlığa ait bir yerleşim birimi olan; Rutik-Gölpınar yöresi; kanımızca Paulicienler’inde kullandığı bir köydür. Çünkü; Rutik, Farsça ve Ermenice köy mezra anlamına gelmekle birlikte, BARTHOLT’un Türkistan’da verdiği köy adları listesinde Rutik adıyla bir yerleşim birimi vardır. Muhtemelen Piri Baba buradan Anadolu’ya göç ederek yöreye yerleşerek Orta-Asya’daki köyünün adını vermiştir. Ayrıca Bartholt’un listesindeki onlarca köy ve kasaba adı Tunceli’deki köylere verilerek yaşatılmıştır.
Yörede yüzey üstünde Roma ve Bizans dönemlerine ait sikkeler bulunmakta, Bağdamı denen ya da “Arlık” denilen tek odalı evlerde, yazılı Bizans taş yazıtlarına, çanak çömlek parçalarına, su kanal ve yalaklarına rastlanmaktadır. Yüzeyde rastlanılan bu tarihi eserler, yörenin eski bir yerleşim yeri olduğunun kesin kanıtlarıdır. Buraya yerleşen ve Rutik Beyi olan Piri Baba daha sonraları Merzifon’a gitmiştir. Bu yöre Arapgir’in zengin tüccar ve ağalarının çiftlikleri ile safiye evleri olduğu ormanlık, bağlık, bahçelik, sulak bir arazi ve doğal kayalıkların bulunduğu, av hayvanlarının da yaşadığı coğrafyadır.
15. ÖKSÜRÜK DELİĞİ
Onar Köyü’nün güneyindeki kayalıkların uçurumunda bulunan, bir insanın geçebileceği doğal kaya deliğe “öksürük deliği” denmektedir. Yöre eski bir yerleşim yeridir. Bu delikten geçenler “bedensel arınma”ya tabi tutulduğu, akciğer hastalıkları, öksürük, nefes darlığı, astım gibi illetlerin geçtiğine inanılmaktadır.
Öksürük Deliği’nin ön tarafından geçen yol üzerinde de “Hz.Ali’nin atı Düldülü’nün nal izi olduğuna” inanılan bir kaya kütlesi vardır. Kayada nal izine benzer doğal şekil vardır. Burası da kutsal kabul edildiğinden etrafı taşlarla örülerek çevrilmiştir .
Taş ve kaya kültü, eski Türkler’de devam edegelmiş bir inançtır. Hâce Bektaş Veli; Çilenhâne’sindeki Delikli Taş’da geçen günahlarından arınmış olarak kabul edilmekte; delikten geçenler günahlarından arınmış sayılmakta, geçemeyenlerin ise günahkar oldukları sanılmaktadır. Öksürük Deliği’de bir nevi Delikli Taş işlevi görmektedir.
Çocuklar öksürüklerinin geçmesi için bu delikten geçtikten sonra; dağlardan topladıkları “dağın, mamuğ, daşık, kuşüzümü, sürsülük, alıç” gibi yabani meyvaları adak olarak mağaraya korlar ki börtü böçek ve kuşlar yesinler.
16. BALLI KAYA VE ARI KÜLTÜ
Onar Köyü’nün kuzey yönünde Keban Barajı Gölü’nün bitimine yakın, Ağın istikametindeki kayalık vadinin dikine indiğinde zincirleme doğal mağaraların bulunduğu semtteki; Bal Arısı peteklerinin bulunduğu oyuk ve kayalığa “Ballı Kaya” denmektedir. Sivrilmiş kayaların abideleşmiş bölümüne “Zillo” denilmektedir. “Zillo”nun yanında “Üç-Ağızlı” denen sürülerin yazın öğlen vakti dinlendiği ve sütlerinin sağıldığı bir mağara vardır. Daha ilerisinde ise uzunca bir delhiz görünümdeki sarkıt ve likitlerin bulunduğu, soğuk hava esintilerinin homurdanarak yankılanan sesinden dolayı “Horluğan” denen doğal mağara vardır. Sürülerin, özellikle keçilerin otladığı bu yöre de kutsal kabul edilir.
Ağustos ya da Temmuz sıcaklarında Ballıkaya’dan peteklerin bulunduğu oyuklardan ballar şırıl şırıl akmaya başlar. Taslara, testilere doldurulur ya da tabaklara doldurularak oracıkda yenirdi.
Çok eskiden köyde bal üreticisi “Koş Ali” denilen bir kişi, bu Bal Mağarası’ndan “Bir Ton” bal çıkardığı söylenmektedir. Otuz metreyi aşkın kayalık yara özel ip merdiven yapılarak ve belinden bağlanıp emniyetle indirilmiş, bal petekleri deri tulumlarla yukarı taşınmış...
Ballıkaya’daki balların Şeyh Hasan tarafından dualandığını, Hızır’ın köylülere bir armağanı olduğuna inanılmaktadır. Buradaki balların her derde deva olduğunu, ince hastalıklara iyi geldiğine inanılmakta, bu nedenle de ilaç olarak kullanılmaktadır. Kısır kadınlara da bu baldan yedirilmektedir. Kadının çocuğu olduğu takdirde, adak olarak arılara pekmez götürülerek bahar da taşlara dökülmektedir...
Mağarada sürüden sağılan “SÜT”; kayalardan akan “BAL”; derede çıkan buz gibi “SU”; insanın doğal ihtiyaçlarıdır. Bu nedenle yöre kutsal görülmüş; “Kaya-Arı Kültü” oluşmuştur.
Keban’a doğru uzanan bu vadi bir zamanlar; Meşe, Ardıç, Dışbudak, Sakız, Kayın, Kızılcık, Melhem gibi ağaçların olduğu yöreymiş. Keban Gümüş Madenleri için yöredeki tüm ağaçlar kesilerek, madenlerin eritilmesinde odun olarak yakılmıştır.
Toprak da kar ve yağmurlarla eriyerek çaya akmış, yöre taş yığınları haline gelmiş. Yöreyi çalı, kes, keven gibi bodur dikenli bitkiler kaplamış. Bu yörede ancak keçi yetiştirilmekte imiş...
17. LOKMAN HEKİM
Şeyh Hasan’ın Türbesi’nin karşısındaki dere kenarında, kime ait olduğu bilinmeyen; Hızır Türbesi ya da Lokman Hekim Türbesi de denilen taş yığını ve mum yakma penceresi olan bir mezardır. Yanında ise, Mineyikli Seyyid Mahmud Dede’nin oğlu Sakallı Hüseyin dedeye ait mezar vardır. Mineyikli Dede, bu türbede yatan zat ile Şeyh Hasan’ın keramet ve mucizesini gördüğü için, öldükden sonra buraya gömülmesini vasiyet etmiş. Kanımızca bu türbe Horasan geleneklerini yaşatmak için, İbni Sina’ya izafeten makam olarak yapılmış, zaman içinde değişime uğramıştır. Anlatilanlara göre:
Buradaki zat rüyalara girermiş ve muştular verirmiş. Pir-i Fani, aksakallı bozatlı olan bu zat: selde zelzelede kalanlara yardım eder, azgın sulara kapılan sürüleri, davarları, malları kurtarırmış. Zorda kalan çaresizlerin imdadı na yetişir; karanlıkta yol gösterir, çamurda yüküyle batan ata, eşeğe yardım edip kaldırır; dağbaşında yazıda yabanda taydurur, payanda olur, atına katırına; yük yükler. Tarlalara, bağlara, bahçelere bereket getirir. Dul ve yetimlerin buğdaylarını biçer. Askerde siper olur kurşunlara. Yaraları sarar sarmalar. Velhasıl her derde derman için koşar, Lokman Hekim... Cuma akşamları türbede mumlar yakılır, dilekler tutulur, lokmalar dağıtılır..