Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Koç Katımı

6) KOÇ KATIMI 

Alevilerde önemli günlerden birisi de; 23-24 Eylül güneşin Terazi Burcuna girdiği gündür. Güneşin Koç Burcuna girdiği 21-22 Mart, Nevruz da olduğu gibi bugünde Alevilerce şölenlerle kutlanır ve koçlar sürülerin içine katılır, yani çiftleşme mevsiminin başladığı gündür.

Koçlar ve tekeler sürüye katılmadan önce özel olarak süslenir. Koçların boynuzlarına elmalar takılır, yünleri kırmızı ve yeşile yakın renklere toprak aşıboyası ile boyanır. Boyunlarına renkli boncuklar takılır. Sürü sahibi koçu ağıla götürmeden önce, doğacak kuzuların cinsine göre, koçun sırtına erkek veya kız çocuğunu bindirerek götürür ve koyunların içine salar.

Koca Leşker Ocağı’nın bulunduğu Bağaştaş Köyü’nden, Üryan Hızır Ocağı’nın bulunduğu Zeve (Dorutay) Köyü’ne; Cimin Köyü’nden Şeyh Hasan Köyü’ne kadar uzanan bölgede, Koç katımında aynı adetleri görmek mümkündür.

Bugüne özgü yemeklerde; Balör yapılır, bıcıklar ve çörekler hazırlanır. “Külçük” denilen tereyağlı sade, peynirli, kuşbaşı etli ve sebzeli olarak ayrı ayrı yapılan bıcıklar üstüne de elle “kaz ayağı” şekli yapılır. Kaz ayağı kutsiyet ifade ettiği için; üzerinde bu motif bulunan pideleri yiyenlere ve hayvanlara uğur getirileceğine inanılır. Bazı yerlerde ise beş parmakla el şekli yapılır ki bu da “Pençe-i Ali-Aba”yı ifade etmektedir.

Kuzular ve gidikler doğduktan sonra, sürüler sağılmaya başlandığında da; koç katımında olduğu gibi bereket artsın diye yine yemekler hazırlanır, gülbanklar okunur. Çocuklara, leblebi, şeker, kuru üzüm, kuru dut gibi çerezlerin karışımından oluşan yiyecekler dağıtılır. Çobanlara da özel hediyeler verilir.

Dersim coğrafyasında olan bu gelenekleri Orta-Asya’daki Türk boylarında da görmekteyiz.

 

7. ÇİFT KOŞUMU VE TOHUM EKİMİ  İLE HASAT SONU

Genellikle öküzlerin çifte koşumu ve cinsine göre tohum ekimi, tarlalarım sürülmesi Güz’ün son ayı ile Bahar’ın ilk ayında gerçekleşir. Bu ayların önceden tesbit edilen bir gününde; köy meydanında çiftçiler toplanır ve sembolik koşumlu iki çift öküz  meydanın ortasındaki “Tuz Taşı”na getirilerek tuz yalatılır. Dede; öküzlerin ve tuz taşının yanına gelerek bir Bereket Gülbankı ile Duazimam okur. Dede; “Allah, Muhammed, Ya Ali, Ya Hızır, Ya Halil İbrahim!” diyerek, boyundurukların orta yerinden üç kez olmak üzere, birer kez de öküzlerin gözlerinden öperek niyaz eder. Zakir ise; “Öküz Divanı”nı saz çalarak yüksek sesle okur. Daha sonra cemaatte öküzlere dedenin yaptığı gibi aynı seromoniyi yapar. Bu törenden sonra helva ve çeşitli çerezler lokma olarak dağıtılır ve çiftçilik resmen başlamış olur. Akşam ise, Cem düzenlenir ve toplu yemek  yenir..

 

         ÖKÜZ DİVANI

      Damdan kütür kütür hezen indirir

      İndirir de aşk oduna yandırır

      Her evin devliğini öküz döndürür

      İreçberler eyce bakın öküze!..

      

      Öküzün damını alçacık yapın

      Altını yaş koman kuruluk serpin

      Koşumdan koşuma gözünü öpün

      İreçberler hoşça bakın öküze!..

      

      Horoz ötümleri kalkıpta yatman

      Arpayı buğdayı darıya katman

      Cuma günler de hiç çifte gitmen

      İreçberler eyce bakın öküze!..

   Ağ buğdaydan gendime olur aş olur

      Çul palaz üstünde canlar gevş olur

      Peynir ile buğday ekmeği hoş olur

      İreçberler hoşça bakın öküze!..

      

    Pirim Hâce Bektaş  kaynar coşunca,

    Tekne hamur kalmaz ekmek pişince,

  Adem-Ata öküzün çifte koşunca,

  İrecberler eyce bakın öküze!..

      

  Derviş Muhammed’im sözüm dağlıdır,

  Elim belim dilim Hakk yoluna bağlıdır,

 Şah-Merdan Onar Baba oğludur,

  İreçberler hoşça bakın öküze!..

    

Ahmet Toraman ve Mehmet Ali Ünlü’den dinlediğimiz bu yöresel törenler göçerlikten yerleşik tarım toplumuna geçişin bir gereğidir. Aynı şekilde harman sonu, hasat sonu  törenleri ile  güzün de bağ bozumu şenlikleri de yapılır. Bağ bozumu ve şarap törenleri Hititlerden kalma bir külttür. Bağbozumu şenliklerinde yöreye özgü şu türkü söylenir:

(.....)

Üzüm sepetini indirdim düze,

Yalvardım yakardım getirdim bize,

Müşteri çıkmışlar sevdiğim kıza ,

Ya ben ağlamayam kimler ağlasın.

 

Osmanlı döneminde Onar Köyü’nün zenginlerinden, sürü, mal-davar sahibi “Movuş Ağa” için çift koşumu ve tarla sürümü (herk) zamanı türkü yakılmış. Bu türkü tarlaların sürüm zamanı şenliklerde söylenirmiş bizde akrabası olan 80’lik Hanife Toraman’dan dinledik. Bu türkü kadınlı erkekli karşılıklı olarak sıra ile söylenmektedir.

 

Movuşgilin eşiği, heyyy movudanlım,               

Usta yapar beşiği, heyyy movudanlım,

Movudanlım Movuş’tur, heyy movudanlım,

Çal peşlerin kavuştur, heyyy movudanlım.

(*...)

Movuş küsmüş gidiyor, heyyy movudanlım,

Hergini terk ediyor, heyyy movudanlım,

Hergin ellere gala, heyyy movudanlım,

Köyünü terkediyor, heyyy movudanlım.

(*...) Nakarat bölümü:

 

Garamuğun kurusu,

Geçti kızlar sürüsü,

Geçtiğini aramam,

Yaktı beni birisi.

 

Bahçelerde bıtırak,

Gel sevdiğim oturak,

Al beni alam seni,

El dilinden kurtulak.

 

II.  ŞEYH  HASAN‘A  İLİŞKİN  VE  ONAR KÖYÜ’NDEKİ ZİYARET VE ADAK YERLERİ İLE İNANÇ MOTİFLERİ

 

Şeyh Hasanlı Oymaklarının Türkistan’dan gelen Bayat Boyu’ndan olduklarini bilmekteyiz.

Araştırma bölgemizde, FİLOLOJİK açıdan Türk dili ağızlarını inceleyen DİLBİLİMCİ Prof. Dr. Tuncer Gülensoy ve Prof. Dr. Ahmet BURAN; Keban ve Karakaya baraj gölü çevresini ve derleme yaptıkları coğrafyayı 5 ağız bölgesine ayırmışlardır. Şeyh Hasanlı obalarının bulunduğu Alevi köylerine ilişkin şu hususları belirlemişlerdir: “2. Ağız Bölgesi” olan;

“Bu bölge de Baskil ilçe sınırları içindedir. Fırat nehrine sahil olan birkaç köyden müteşekkil bu bölge, keban ilçe sınırlarında bulunan 4. Ağız bölgesi ile hemen hemen aynı özelliklere sahiptir. Tabanbükü, Kaleköy, Kumlutarla, Höyük Köyleri bu bölgeyi oluşturur. Bu bölgenin eski bir Türk yerleşmesi olduğu, yapılan kazı ve araştırmalarda ortaya çıkarılan eserlerden anlaşılmaktadır...”

“4. Ağız Bölgesi: Bu bölge, Keban ilçe sınırları içinde, Keban ile Ağın arasındaki bölgede bulunan Denizli, Bayındır ve Nimri köylerinden oluşur. Bu bölge ile 2.Ağız bölgesi arasında büyük bir benzerlik vardır. Dolayısıyla iki bölgede yaşayan halkın aynı tarihlerde gelip buralara yerleşmiş olmaları ve hatta aynı boya mensup olmaları kuvvetle muhtemeldir...” (131)

2. ve  4. Ağız bölgesindeki köylerle Onar Köyü ve çevresindeki Alevi köyleri akrabalık ilişkileri içinde olup, Oğuz Boylarındandir. Arapgir’in sünnileşen bazı Türkmen Köyleriyle de aynı boydan olup, Türkçe’nin aynı ağzıyla konuşmaktadırlar. Bu bölgedeki köylerin çoğunluğu Şeyh Hasan Ocağı talipleridir. Gelenek ve görenekleri de aynıdır.

Şeyh Hasanlı Onar Köylüleri Orta-Asya’daki eski inanç,gelenek ve törelerini İslami şemsiye altında Anadolu’ya taşımışlardır. Türkler; ölmüş atalarının, doğanın ve oluşumlarının, göğün ve gökte meydana gelen değişimlerin, birer ruh ve gizli güçlerin kendini göstermesi işareti olarak inanıyorlardı. Gök gürlemesini Hz. Ali’nin narası, şimşeği Düldül’ün nal kıvılcımları, yıldırımı kamçısı olarak, Kızılbaşlarca algılanmakta... Doğadaki birçok olayı Aleviler, Hz.Ali’nin kerameti ya da gazabı olarak nitelendirmektedirler. Güneşin doğuş ve batış zamanında aynı yöne dönerek ellerini göğe kaldırıp, Hızır ve Ali’nin adının geçtiği bir gülbank okurlar. Bu ritüel Türklerin Gök-Tanrı’ya tapınma biçiminin ve Güneş Kültünün Dersim Bölgesinde halen devam ettiğini göstermektedir.

Antik Anadolu  uygarlıklarında benzeri inanç motifleri ve kültleri, Türklerin eski inançlarıyla bir sentez oluşturarak, Heterodoks İslam haline dönüşmüştür.

Hâmit Zübeyr Koşay’in “Keban Projesi Pulur Kazısı 1968-1970” araştırma ve bulguları sonuçları bugünkü geleneklerin kökenlerini doğrulamaktadır.

Bereket Tanrıçası tapınağı, kutsal sunaklar ve ocak kültü, ateşe tazim vb. Alevi inanç tarihini de çok daha eskilere götürmektedir. Koşay’ın bulguları Ana Tanrıça’sı Kybele (Cyléle-Sibel) ile Alevilerin Fatma Ana’sı ülkemizde kültürel olarak örtüşmüştür.

 1. ŞEYH HASAN ONER’IN TÜRBESİ VE ATALAR KÜLTÜ

 

Onar Köyü’nün kurucularının bulunduğu ve otuz civarında şahidenin olduğu mezarlıkta, “Şeyh Hasan ve eşi Ana Hatun”un da türbesi vardır. 14. Yüzyılda koruma altına alınan ve duvarlarla çevrilen mezarlık kutsanarak, atalarına saygı için takdis edilmiş ve anıları yaşatılmıştır.

Bu gelenek Göktürk, Oğuz ve daha eski Türk inançlarından gelmektedir. Orta-Asya Türkleri’nin inancını dört temel noktada toplayabiliriz. Gök-Tanrı kültü, Atalar kültü, Tabiat Kültleri ve IX. yüzyıldan itibaren bu kültlere eklemlenen Şamanizm inancı; tüm bu inançlar öylesine birbirine girmiş ki, ayırmak imkansız hale gelmiştir.

Atalar Kültü; ölmüş büyüklere tazim, atalara saygı, “baba hukuku”nun inanç sahasındaki belirtisi olarak görülmektedir.(9)

Hemen hemen bütün kuzey ve Orta-Asya kavimlerinde bulunduğu görülen ve Ata-erkil aile yapısının bir sonucu olarak yorumlanan atalar kültü, tarihi nisbeten iyi bilinen en eski Türk topluluklarından Hunlar zamanında tesbit edilmektedir. Hunlarda yılda bir kere umumi bir merasim düzenlenerek ataların ruhlarına kurban kesiliyordu. (10)

Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin ağır şekilde cezalandırılmasından da anlaşılıyor. Attila’nın I.Balkan Savaşı’nın bir gerekçesi de Hun Hükümdar ailesi kabirlerinin Bizans’ın Margos Piskoposu tarafından açılarak soyulması idi... Soyulma nedeni, Eski Türkler de ölülerin silahları, kıymetli eşyası, bazen tam techizatlı atları, kadınların mücevherleri ile birlikte gömülmesi idi. Böylece öteki dünyada rahat yaşamlarının sağlandığı düşünülüyordu. Türkler ölenin yeri belli olsun diye Kurgan inşa ederler, mezarlarının üstüne tümsek yaparlar veya geniş daireler şeklinde taş yığarlar ve hatta taş heykeller (Balbal’lar) dikerlerdi.(11)

Göktürk Yazıtları’ndan anlaşılıyor ki; “Türk halk inancına göre, insanin ruhu, öldükten sonra kuş yahut böcek şekline giriyormuş. Ölen hakkında “uçtu” deniyor. Bilindiği gibi Batı Türkleri’nde, hatta İslamiyeti kabulden sonra, ”öldü” yerine “şukar boldu” yani “şahin oldu” deyimi kullanılıyordu.

Yakutların inancına göre, ölüm halinde “Kut” (can) bedeni terk ederek, kuş şeklini alır ve kainatı kaplayan Dünya Ağacı’nın dalları üzerine konar.Yakutlar’da ruh, hayvan şekline de girmektedir. Moğol şamanın kuş şekline girmesini sağlayacak kanatları vardır. Orhun Yazıtları’nda ve Kaşgarlı Mahmut’un Divanı’nda görüldüğü üzere, eski Türkçe’de “Cennet”in “Uçmak-Uçmağ” kelimesi ile açıklanması da bu bakımdan mana taşır. Bu kelimeyi bazı Alevi Şairlerinin nefeslerinde de buluruz. Bektaşiler ölen insanın canının hayvan şekline girebileceğine inanİrlar.Bu tarikata göre ölüm, “göçmek” bir diyardan, başka bir diyara taşınmak, “Kalıbı dinlendirmek”tir. Tasavvuftaki Devriye görüşünün, bu eski Türk inancının tesiri altında kaldığı tahmin edilebilir. (12)

Şeyh Hasan Ocağına bağlı köylerden, hatta sünni Türkmen köylerinden de Şeyh Hasan’ın  türbesine adaklar getirilir, koçlar kurban edilir, etli pilavlar pişirilerek yufkalarla yenirdi. Ayranlar ve şerbetler içilir, tatlı olarak da helva dağıtılır ya da gırmıtık veya tatlı tarhanadan yapılmış sade terayağla kavrulmuş ve üzeri bademle süslenmiş bir nevi “cezire”ye benzer tatlı tepsilerde ikram edilirdi. “Tüccar Hüseyin Dayı”nın  “kömbe”yi 1950’li yıllarda tek tek itina ile verişini ve lezzetini bugün dahi anımsıyorum.

Abdal Musa Kurbanı da Şeyh Hasan’ın türbesinin yanında pişirilip yenirdi. Bir keresinde Düzgün Dede; kurbanlık koçun pişmiş kürek kemiğindeki etleri yedikten sonra, kemiğin üzerindeki çizgilere bakarak adağı adayanın geleceğinin nasıl olacağını anlatmıştı...

Huşu içinde Türbenin etrafı dualarla yedi kez dönülerek taaf edilir, ve dilekler tutulur, adaklar adanırdı. Gebe kadınlar çocuklarının hayırlı olması için niyaz ederlerdi. Şahide her dönüşte öpülerek takdis edilirdi.

Şeyh Hasan’ın Türbesi’ne gösterilen bu saygı; Türkmen geleneğindeki Atalar Kültü töresinin bir gereğiydi...

 

2. SAKIZ BABA VE AĞAÇ KÜLTÜ

Aleviler ardıça itibar ederler; Vilayetname’de Hacı Bektaş’ın nasıl bu ağacın dibine sığınıp ondan büyümesini ve yapraklarıyla onu örtmesini istediğini anlatır. Hırka Dağı’nda Ardıç ağacının sakladığı Hace Bektaş Veli burada 40 gün çile çıkarır. Sultan Şucâuddin Veli bir çam ağacının altında zikreder. Hz.Muhammed, “Ridvan Ağacı”nın altında ikrar verdirmiştir. Daha sonra bu ağacın dalları, Alevi Dede Ocaklarİnca kutsal kabul edilerek “Tarık sopası” olarak kullanılmıştır. Şeyh Hasan da bugün “Sakız Baba” denen sakız ağacının altında zikrettiğinden ve bu ağacın yanına gömüldüğünde, bu ağaç kutsal kabul edilmektedir.

Türklerin kutsal saydıkları ağaçlar arasında, Kayın ağacından başka ağaçlarda vardır. Bunlardan biri olan ardıç (artış, arça) ağacıdır. Manas Destanı’nda kısır kadınlara çocuk veren “ardıçlı mezar”dan bahsedilmektedir. Kahramanlardan biri “Ardıçlı Mezar Hazret”in tanrısından peyda olur..

Oğuz...birgün avlanırken ormanda bir ağacın kovuğunda karısını bulur... Uygurların ilk dedeleri de, bir ağacın budaklarından dünyaya gelmişlerdir... Türkmen adetlerinden... ölünün mezarı başında ateş yakmak, eskiden kalma bir adettir. Türkmenler genç ölmüş bir adamı gömdükten sonra onun atını süslerler ve ölünün üstünden çıkarılan elbiseyi bir ağaca giydirirler, köyün kadınları donatılmış bu at ve giydirilmiş ağacın karşısına geçerek ağıtlar okur ve ağlarlar...

Araştırma yaptığımız bölgede de genç ölmüş erkek veya kızın elbiseleri çeşitli eşyaları büyükçe bir odanın ortasına konur. Eşyaların etrafında halka yapan kadınlar sıra ile ağıt okuyarak ağlarlar. Ölenin yakını kadınlar ise saçlarını yolarlar ya da göğüs ve dizlerine vurarak hem ağlarlar hem de ağıt yakarlar. “Bancık” Hüseyin Balcı’nın anlattığına göre: Onar Köyü’nde eskiden ölen insanın naışı evinden uğurlanırken; Teslim Abdal’ın “İşte geldim işte gittim/../Ömürcüğüm geldi geçti.” nefesi  ya da Garip Musa’nın “Yetiş” adlı ve “Kavim gardaş selacamı çattılar/Alıhta lehtimi yüksek tuttular” deyişi ağıt şeklinde söylenirmiş. Bu yörelere yas göre 3 ile 7 gün arası devam eder, 40.ncı gün yas çıkarılır. Birinci ve 40.ncı gün “toprak kurbanı” ve “dâr kurbanı” tığlanır/kesilir, “Dâr Cemi” düzenlenir. Kırkında da yine “dar kurbanı” kesilerek yemek verilir ve ölen şahıs için “Dardan İndirme Erkânı Cemi” düzenlenir. Eğer ölen insan iyi bir ise ruhu yeni doğmuş bir çoçukta yeniden dönyaya gelir. Bu dünyada eger aklanmadan, kul hakkıyla öbür dünyayya yolcu edildi ise ruhu çeşitli ve iyi olmayan hayvanlara geçer. Ruh ölümsüzdür: doğada yeni filizlenmeye yüz tutmuş bir ağaca ya da nebata da geçer.

Ölünün ruhunun ağaçta teccessüt ettiği inancı burada açıkça belli oluyor... Kırgız’larda, şamanizm devrinden kalma mukaddes ağaçlar, ataların ve büyük şamanların mezarları İslamlaştırılmış ve evliya türbeleri olmuştur.

Kırgız-Kazak’ların adetlerinden...kadınlar kısır olurlarsa sahrada tek başına biten bir ağacın, bir kuyu (pınar) veya su yanında koyun kesip gecelerler... Oğuz Türkleri’nin bir pınar yanındaki kayaya ve üzerindeki izlere secde ederler... Onar Köyü’nde de Gügeyik semtinin güney denilen yerde Hz. Ali’nin atı Düldül’ün yarı atlarken nalının izi bir kayaya gömülmüş ve öylecene kalmış. Kayadaki nal şeklindeki bu iz kutsal kabul edilerek, kayanın etrafı taşlarla duvar yapılarak koruma altına alınmış olup kayaya niyaz edilmektedir.

Cennetin ortasındaki Hayat Ağacı ve Bilgi Ağacı, yılan ve ejderha tarafından korunmaktadır. Ölümsüzlük kolay elde edilemez. Bu, erişilmez bir mahalde (yerin öbür ucunda, okyanusun dibinde, karanlıklar diyarında, çok yüksek bir dağın zirvesinde, ya da merkez’de) bulunan Hayat Ağacı ya da Hayat çeşmesi’nde toplanmıştır: Binbir meşakkatla yanına ulaşılırsa da muhafız canavarlarla boy ölçüşecektir. Bu mücadele bir “Sırra vakıf olma” manasını taşır; ölümsüzlüğü elde etme hakkına sahip olabilmek için insanoğlunun kendini “ispat” etmesi “kahraman” olması gerekir...(13)

Pertek’in Sağmandersim (Ardıç) Köyü’ndeki dağda bulunan asırlık ağaçlar kutsanarak “Bayram Dede” türbesine dönüştürülmüştür. Nevruz ve Hıdırellez kutlamaları, sürülerin yaylaya çıkma törenleri gibi birçok dini ve örfü merasimler bu ziyarette yapılmaktadır.

Ağaç, yaşam ve ölümü simgelemektedir; yer altındaki kökleriyle ölümü, yer üstündeki gövde, dal ve yapraklarıyla da yaşamı tasvir etmektedir. Ağaç kültü; uzakdoğu Budizm’den Anadolu Antik inançlarına değin tüm uygarlıklarin ortak inancı ve kültürü haline gelmiştir.

Musevi, Hıristiyan ve İslam mezarlıklarında kaide ve mezartaşlarında (şahideler), kartal, leylek, arslan ve yılan gibi hayvan resimleriyle süslenmiş, çeşitli ağaç şekilleriyle bezenmiş “Hayat Ağacı” motifleri görmekteyiz.

Tunceli bölgesinde sıkça mezarlarda rastlanılan koç ve koyun mezartaşları tarihin derinliklerinden gelen bir inancın günümüzdeki motifleridir. Hititlerdeki arslan heykellerin yansımasını Anıt-Kabir’de, Yalvaç’ta bulunan antik tapınaklardaki ay kabartma motiflerini ve hecetaşlarındaki yıldız ile birlikte Türk Bayrağında görmekteyiz.

Bektaşi mezarlarında ünlü filozof Aristo’nun başlığındaki, dilimler gibi, Kızılbaş keçe külahlı on iki dilimli taçlar vardır. Zeytinburnu Eryek Baba Tekkesi mezarlığındaki şahideler ve motifleri Aleviliğin birer sanat eserleridir. Karaca Ahmet ve Eyüp mezarlıklarındaki mezartaşları, hurma ve palmet motifleriyle süslenmiş, barış güvercinleri vardır.Türk mezartaşları Hitit ve Mısır kabartmalarıyla sfenkslerini andırmaktadır. Araştırdığımız bölge bakımından, Urartu’lar önemli bir yer işgal eder. Bu nedenle bu uygarlığında ağaç kültü ve bu güne yansımasına bakmak gerekir. Urartular zaman kapsamı bakımından MÖ.XIII. Yüzyılın ilk çeyreğinden MÖ.VI Yüzyılın başına kadar tarih sahnesinde görülmüştür. Van Gölü çevresi merkez olmak üzere, Karasu havzasından Transkafkasya’ya, Malatya bölgesinden Urmiye Gölü’ne kadar uzanan bir uygarlığın temsilciliğini yapmıştır.(14)

Hayat Ağacı ile ilgili inancın ve bunun sanat yaratmalarına konu olarak işlenmesinin ilk örnekleri, MÖ. 3.bin yılından beri Aşağı Mezopotamya’da rastlarız. İki Teke arasındaki çali motifi sahnesi, Sümerler’in “yaşam” ve “ölüm” arasındaki sürekli dolaşım, yeraltı dünyası ile olan inançların ve hayat ağacının en eski şekli “Dumuzi”yi simgeleyen büyük Ana Tanrıça’nın hayatı yayan “aşıklar çifti”nin ölü, ilkbaharda yeniden dirilmesini sembolize etmektedir. Bu inanç geleneğiyle ilgili olarak, devimsel yaşamın simgesi hayat ağacı motiflerinin çeşitli ve zengin şekillerine, Urartu’lardan önce Asurlar’da rastlamaktayız.(15)

Asurlar’ın MÖ. 2. bin yıllarında ölmezliğe olan inanç geleneği, hayat ağacı motiflerini öncelikle monoteik şekilde, bir Tanri bileşimiyle ilgili olarak Asur’un ulusal tanrısı sembolü haline getirmiştir ki, bu yalnızca yeraltı dünyasının güçleriyle olan savaşta varoluşunu düzenini ve yazgısını belirlemekle kalmayıp, aynı zamanda ÖLÜM ve DOĞUŞ’un sonsuz dolaşımını da oluşturmaktadır. Asur Kral teriminin özündeki “Hayat Ağacı - Tanrı - Asur” sembolü, Asur Tanrısının yerine geçen Kralın çok anlamlı simgesi haline gelmiştir. Assur saray duvarları, kabül salonları, kral sembol ve mühürleri gizemli bir anlamı olan hayat ağacı motifleriyle bezenmiştir. Bu sahneler tipik Asur kabartmaları üzerinde, hayat ağacına kült yapan tanrılar arasında yer alan kral tarafından temsil edilirken gösterilmiştir.(16)

Şeyh Hasan’da Sakız Ağacı’nın (Sakız Baba’nın) dibinde oturup, sırtını gövdesine dayayıpda zikir ederken; tıpkı Asur Kralı gibi bu dünyayı ve öteki alemi temsil eden bir uhrevi kimliğe haizdi, ağaçla bütünleşerek...

Urartu sanatında yaygın olarak karşılaştığımız hayat ağacı motif ve sahneleri; Asur-Urartu kültür etkileşiminin bir sonucudur. Oldukça değişik biçim gösteren ve ayrımlı anlamı olduğu sanılan hayat ağacı motiflerinin Urartu sanatında sevilerek benimsenmesi, bezeme öğesi ve belirgin olarak da pekiştirilmiş koruyucu amacının yanı sıra, özellikle dinsel anlamının da yadsınmayacak ölçüde fazla olduğunu açığa vurmaktadır. Bu nedenle Urartu Hayat Ağacı motifinin, Sümer, Babil, Hurri ve Asur’un Hayat Ağacı inancı ile eşdeğerde bir içerik taşıdığı anlaşılmaktadır.(17)

Hayat Ağacı ve Ağaç inancı, Sümerler’den beri Anadolu halklarınca geleneksel inanç haline dönüştürülerek yaşatılmıştır. Ağacın ölümsüzlük sembolü olması ve aynı zamanda Devinimsel yaşamı tariflemesi, Alevilik inancındaki; Hulûl, Tenasuh ve Don Değiştirme kültüyle özdeşleşmektedir. Her şeyin hareket halinde olması döngüsel yaşamın birinci şartıdır. Şeyh Hasan’ın türbesinin başındaki  8 asırlık Sakız (Baba) ağacının bugüne dek kutsanması onun geleneksel Hayat Ağacı’nı simgelemesindendir.

Alevi menkıbelerinde görülen, kuru ağaç dalının, yanan odunun, sopa veya asanın yeşertilmesi inancı da, ağaç kültünün bir gereğidir. Ulu bir ağaçtan kesilen bir sopanın kutsanması ya da ulu bir Şeyh’in,dedenin asasının yüzlerce yıldır saklanıp kutsanması, Türklerde ve İslam öncesi Anadolu kavimlerinde ağaç motifinin gelenekselleşmiş devamıdır.

Ağaç Kültü sadece inancın bir gereği olarak gelenekselleşmemiş, sürüleri, atları, diğer hayvanları besleyen nesneler oldukları için de korunmuş göçer topluluklarca; bir nevi çevre kültürü geliştirilmiştir.

                                                                SAKIZ BABA :  Gövdesi 6 metreyi bulan, 15 metreyi aşkın boyu ve dallarıyla 800 yıllık en az ömürlü ulu bir ağaçtır. Şeyh Hasan Türbesi ile bütünleşmiş diğer onlarca türbelerin başında bulunan meşe palamutları ile uyum içinde, onları koruyan ve babalık eden bir eda ile dal-budak salmış içlerine, kol-kanat germiş. Onar Köyü kurucu dedeleri ağaçlarla hayat bulmuş, elele vermişler dallarıyla... Altlarından geçip türbeye ulaşıncaya kadar fısıltıları duyulur, omuzlara yaprakları değer Hüüü! diye. Biri dua mırıldanır gibidir yel estikçe, huşu içinde kendini Ayni Cemde hissedersin, duvazlar dökülür dilinden nefesin kesilircesine, tatlı bir manevi haz duyarsın ince yolaktan giderken Şeyh Hasan türbesine doğru, böyle hissederdik, böyle yetiştirilmiştik çocukluğumuz boyunca... Dilek dileyerek palamutları toplar yerdik, şifa versin, uğrulardan bizi koruması için, ya da İstanbul’a gönderirdik bol kazançlar sağlamaları için ağabeylerimize... Kısır kadınlar; sakız ağacının meyvalarını ya da meşenin tatlı palamutlarını yerlerdi çocuklarının olması için ve Sakız Baba’ya yakarırlardı, adaklar sunarlardı...

1960 öncesi doğal halinde iken; Sakız Baba’nın dibinde kurbanlar kesilir, lokmalar dağıtılırdı. Dilekler tutularak; allı-morlu - çividi yeşilli iplikler, bezler bağlanır budaklarına, dallarına... Cuma akşamları mumlar yakılır, Şeyh Hasan’ın türbesinin başındaki çerağ taş oyuğuna, aşk ola!.. Dilekler, muradlar kabul ola!..diye

Sakız Baba’nın dibinden alınan toprak, küçük bir torba keseye konarak evin el değmeyecek bir köşesine asılır; uğur getirileceğine inanılır, kötülüklere karşı korur, hastaların yastığının altına konur şifa bulması için, inanç ve itikat hep kutsal ağaçta toplanır, Şeyh Hasan adına...

Sakız Baba’nın koca gövdesinden yongaları koparılıp ıhlamur, tarçın, nane, dut pekmezi ile kaynatılarak şifa için hastalara içirilir. Hasta hayvanlara yapraklarından yedirilir, toprağı suda özenerek içilir. Velhasıl Sakız Baba’nın her şeyi derde devadır...

Ağaç Kültü; İslam öncesi Türk topluluklarından günümüze değin gelen bir örftür. Dört mevsimde değişerek ve dönüşerek meyvalar ve tohumlar veren ağaç; devinim halinde insanın bir ömrünü simgelemektedir. Bu durumundan Ağaç, Alevilikteki “Devriye Kuramı” ile özdeşleşerek doğada hayat bulma biçimidir. Yeniden doğuşu, dairesel döngüyle Hakk ile hak olmayı ağaç simgeler. Yaşam ve sonsuzluğun Hakk’ta erişmenin bir sembolüdür ağaç. Doğurganlık, yaşam ve ölüm; yeniden üreme ağaçta somut olarak görüldüğünden; Alevilikteki “Tanrı-Evren-İnsan” birlikteliği “Hayat Ağacı”nda motive olmuştur. Sakız Baba da yaşayan Şeyh Hasan görünümüdür.


Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git