Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Büyük Ocak ve Mabet Kültü

3. BÜYÜK OCAK VE MABET KÜLTÜ

 

Orta Asya Göktapınakları ile Hititlerin Hattuşaş’taki “E. DİNGİR-li” (Tanrının Evi) Tapınaklarının benzeridir. Bir çadır görünümündeki “Büyük Ocak Meydanevi” ve onlar kadar kutsal, onlardan olan dini ayinler, törenler, şölenler, ölü kültü ritüelleri bu meydanda da yapılır. Asya-Anadolu sentezidir; Büyük Ocak, inancıyla, mimari özellikleriyle, tapınma biçimleriyle, ama İslami kabuk içinde bir mabettir.

Şeyh Hasan’ın 1224 yılında yaptırdığı  “Büyük Ocak Cemevi”; sekiz yüz yıla yakın zaman sürecinde, görgü cemi, cuma cemi, tevhid ve zikir için, ikrar ve musahiplik cemleri. Dâr ve Abdal Musa törenleri, adak kurbanları gibi çok amaçlı hizmetler vermektedir.

Rehabilitasyon Merkezi gibi çeşitli hastalara şifa dağıtırdı Büyük Ocak: Hasta olan insanlar sıtk ile gelip, birkaç gün yattıktan ve kurbanını kestikten sonra iyileşerek giderlerdi. Eskilerin anlattıklarına göre:

1826 Yılında Yeniçeri Ocağı kaldırılıp, Alevi-Bektaşi tekkeleri kapatıldığında, Onar Köyü’ndeki “Büyük Ocak Tekkesi” de nasibini alır. Tekkenin kapatılmasına Arapgir’den gelen zaptiyeler ve ulemadan şahıslar, Cemevinde bulunan elyazma kitapları, cönkleri, divanları, belgeleri dergahın önünde ateşe verirler. Daha sonra Büyük Ocak’ın kapısı ile Şeyh Hasan’ın türbesinin bulunduğu mezarlığın kapısını zincirleyerek köçek ile kitlerler. Kilitleme işlemi bittikten sonra, zaptiyeler daha birkaç adım atmadan zincirler kopar, köçek açılır. Türbe’de ve Tekke’de ayrı ayrı ceryan eden bu olaydan korkuya kapılan Zaptiyeler ve din hocası korkup, ürkerek tekbir ve selavat getirerek zincir vurmadan kaçarcasına giderler. Arapgir’de anlatılan bu durumdan dolayı bir daha yetkililerce Türbe ve Tekke’ye dokunulmaz...

Büyük Ocak Tekkesi’nin tekkeşini Ocak Alime Ana: Cem ve kurban törenleri düzenleneceği günü öğleden sonra; meydan evinin tam orta yerinde dümdüz kısa meşe odunalarından ateş yakar. Ateşin dumanı odunların yandığı noktanın üstündeki tavanda bulunan taş pencereden “tüğünük”den dışarı çıkar. Yanan ateş meydan evini ısıtır. Ocak Alime, önce dualarla başka ocaklardan getirdiği bir eğiş (faraş) kor ateşle odunları tutuşturur. Haşirge (maşa) ile karıştırarak tüm odunların nar gibi olmasını sağlar. Bütün odunlar yanmış, kor haline gelmiş ateşin önünde “Alime Ana” durarak Gülbank’a başlar:

“Allah’ım!.. Onar Dede’nin yüzü suyu hürmetine, yaktığımız ateşin hakki için; Cem-i Cemaate katılan sofu ve bacıları zor durumda bırakma. Bütün çoluğumuza-çocuğumuza hayırlı kısmetler ihsan eyle, iyi günlerde. Malımızı, davarımızı kurtlardan kuşlardan koru. Uğruların ağzı dili kitlensin. Zor günümüzde Hızır-Ali  yete-yerişe !.. Hüüüü...” Diyerek duasını bitirir. Sonra, ateşin üstüne biraz “çırağban yağı”ndan, bir çimdik tuz ve üzerlik otu atarak tütsüler. “Kirvem”de olan Ocak Alime Ana; bu atalarımızdan gelen bir gelenektir, diyordu. Bu yapılan “Ateş duası” Orta-Asya Türk şamanının ya da Zerdüşt rahibenin avsunlama töreninden başka bir şey değildi.

Yine, Ocak Alime Ana; Musahip kurbanı tığlayanların ya da adak kurbanı kesenlerin, kuyruk yağından bu yanan kor ateşin içine maşrapa ile parça parça damlatarak, alevlerin şekline göre kurban sahiplerinin geleceğinden haberler verirdi. Adaklarda ise, kadınların kız ya da oğlan doğuracağını muştulardı.

Gittiğim, AbdülKaracaahmetsultan Gazi Türbesi’nde de kadınlar oyuktan el yordamı ile kemik çıkararak, alarak Türbedara göstererek çocuklarının cinsini belirlemektedirler. Bir başka yörede, Merzifon Piri Baba Türbesi sandukası içinde ki, oyukta aynı işlevi görmektedir.  

Büyük Ocak Tekkesi’nde yanan kor ateş kaldırılmadan ya da sönmeden önce; Hızır Dede, çocuklara semah etmeyi, dönmeyi öğretirdi. Hızır Dede, sazı hızlı çalarak, köye özgü sözcüklerle doğaçlama ve otantik nefes söylerdi:

     (...)

     Agırdan kaptım güreği,

     Dılkı dolaştı direği,

     Atam gök anam toprak,

     Ben onların güleği.

     La İlahe İllallah,

     Hakk Lâilahe İllallah,

     Ali Mürşit güzel Şah

     Eyvallah Şahım eyvallah

     (...)

 

Bu deyişteki, “Atam Gök, Anam Toprak” dizesi Sümerler’de ve Türklerde Göktanrı, Yertanrı şeklindedir; ya da Erkek = Gök, Ana = Yertanrı’yı çağrıştırmaktadır. “Agırdan” ise, Zerdüştlerin “ateşgah”larının adıdır. Yine Alevilerde Horoz’a Cebrail denmekte, kurban ve adak olarak kesilmektedir ki; bu gelenekte Melek Tavus’tan kaynaklanan “Yezidi Kürt” geleneğidir. Kanımızca bu deyişteki gelenek Antik-Anadolu kültürlerinin devamıdır. “Ay Alidir, Gün Muhammed” dizelerinin Alevi nefeslerinde geçmesi köken olarak Sümer ve Mısır güneş tanrılarını çağrıştırır niteliktedir.

Prof. Dr. Firuzan Kınal, Malatya bölgesi için şunları söylemektedir:

Malatya abidesi üzerinde kanatlı bir Güneş Kursu taşıyan GÜNEŞ İLAHİ ile sivri tanrı şapkasının tepesinde HİLAL bulunan Kanatlı Ay Tanrısı tasvirinin bu devirde hâlâ Güneş ve Ay Tanrıları’na ibadete devam edildiği anlaşılmaktadır. Bu husus din tarihi yönünden önemli bulunmuştur. Malatya kabartmaları üzerinde, toprağın, bereketin Anası kabul edilen bu tanrıçanın adının KUBALA olarak geçtiği görülmektedir. Kubala’nın bu devirde de Fırtına Tanrısı’nın zevcesi olduğu, böylece tasvirlerde AYVA ve NAR sembolleri ile belirlendiği dikkati çekmektedir.

Malatya Aslantepe kazılarındaki bulgular, Hitit uygarlığı ve yörenin tarihine ışık tutmaktadır. Büyük Hitit İmparatorluğu çöktükten sonra, Geç Hitit Şehir Devletleri, Malatya Kralı, Hitit Hiyeroglif yazısını kullanmiştir. Bu yazı Doğu Anadolu’daki Urartu Kralları tarafından da kullanılmıştır. Bu bölge MÖ. 612 yılına kadar Asur egemenliğinde kalır, bilahere sıra ile İskit ve Kimmer akınlarına uğrar, Med ve Persler’in egemenliğine geçer. İskender ve Kapadokya Krallıkları’ndan sonra, Adıyaman/Samsat’ta bulunan Selokidler egemenliğine girer. Bu bölge uzun süre, Pontus Krallığı’na bağlı kalır. Romalılar (MÖ. 30 - MS. 395) döneminde...Bölgede iki müstahkem Kale bulunduğunu, bunlardan birinin Tomise diğerinin Dastarcum (Arapgir) olduğudur. Bizanslılar (MS. 395-659) döneminde Malatya ve çevresi 264 yıl egemenliğinde kalır. Malatya’nın su gereksinmesini karşılayan Dermesih Çayı su kanallarını Bizanslılar zamanında yapılır. Deyr-i Mesih İsa Kilisesi’ne geldiği söylenen Hz. İsa: Gündüzbey Köyü’ndeki Eski Kanal’ın asasının izi olduğuna inanılır.(18)

İslamiyet araştırma bölgemize Muaviye döneminde girer. Bazı kaynaklar Muaviye’nin Malatya’ya geldiğini yazmaktadır. (19) Malatya bu tarihlerde ilk kez Müslüman kenti olur. Fırat Havzası’nda ve sınır bölgesinde, ticaret yollarının kesiştiği güzergahta bulunan Malatya (bugünkü Battalgazi ilçesi, eski Malatya); aynı zamanda onlarca inanç ve kültürün birlikte yaşadığı iç içe geçtiği bir coğrafyadır. Bizans katliamından kaçan Heterodoks Hiristiyan Paulikien halkı da 833 yıllarında bölgede egemen olan, Malatya Valisi’ne sığınırlar. Bu halk, Malatya-Arguvan-Divriği-Arapgir’den Tunceli Peri Çayi’na kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılırlar.Yine bu dönemde Heterodoks İslam (Alevi)’liğin ilk ocağı olan Seyyid Battal Gazi Ocağı ortaya çıkar. Aleviliğin ilk temeli Malatya’da atılır.

“Alevi, Kızılbaş, Yezidi, Bektaşi inançları ise genellikle eski çağ Anadolu inançlarının özümlenmesi sonucu yeni bir yapı, yeni bir biçim kazanmıştır.(20) Diyen İsmet Zeki Eyüboğlu; Mabet Kültü’nün de tarihsel arka planına işaret etmektedir. Sünnilerin “Cami Allah’in evidir” söylemi, Antik kültürlerin bir anlayışıdır. Aynı şekilde Alevilerdeki Ocak Kültü anlayışı ve kurban ritüelleri kökeni; Hititlerin Tanrı Evleri mabetlerine değin giden bir gelenektir.

Kuran-ı Kerim’in Hac Suresi 34.Ayeti gereği Aleviler yıllık kurbanlarını kesip, “Görgü Cemi” sonucu “Dâr” hukuku ile sorgulanıp gerekli yaptirimlarla işlemler yapılmaktadır. Bu ritüel bir nevi Hac farizesinin yerine getirilmesidir. Yıllık Taliplerin denetimi, özeleştirisi, otokontrolu, toplumsal hukuk kurallarının yaşama geçirilmesidir. Bu da Alevilerin Mabedi olan ocaklar ve cemevlerinde olur. Her Ocak merkezi bir “Rıza Kenti”dir. Ocaklardan hareketle “Olgun Toplum”a doğru evrilerek gidilir.

4. KARADİREK VE ARŞ-I ÂLÂ KÜLTÜ

Karadirek, Büyük Ocak Tekkesi’nin tam ortasında bulunan özel bir ağaç direktir. Karadirek; Sırat-ı Müstakimi temsil eder. Gökten yeryüzüne inen “Allah’ın İpi”ni simgelemektedir. Ayni Cem yapılan meydan evinin ortasındaki “Karadirek” aynı zamanda “Hakk ile hak olmayı”, O’nunla kelâm (söz) etmeyi sembolize eder ki, bu da, “Sidretü’l-Münteha”dir.

“Sidretü’l-Münteha”: Sınır başını sembolize eden Arabistan Kirazı. Yaratılmışların bilgilerin tükendiği, ötesine geçemediği son sınır. Meleklerin de, başkalarının da geçemediği Arşın sağında bir ağaç. Cennet’in uçları. Ondan ötesi gayb olan. (21)

Karadirek, kiraz ağacının gövdesidir. Karadirek’in menkıbesi şöyledir:

Şeyh Hasan; Büyük Ocak Tekkesi’nin taş duvarlarını örer. Çatının kapatılması için ve orta direklerni dikmek için “Ulu Ağaç” arar. Çevreyi gezip dolaşır bulamaz.Günlerden bir gün yolu, Arapgir’in Oğuzlu Mahallesine düşer. Ulu bir Kiraz Ağacı görür. Tam aradığı bir ağaçtır. Büyük Ocak’ın damındaki salmaları, hezenleri, mertekleri, arıstakları; damı tutacak olan direkleri, destek ve payandaları, aynı zamanda koca gövdesiyle doğru yolu gösterecek yapısıyla tekkesine uygun bir ağaçtır. Tekkenin damı tek bir “KÖK”ten ‘Arş-ı Âlâ’daki KİRAZ gibi kaplayacaktı...

Oğuzlu Mahallesindeki bahçe olan Kiraz’ın sahibi; Gülbacı adında dul bir kadınmış. Babasız iki çocuğunu, bu ulu Kiraz’ın meyvasıyla besleyip büyütürmüş. Evinin geçim yükümlülüğü bu ağacın üstündeymiş. Onun için Ulu Kiraz’a Gülbacı gözü gibi bakar, suyunu gübresini zamanında verir, sonra da bahar ile birlikte bütün ağaçlardan önce meyvasını veren, kirazları sepet sepet satarak gül gibi geçinirmiş...

Şeyh Hasan; kirazın etrafında dönmüş, dallarını tek tek saymış, ölçmüş biçmiş, hesabını kitabını yapmış; “bu ağaç tekkenin üstünü örter” demiş. Varmış Gülbacı’nın kapısına dayanmış: “Gülbacı, bu kirazı bana ver, bir tekke inşa ediyorum, karşılığı olarak ne istiyorsan sana vereyim!”

Gülbacı; karşısındakinin pek tekin biri olmadığını anlamış. Ağlamakli olmuş; “Derviş Baba!..Bu kiraz benim, çocuklarımın rızkıdır, nasıl veririm onu sana? Var git başka yerde ara ağacını.!..”

Şeyh Hasan; “inatta bir muratta bir” demiş içinden. İsteğinden vazgeçmemiş. “Madem öyle Gülbacı; ulu kiraz,seni dilerse sende kalsın, beni dilerse peşimden gelsin!..” demiş.

Şeyh Hasan’ın gücüne kudretine akıl sır erer mi? Erenler gözden yitivermiş. Gülbacı da evine girmiş.

Kiraz mevsiminin son zamanlarıymış: Gülbacı, sabahleyin sepetini almış evden çıkmış kiraz toplayıp çarşıya satmaya götürmek için, bahçeye vardiğinda ne görsün; kiraz ağacı köküyle göçeğiyle ortalıktan yitmiş, yokolmuş, yerinde yeller esiyor. Gövdesinin oturduğu yerde göl oluşmuş, Gülbacı ağlamış, sızlanmış, dizlerine vurmuş döğünmüş ama boşuna!..Birden gaipten davudi ruhani bir ses gelmiş: “Ağlama Gülbaci !.. Kiraz beni istedi bana  geldi. Ama üzülme, çocuklarının rızkı kapının ardında.!..” Bu ses, Şeyh’in sesiymiş. Gülbacı uzun süre, yani bu gizi saklayabildiği sürece her sabah kapının ardında; “bir aşlık bulgur ile bir kaşık yağı” bulmuş, çocuklarına yetecek kadar da “somun ekmek”...

Erenlerin gücüne güç mü yeter?  Emreylediği Kiraz Ağacı peşine takılıp gelmiş. Bağlarbaşı semtinde, sürüklenerek gelen ağacın izleri hala kayalarda yarım yarım dururmuş. Ve yine derler ki, Tekke’yi yapan ustalar, işçiler, ağaçtan taze taze kiraz yemişler bitene dek...

Kiraz’ın gövdesi “KARADİREK” olmuş Büyük Ocak Tekkesi’nin ortasına, dalları salmalar, mertekler ve hezenler olmuş, dalcıkları ve yaprakları toprağın altında damı kaplamış ve örtmüşler. Böylelikle Büyük Ocak bitmiş...

Karadirek ve Büyük Ocak Tekkesi söylencesini ise Dr. Kaygusuz bizden versiyon olarak farklı bir biçimde derlemiştir.(22)

Akdeniz Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Fuat Bozkurt bir Dede oğlu olmasına karşın, çoğu zaman “Alevilik dışı” tavırlar sergilemektedir. “Karadirek Tekkeleri” konusunda da aynı anlayıştadır.

Oğuz Aktan ile kaleme aldığı makalede Bozkurt şöyle demektedir: Öncelikle Anadolu’daki Alevilerin töre ve törenlerindeki motiflerin kökenleri üzerine kimi ipuçları yakalama amacındadır. Savlarını şöyle sıralayabiliriz:

- Alevi törenlerinde İslam öncesi Manihaizm, Budizm, Şamanizm, eski Türk dini gibi inanç öğretilerinin öğeleri (inanç ve uygulamaları) baskındır.

- Mezirme Köyü’ndeki tekke, geçmişte Alevi direnç ve dayanışmasını pekiştirecek bir işlev üstlenmiştir. Karadirek adı ile anılan tekke, zamanla Osmanlı yönetimi ile uzlaşan Hacı Bektaş Tekkesi’ne karşı, İran Türkmenlerince görevlendirilen bir yayılma merkezidir.” (23)

Birincisi: Bozkurt’un bu savına katılmak imkânsızdır. Onar Köyü’ndeki, Şeyh Hasan Köyü’ndeki “Karadirek Tekkeleri” 13. yüzyılın başlarında kurulmuştur. Merzifon’un Oyma Ağaç Köyü’ndeki Kemal Dede Tekkesi yine aynı tip olup bu yıllara tekabül etmektedir. Merzifon’daki Oymaağaç, Emet, Sarıköy gibi köylerde Malatya Battal Gazi kökenli dedeler vardır. İsparta’daki Veli Baba Ocağı yine Malatya kökenli olup, Battal Gazi ile amca çocuklarıdır. Eskişehir Seyyid Gazi yine aynı kökenlidir. Mezirme ve Mineyk köyleri de aynı tarzda kurulmuş Dede Ocaklarıdır. Bu tekkelerin tümü Abbasi ve Selçuklu dönemlerine değin gitmektedir. Prof. Bozkurt tarihsel yanılgı içindedir.

İkincisi, Şah İsmail ve atalarının Anadolu’daki örgütlenmelerine bakildiğinda; Hacı Bektaş Veli Tekkesi’ni dışlayarak bir iş yapmamışlardır. Dergâhi serçeşme olarak görmüşlerdir. Şah İsmail;  1500 yılında Erzincan Sarıkaya ve 1509  Banaz, Sarukaya yaylağında düzenlediği “Türkmen Kurultayı”nı Balım Sultan ile birlikte organize etmişlerdir. 

II. Beyazid’in İstanbul’a 1509’da çağırması üzerine yerine kardeşi Kalender Çelebi’yi göndermiştir. Bu kurultayın toplanması için çalışmaları Pir Sultan, Kul Himmet, Kalender Çelebi öncülüğünde gerçekleşmiş, Anadolu’daki Dede Ocakları ve Türkmen Beyleri iştirak etmiştir.

1527/8 Kalender Çelebi isyanından sonra, Hâce Bektaş Dergâhi’na Osmanli yönetimi Sersem Ali Baba adında birisini 1551 yılında “Dedebaba” ünvanıyla atamıştır. Bu şahıs ve       devam eden Bektaşi kolu baba ve uzantıları 1826 yılına kadar Osmanlılarla uzlaşmışlardır. Hacı Bektaş soylu çelebiler uzlaşmadıklarından sürekli Osmanlı yönetimince gözaltında bulundurulmuştur. Türk ulusal bilincinin gelişmesiyle İttihat ve Terakki Cemiyetince; “Çelebiler ve Aleviler”  itibar görerek önemsenmiş ve Aleviler yeniden örgütlenmeye çalışılmıştır.(24)

18 Mayıs 1912 yılında 65 imza ile Arapgir ve çevre köy halkının Şeyhülislamlık makamına çekilen telgraf ile diğer bölgelerden “Dersaadet”e çekilen telgraflar, Çelebilerin o dönemde önemleri vurgulamaktadır. (25) O dönemde bu tip dilekçeler gönderenler arasında dedem Hacı Musa ve Çavdar Veli Dede gibi Onarlı “kocalar” da vardır.

Karadirek’in öyküsüne tekrar dönersek, bir başka söylencede şöyledir, Onar Köyü’nde anlatılanlara göre:

Şeyh Hasan kiraz ağacını budar. Gövdesini yongalardan temizler, güneşin ışıklarını gören kirazın gövdesi parlak kırmızı benekli siyah bir hale dönüşür. Şeyh Hasan ad koyar kirazın gövdesine “Karadirek” diye. Kucaklayarak götürür, tekkenin ortasına diker. Bu direği soyum-sopum “Ulu” görecek diyerek  gülbank  okur. Kurban tığlar kan akıtır dibine; evlatlarının, torunlarının alınlarına sürerek takdis eder. Kalan on bir dalını da yine tekkeye direk yapar. On bir dalın dallarından ise, hatıl, salma, hezen, mertek, aruda, kısak, arıstak yaparak döşeme olarak tavanı yedi kat dizerek örer. Geri kalan köklerini, yongalarını, yapraklarını, çırpılarını, budaklarını da püşürüğün altına altına döşer ve damı loğ ile düzeltir...  

Tekkenin ortasında ilk ateşi yakarak semaha durur, oner ile onbacı ile yelyepenek döner aşk ile Hüüüü! diye diye...

Şeyh Hasan’ın Karadirek diğer adıyla Büyük Ocak tekkesinin yapımı eski Türkler’deki “Büyük Ayin” ve törenlerinde yapılan özel çadır ve dizaynına benzemektedir. Abdülkadir İnan;  çeşitli Türkologlara dayanarak ayinleri tasnif etmektedir ve tariflemektedir.

“En uzun süren ayin büyük ruh ÜLGEN adına yapılan ayindir. Bu ayin üç bölümden ibarettir. Güneş battıktan sonra ayinin, hazırlık bölümü teşkil eder, birinci bölüm yapılır. Bu bölümde Kam (şaman) ayin yapılacak yeri tayin eder, oraya özel çadır  (SÖÖLTİ)  kurdurur. Bu çadırın tam orta yerine taze ve yeşil kayın ağacı diktirir; bu ağacın çadır içinde kalan dalları budanır, çadırın tepesine çıkan kısımdaki dallar, bir top halinde bırakılır ve oraya bayrak bağlanır. Kayın ağacı dokuz yerinden kertilir, bunlara “TAPTI” denir, ki  “basamak” yahut  “merdiven” demektir. Bu çadır, bayağı çadırlara göre çok büyük olur; kapısı doğuya karşıdır...” diyen, İnan; çadırın önünde de kurbanlık hayvan ağılının olduğunu belirtmektedir.(26) Çok ilginçtir; Büyük Ocak tekkesinin önünde de bir ağıl vardır.

Bu tasvir edilen çadır; on iki direkli Büyük Ocak tekkesinin aynısıdır. Kayın ağacındaki 9 çentik göğü simgelemekte ve Karadirek gibi işlev görmektedir. Büyük Ocak’taki kırlangıç yapılı 7 kat görünümlü tavan da göğü simgelemektedir.

Görülüyor ki, eski Türk Kam (şaman)ların düzenlediği ayin ve mekanlar ile Alevi Dede ve Şeyhlerinin icra ettiği, Cem ayinleri ve mekanları büyük benzerlik göstermektedir. Değişiklik, çoban-göçebe toplumundan yerleşik köy tarım toplumuna geçiş farkı ile İslam’a adaptasyondan başka bir şey değildir.

Karadirek’in üst kısmında çerağ tası vardır. Üç fitilli kandil yanar. Çerağ Tası’na kurbanlık hayvanların kuyruk yağından parafin ve tuz ile özel hazırlanmış yağ konarak, içine de “Allah-Muhammed-Ali”yi simgeleyen üç fitil yerleştirilir. Çerağcı; kandili buradan uyandırdıktan sonra, Dede; Çerağ Gülbank’ını okur ve Cem başlar. Cem törenlerinde Dede’nin postu, Karadirek’in önüne serilir. Sağ yanına imam, rehber, kanber ve diğer dedeler oturur. Sol yanına üç zakir oturur. Dede ile zakirlerin arasına dedenin eşi “Anasultan” ve diğer sağ yanda oturanların eşleri yer alırlar. Gedik denilen on iki direklerin ara kısımlarına büyük aileler şeklinde öbek öbek otururlar. Bu oturuş sırasında kadın erkek ayrımı yapılmaz.

Musahip kardeşlerin birlikte oturmasına dikkat edilir. On iki hizmet sahipleri “ceğet” denilen kısımları da görevlerini ifa ederler. Karadirek’in ve dedenin dahil olduğu 12 post makamına temsilen yaşlı erkek ve kadınlardan erkânı iyi bilenler oturur. Tüm cemaatin oturuş biçimi, halka şeklinde rükü ve secdeye eğilecek tarz ve aralıkta nizam içinde olur.

Şeyh Hasan; tasavvufi deruni bilen “Arif-i Billah” bir zattır. Şeyh Hasan’ın Türkmen talipleri muhipleri O’nu bir Şaman gibi algılamışlardır. Baba Sultan ya da “Baba Resul” diyenler olduğu gibi bir “hekim” olarak düşünenler de vardır. Aslında o “afsunlama tekniğini” kullanan bir “kam”, Bahşi ve Türkmen Babası”dır.

Kaynaklardan Dede Korkut (Korkut Ata), Baba İshak-ı Şami ve ulu ozan Fuzuli’nin Bayat Boyu’ndan olduğu bilinmektedir.(27)  Bayat Boyu’ndan olan Şeyh Hasan’ın andığımız zatların bazı özelliklerini taşıdığı gibi aynı geleneklere de sahiptir.

Şeyh Hasan Aşireti’nin kurucusu Şeyh Hasan; ”Korkut Ata” gibi algılanmaktadır. Şeyh Hasan, gaipten haberler veren, geleceği bilen, aşiretinin her türlü müşkülünü halleden bilge bir kişidir. Bayat Boyunun kollektif hafızasıdır.Yapılacak her iş ona danışılır, verdiği emirlere kayıtsız şartsız itaat edilir ve yapılır. O, Hakk yürüdükten sonrada, bölgeye kol kanat germiş ulu bir evliya ve Hızır gibi dar günde yetişen, Hak Ereni’dir. Büyük Ocak Tekkesi de O’nun ibadet mabedidir, aynı saygı bu mekâna ve onu simgeleyen Karadirek’e de gösterilir. Bu gelenek Oğuz töresi ve tüzesi gereğidir.


Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git