Üçüncü Bölüm - I. Dersim'de Bazı Gelenekler ve İnanç Motifleri
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
I. DERSİM’DE BAZI GELENEKLER VE
İNANÇ MOTİFLERİ
GİRİŞ
Alevi edep erkânında doğumdan ölüme kadar, Dersim coğrafyasında yüzlerce inanç motifleri ve ritüelleri vardır. Biz sadece Orta-Asya Anadolu sentezi olan bazı kültlerin üzerinde kısaca duracağız. Kült; Fransızca “culte” sözcüğünden gelmekte olup, tapma, tapınma, dini tören, ibadet ve ayin anlamındadır. Kült kavram olarak; semavi dinlerin ilâhiyata ait yönünden farklı olarak, eski çok tanrılara, bir aziz-veliye, türbeye, gök ile doğadaki nesne ve olaylara, vb. şeylerin etrafında oluşup odaklanmış, “gizli sırra vakıf” toplulukların “inançsal ritülleri”nin toplu manzumesini ifade eder
Antropologlar kültlerin ortaya çıkmasını kültürel değişim sonucu olduğunu belirtmektedirler. Tasavvuf (myticism) anlayışında kült geleneği ağır basar. Herkesin erişemeyeceği maharet (marifet) ile gizli bilgiyi (hakikatı) uygulayacak irfanı (gnostik) yaşam tarzındaki insanın, Tanrı ile rabıtalandırılarak kutsanmasıyla kült ortaya çıkar ve bu kişi etrafında gizli örgütlenme başlar. İşte, mezhep ve tarikatların ortaya çıkması da böyle olmuştur. Kültlerin üç boyutu vardır: Birincisi, inançsal boyutudur ki, gizli güçlere inanma ve “tanrı” ile ilişkiye geçme, ibadet ve ayin şekilleridir. İkincisi, beşeri hayatı kolaylaştırmak ve örgütlü toplu yaşama güvencesi. Üçüncüsü ise psikolojik ve ahlaki boyutudur
1) ABDAL MUSA KÜLTÜ
Her yıl harman sonu, Abdal Musa Kurbanı kesilerek cem yapılır. Birlik ve dirliği temsil eden Abdal Musa Cemi; Alevi Örfsel Hukuku’nda çok önemli bir ritüeldir. Her birey ve musahip kardeşler birlik kurbanına maddi durumlarına göre katkıda bulunurlar. Cemaatte herkes bunu doğal karşılar. Kesilen kurbanlar ve yiyecekler toplu olarak yenir. Dargınlar ve küsler barıştırılır. Abdal Musa’dan sonra cemaatin bütünlüğü sağlanarak çıkılmış olur.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda bulunan Abdal Musa’nin Alevi Töresi’nde de birliği sembolize etmesi, onun kişiliğinde kutsiyet kazanmıştır.
Dersim bölgesinde Abdal Musa’nın askerleri koruyucu ve iyilik meleği ya da iyi cin ve peri biçiminde algılanmaktadır. Munzur ÇEM, bu konuda şunları söylemektedir:
“Çocukluğumda, evimizde, evliyalar için olduğu gibi, Avdel Musa ve askerleri içinde bazen kutsanmış ekmek (niyaz) pişirilir ve komşuya dağıtılırdı. Anne ve babam, Avdel Musa ya da askerlerinin aç olduklarını, rüyalarında kendilerinden yiyecek istediklerini söylediklerini iyi hatırlıyorum.Tabii bu sırf bizim aileye özgü bir durum değildir. Sonuçta, onları bu davranışa iten asıl neden korku olsa da, Avdel Musa ile aralarında uzlaşmaya dayalı bir bağın kurulabildiği de gözüküyor.” (1)
Sivas Divriği’nin Hergün Tuzlasında bulunan 80 Dikilitaş “Abdal Musa Askerleri” olarak anılır. Yine ayynı ilçenin Timisi Köyünde “Abdal Musa Ormanı” vardır. Tokat-Zile-Emirören Köyü’nde “Abal Musa Makamı” (düşek-türbesi) vardır.
Abdal Musa’nın kişiliğinde bütünleşen Alevi birlikteliği inanç biçimine dönüşerek ilkeleşmiştir.
2) DERSİM PANTHEONU mu? El-ele el HAKK’a ilkesi mi?
Alevi tasavvufunda evrendeki her şey Tanrı’nın bir görünümüdür. Bu nedenle de her şey birbirine bağlıdır. Alevi Devriye Kuramı’na göre de her şey hareket halindedir. Hiçbir şey yok olmaz,Tanrı’yla bütünleşir. Bu nedenle; Pantheon olarak gözüken ve Panteizm olarak algılanan inanç sistemi, insanlığın bir mirası olan tüm kült ve kültürlerin Alevilikde birleşmesidir. Aynı tür motifler, Müslümanlık’da da vardır. Hıra Mağarası, Arafat Dağı, Zemzem Suyu, Şeytan Taşlama, Hacer-ül Esvet Taşı, Taaf Ritüeli, kurban kesme vb.
Ertuğrul DANIK; “Dersim Alevi-Kürt ve Zaza mitolojisi ve pantheonu üzerine” şöyle demektedir:
“Dersim Pantheonu’nun baş tanrısı ‘Hızır’dır.Ak sakallı, yaşlı ve atlı olarak tanımlanan Hızır, dara (zora) düşünlerin ve çaresizlerin en büyük yardımcısıdır... Zaman zaman Hızır ile karşılaştığını ya da düşünde gördüğünü söyleyenlerin anlatımına göre; Hızır için zaman ve mekân kavramı yoktur.
Dilediği an dilediği yerde olabilir. Hep ak sakallı bir ihtiyardır ama, yüzyıllardır zora düşenlerin yardımına koşmaktadır. Buna rağmen, o hep güçlü, atak ve hızlıdır. Pantheonun diğer tanrılarını Kureyş (Seyyid Mahmud Hayrani), Bamasor (Baba Mansur), Düzgün Baba (Şah Haydar), Sultan Hıdır (Üryan Hızır), Munzur Baba, Ağucan, Şıh Delili Ber-Hecan, Sarı Saltuk (Sarı İsmail), Seyyid Koca Süleyman, Seyyid Gabani, Şeyh Hüsamettin Aseli ve Derviş Cemal olarak sıralayabiliriz...Dersim Pantheonunda her ne kadar sadece tanrıları görüyorsak da,Tanrıça olarak Ana Fatma’yı bu genellemenin dışında tutmaktayız... “ (2) Diyen, DANİK; sonuç olarak da “tek tanri yerine çok tanri inancını” ikâme ederek bunu da tasavvufta ve tarıkatlarda “Vahdet-i Vücud anlayışı” na bağlamaktadır.
Ertuğrul Danik şu hususu algılayamamaktadır.Ya da bilinçli olarak Aleviliğin İslamiyet’le bağını koparmak için böylesine bir düşünsel tutum takınmaktadır. Hakk-Muhammed-Ali yolu olan Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık tasavvufunda dört merhale vardır. Bunlar: Vahdet-i Şuhûd, Vahdet-i Kusûd, Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Mevcud’dur. Bu merhaleler bireyin olgunlaşma aşamalarının evrelerini ve içsel ruhani dönüşümlerini göstermektedir. Ölmeden önce ölmek yani Hakk ile Hak olmaktır en son aşama...
Birey bu aşamaya el ve nasip aldığı Rehber-Pir-Mürşid eğitiminden ve öğretiminden geçerek gelir. Son aşamayla birlikte de “Kamil Toplum” tasavvur edilir, yani bu bir ütopyadır. Buyruk’taki “Rıza Şehri” tasarımı da olgunlaşmış bir topluma doğru evrilmenin kanıtıdır. “Rıza Kenti Toplum Projesi”ni Karmatiler ve Nizari İsmaililer “Dar-ül Hicra” adı verilen kale ve yerleşim birimlerinde “üretken, eşitlikçi, katılımcı, coğulcu, secular, ortakçı, paylaşımcı, demokratik bir cumhuriyet yönetimi” uygulamışlardır. Bunun en somut örneği; Hasan Sabbah’ın kurduğu “Alamut Devleti”dir. Gilan’da Nizari İsmaililerce eğitilen Şah İsmail; toplumsal devlet modelini de Alamut ve Zeydi Alevi Hazar Devleti örneğinden alır. Şah İsmail Hatayi kurduğu Safavi Devleti’nde “Kızılbaşlık Toplumsal Modeli”ni uygular. Şah İsmail Hatayi; “Kırklar Meclisi”nden esinlenerek Dedelerden ve Türkmen Beylerinden oluşturduğu “Ehli İhtisas Konseyi” vasıtası ile devleti yönetir. Ölümünden sonra bu toplumsal model son bulur.
17. Yüzyıl sonrası Alevilerin “toplumsal ütopyaları” tarihe karışır. Sadece Aleviliğin “tasavvuf yönü” kalmıştır. Alevi tasavvufunu uygulayacak olan örgüt ise “Dedelik Kurumu”dur. Dede Ocakları da “elele el Hakk’a ilkesi”yle eşit düzlemde birbirine yatay ve dikey bir şekilde örgün, özyönetimli, geçimli, özgün tarzda bağlantılıdır. Bu, Dede Ocaklarının kurumlaşma biçiminin ana kaynağı, “Kur’an”, Hz. Muhammed, Ali’nin ve On İki İmamların, Alevi müştehidlerinin uygulamalarıdır. Hâce Bektaş-i Veli 1240 sonrası bu özgün örgütlenme ağını Anadolu’da gerçekleştirmiştir.
DANİK ve bazı yazarların belirttiği gibi bu inanç; Panteizm (kamutanrıcılığı) ve Dede Ocakları da Pantheon değildir. Alevilik’te Tevhid inancı vardır, o da Allah’ı tek ve bir kabul etmektir. Alevilik; inanç, kültür ve yaşama biçimiyle üç boyutlu bir öğretidir. Bir boyutundan dahi yoksun kalırsa, o Alevilik olmaz başka bir şey olur. Aleviliğin üç öğesini de birlikte telakki etmemiz gerekir. Aleviliğin bu üçlü olmazsa olmaz demokratik anlayışı “Hakk’tan halka inme ya da Allah’tan/Hakk’tan aldığını halka verme” şeklinde formüle edilmiştir.
3) HIZIR KÜLTÜ ve POHUT TATLISI
Zor durumlarda ve felaketlerde yardımcılık vasfı dolayısıyla Hızır’ın Kızılbaş ve Bektaşi inançlarında büyük bir yeri vardır... Hz.Ali ile Hızır adeta özdeşleştirilmiştir... Erzincan havalisinde Aleviler’de sabah güneşinin ilk ışıklarının aksettiği taş ve kayaların, “ya Hızır!” diye dualarla tazim olunduğu gözlenmiştir... Hz.Ali şehid edildiği zaman güneşe dönüşüp göklere yükselmiştir... Tunceli’de...Hızır uluhiyet kavramıyla özdeşleştirilmiştir. Altay şaman toplulukları da şaman duası ile Hızır’dan yardım istedikleri görülmüştür.(3)
Prof. Dr. OCAK’tan kısaca verdiğimiz bu alıntılar, Aleviler ve Türkler için Hızır’ın önemini belirtmektedir.
Aleviler’de genel olarak Hızır’da üç gün oruç tutarlar. Son günü Perşembe gününe gelmek kaydıyla Şubat ayının ikinci haftası oruç tutulur. Bazı yörelerde ise Şubat’ın ikinci haftası perşembe günü (cuma akşamı) sahura kalkılarak ertesi hafta perşembe (cuma akşamı) iftara dek yedi gün olarak tutularak son günü de kurbanlar tığlanarak Hızır Cemi yapılır.
Tüm yörelerde Miladi Takvime göre; 13-14-15 şubat günleri tutulur ki bu durum geneli yansıtmaktadır. Diğerleri istisnai bir gelenektir.
Bal ve Koç uşağı aşiretlerinden 90 yaş civarındaki Gazal, Sultan ve Rezal Ana’lardan Hızır Orucu’nun sonuncu günü iftar yemeğinde yenen yemek cinslerini sorduk, onlar da şunları söylediler:
Zengin olanlar birgün önceden kurban keserek özel yemekler hazırlarlar ve tüm komşuları çağırırlar. Bazen de ortaklaşa alınan kurbanlar kesilerek, yemekler yapılıp yenir. Akşam ise “Hızır Cemi” olur ve toplu ibadet yapılır. Genel olarak son günü; Babuko, Bıcık, bulgur (düğür) pilavı yapılır. İçecek olarak da üzüm şırası ya da yazın yoğurttan yapılarak katılaştırılmış süzme yoğurdun yuvarlatılarak güneşte kurutulmuşundan ve “Kurut” denilen nesneden ayran yapılarak ikram edilir. Tatlı olarak da; buğday, saç’ta kavrularak soğutulduktan sonra “Distar” denilen taştan el değirmeninde un haline getirilir, sıcak suda hamur haline gelen ve “Kavut” denilen sade helva bir küçük tepsiye konarak ortası derinleştirilir, ortasına da şerbet ya da süzme bal konur, üzerine de eritilmiş sade tereyağı dökülerek kaşıkla yenir.
Onar Köyü’nde ise normal yemeklerin dışında “poğmut” denilen el değirmeninde çekilmiş kuru dut unundan ve 12 çeşit yiyecek ve bol badem ezmesi ilave edilerek hazırlanmş bir nevi helva türü, Hızır Orucu’nun son iftar yemeğinde ikram edilir.
75 yaşındaki Mecbura Can’dan Türkiye ortalamasına uygun, Hızır orucuna mahsus “Pohut Tatlısı”nın içine konan malzemelerin ve yapılış usulûnü öğrendik. En az on iki çeşit olmak kaydıyla bu malzemelerden denkleri konabilmektedir.
Malzemeler: Yarma Buğday (gendime), iri bulgur, mısır, nohut, mercimek, kuru fasulye, arpa, bakla ayrı ayrı tavada kavrularak taşdan el değirmeninde un haline gelinceye dek çekilir ve elekten elenir.
Çerezlerden: Fındık, fıstık, ceviz, badem, acı-badem içleri belli oranlarda az kırılmış vaziyette un haline getirilmiş hububat harca katılır.
Tatlı tür çerezlerden; kuru üzüm, incir, kuru dut, kayısı, armut kurusu, elma ve erik gâhı değirmende ezildikten sonra hazırlanmış ve ılık suda hamur haline getirilmiş harca katılır. Hepsi birden sade terayağında hafif ateşte kavrulur. Bu kavurma esnasında içine azar azar yedirerek pekmez veya şekerli şıra ilave edilerek, helva kıvamına gelmesi sağlanır. Daha sonra bir tepsiye konarak yayvanlaştırılır. Orucun son gününden bir gün önce hazırlanan “Pohut Tatlısı” tepsiyle ambar veya kilere götürülerek tepsiyle buğday veya un çuvallarının ya da peteğinin üstüne konur. Eğer tepsinin üzerinde bir işaret varsa muhakkak “Hızır uğramış” ve “elini değdirmiş”tir ve yıl boyu “bereket ve bolluğa” kavuşulacaktır.
Hızır orucunun son günü genç kızlar ise su içmeden yatarlar ki, suyu rüyalarında nereden içtikleri ve kısmetlerinin nerede olduğu, Hızır’ın yardımıyla anlaşılsın...
4) MUHARREM ORUCU
Alevilerin tuttuğu bir oruçtur. Yörelere göre farklılıklar arz etmektedir. Muharrem ayının 1-10 arası on gün oruç ile 2 günde İmam Hüseyin için matem/yas orucu olmak üzere 12 gün tutularak, sonunda aşure pişirilerek dağıtılmaktadır. Bazı yörelerde Muharrem’den üç gün önceden başlamak üzere 15 gün oruç tutulmaktadır. Muharrem’in 13 veya 15.nci günü de kurban kesilerek, toplu yemek yenip Muharrem Cemi düzenlenmektedir.
Hz.Muhammed’in Muharrem Orucu tuttuğunu kaynaklardan bilmekteyiz.(4) Hz.Muhammed’den sonra bu geleneği Hz.Ali yanlıları devam ettirerek günümüze değin getirmişlerdir.
Kur’an’ın Fecr Suresi’nin 1’den 5’inci ayete kadar şöyle emredilmektedir:
“Fecre andolsun; On geceye; çifte ve tek’e; akıp-gittiği zaman geceye; bunlarda, akıl sahibi olan için bir yemin var, değil mi?”
Türkiye’de mevcut Dede ocaklarının tümünün Rehber, Pir ve Mürşidleri Muharrem Orucu’nu andığımız surenin ayetlerine dayandırmaktadırlar. Onun üzerinde okuduğum Kuran çevirisi yapan Sünni din alimleri ve kendisini “sivil-demokrat” olarak niteleyen Ali Bulaç gibileri dahil; Fecr Suresi, 2.Ayeti’ni “Zilhicce ayının ilk on gecesi” olarak dipnotta belirtmektedirler. (5) Ya da ayet içinde parantezleyerek vermektedirler.
M. 622 yılından bugüne değin Hz.Ali soylulari ve Oniki İmam yandaşlari ile Alevi toplumu; Kuran’ın bu ayetini böyle algılamış ve uygulamışlardır.Ortodoks İslami kesimler (Sünni ve Şii) bu duruma hiçbir yorum getirmeden, Kuran’da olmayan bir anlayış ve tahrifatla ya parantez açarak ya da dipnotla doğruymuş gibi göstermeye çalışmışlardır. Alevilerin vergileriyle maaşlarını alan Diyanet yetkilileri ise Kuran tahrifatlarını görmemezlikten gelerek, seslerini çıkarmayarak, Alevi toplumunu yok saymışlardır.
5) NEVRUZ BAYRAMI
Çeşitli anma günlerinin örtüştüğü 21 Mart, “Nevruz Bayram” olarak Sümerler’den beri kutlanagelmektedir.Yılbaşı olarak da kabul edilen bu gün Orta Asya’dan Balkanlar’a değin kutlanmaktadır.
Nevruz Bayramı Dersim bölgesinde Dede Ocaklarının kurucularının türbesini ziyaretle başlayıp, dağlarda ve su başlarında kutlanmaktadır.Erzincan Çayırlı’da Emigânlı obası; Nuh Peygamberin gemisinin dokunduğuna inandıkları Bağır Dağı’nda Nevruz Bayramını kutlayarak, Cemler yürütürler, semahlar dönerler ve şölenler verirler; bugün için gün boyu tören ve şölenler sürüp gider. Şavalanlı Aşireti mensupları ise; Esence (Keşiş) dağındaki Aygır Gölü çevresine çıkarak yeni günü kutlamaktadırlar. Erzincan ve Erzurum sınır yörelerinde ki oymak ve obalar; Kop Dağları ile Zeycan Ana türbesi çevresinde Nevruz kutlamaları yaparlar. Bahtiyar Aşireti, Dalören Köyü’nün güneyindeki “Sultan Seyyid”in türbesinin bulunduğu ziyaret tepesinin yamaçlarında bayramı kutlamaktadırlar.
Eskiden Munzur Gözeleri ve Munzur Gölü çevresinde de Nevruz kutlamaları, şölenleri ve cem törenleri olurmuş; Munzur Baba aşkına. 7-8 Asırlık Meşe ve Ceviz ağaçlarının altında toplu eğlence şenlikleri düzenlenirmiş. Şah İsmail; Munzur gözelerine gelip suyundan içmiş, gölünde yunmuş-yıkanmış arınmış, tarikat abdesti almış. Munzur Baba’ya koç tığlamış, “Kızılbaş Devleti” kurmak için yardım istemiş. 2,5-3 Mt. Yüksekliğinde “Hilal” şeklinde taş duvardan; Munzur Baba yitip “Hakk ile Hak olduğu” yere “düşek” yaptırmış. Şeyh Hasan ve Dersim Aşiretleri burada Şah İsmail’e ikrâr verip, nasip alarak; O’nun yoluna serlerini (başlarını) koymuşlar. Şah İsmail’e; kırk çatal boynuzlu Geyik kurban etmişler, Ür Keklik’li pilav ve kırmızı alabalık ikram etmişler. Cem ve semah eylemişler. Munzur Gözeleri ve Gölü kutsaldır. Buradan ağaç kesmek, suyunu kirletmek günahtır. Munzur’un “Kırk Gözesi” için dualar edilir, dilekler tutulur, adaklar adanır. Mumlar yakılır, ulu kayaların pus yanlarına, dede cemlerde “çerağ uyandırır” gülbanklarla Munzur Abdal pir aşkına... Böyle anlatırlar Ovacık köylerindeki yaşlı Dedeler ve Kocalar huşu içinde “Munzur Menkıbesi” ile birlikte.....
Şeyh Hasan köylüleri Hıdırlık Tepesinde nevruzu kutladıkları bilinmektedir. Onar Köyü’nde ise dağ yerine bahçelerde kutlamalar yapılırdı.Örnekleri çoğaltabiliriz. Nevruz Bayramının adap ve erkanını, cemini “Alevilerin Sesi” dergisinde (6) detaylı anlattığımız için burada geniş olarak ele almayacağız.
Hayatı kırda bayırda, doğayla başbaşa geçen; hayvan sürüleriyle ordan oraya göçen Türkmenler, Nevruzu da kendi anlayışlarına uygun olarak yeşil vadilerde, suların şırıl şırıl aktığı yamaçlarda kutlamışlardır. Türkmen tasavvufu da yaşama biçimine göre şekillenmiştir.
“Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım mevlam seni”
Diyen Yunus Emre; Heterodoks İslam Türk anlayışının doğaya yansımasından ve Tanrı’yla yeknesak olmasından başka bir şey değildir.
“Munzur Dağı iyil iyil karınan
Ayrı düştüm elâ gözlü yarınan”
Diyen Onar Köylü bir delikanlı aşkını Munzur ile özdeşleştirerek türküleştirmiştir.
Bu durum, Türkmen töresinin, inançta, aşkta, sevgide, sevdada, üretimde ve aşta doğaya dönük bir ifadesidir. Nevruz Bayramı da Alevi Türkmenler bu anlayışın bir ürünü olarak kutlanmaktadırlar. İnanç ritüellerinin dışında Nevruz Bayramı’nın en önemli yemeği “Çiğdem Pilavı”dır.
Onar Köyünde dut bahçelerinde kızlı oğlanlı kutlanan Nevruz Bayramı şenliklerinde karşılıklı aşağıda ki türküye benzer mani ve ezgiler söyleyerek halaylar çekerler. Cumhuriyet öncesi yıllarda söylenen bu türküyü şimdi rahmetli olan HediyeAkhan dinlemiştik.
Gayna kara közlü pınar,
Gaynadıkça yaz geliyor,
Her sabah bizim odaya,
Üç gelin bir gız geliyor.
(*...)
Gıza dedim al beni de,
Git dedi babamdan iste,
Babam vermez ise beni,
Elin kaldır Hakk’tan iste.
(*...) Nakarat bölümü:
Ağcalı ben canali sen gel gidek böylesine,
Ağcalı ben canali sen kara göz mehlesine,
Ağcalı ben canali sen kara göz sevdasına,
Ağcalı ben canali sen Onar’ın mehlesine.