Bahşişli Oymakları
D. BAHŞİŞLİ OYMAKLARI
Cevdet Türkay; 17. yüzyılda aşiret iskanlarıyla ilgili olarak Osmanlı arşiv belgelerindeki araştırmasında Bahşişli Oymaklarının yerleşim yörelerini belirlemiştir.
1) Bahşiş, Bahşişli, Bahşişlu: İçel Sancağı; Anamur Kazası, Sis Sancağı (Kozan), Alaiye Sancağı, Selinti Kazası (İçel Sancağı) Yörükan taifesinden...
2) Bahşayışlar, Bahşayışlı, Bahşayışlu: Adana Eyaleti; Sis Sancaği, Maraş Sancaği,Yeni İl Kazası, Halep Eyaleti, Hazârgrad Kazası (Niğbolu)
Türkmen Yörükân taifesi. Bahşili (Bahşilu) Toyrak Kazası (Köstence Sancağı) (91)
3) M. Abdülhaluk ÇAY; Anadolu’da Türk Damgası adlı araştırmasında ise şunları yazmaktadır:
XVI. Yüzyılda Varna’da Karatekeli’lerin Tohtamış ve iki tane Bahşiş adını taşıyan köyleri vardı. Bugün de Hadım-Ermenek arasındaki Barcin-Balgusan yaylasında yaylayan, kışın Anamur-Gülnar köylerinde kışlayan Karatekeliler de Bahşiş Yörükleri olarak bilinmektedir. Diğer yandan büyük bir Yörük topluluğu olan Bozdoğanlar’ın bir boyu Tekelü adını taşımaktadır. (92)
4) Hilmi Dulkadir; IV Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresine sunduğu bildirisinde, Bahşişler için şunları söylemektedir:
İçel/Anamur’da Gerce Bahşiş, Karalar Bahşiş, Güney Bahşiş ve Muratlı Bahşişleri (Anamur-Gülnar) yerleşiktir. Beyazıtlı Bahşişleri de Mut’da yerleşiktir. Antalya’da Alanya Yörükleri olarak bilinenlerde Bahşiş”tir; denilmektedir ki, Bahşişler’den bir grup Anadolu’ya gelerek “BAHŞİŞ” adını almış ve çeşitli yerlere yerleşmiştir. Bu yerlerden biri de İçel bölgesidir. Başta Anamur olmak üzere, Gülnar, Silifke, Erdemli, Mut, Tat, Tarsus’ta “Bahşiş” adlı pek çok köye rastlanmaktadır. Bahşişlerle, Afganistan’daki Teke Türkmenleri’nin bir kolu olan Bahşiler arasında bir ilgi kurulmaktadır. Bahşiş dokumaları çok çeşitli tür ve aynı derecede çok yanaklıdır. (93)
5) Ali Rıza Yalman; Akdeniz bölgesinde Türkmen Oymakları üzerine araştırma yaparken, 21 Temmuz 1928 tarihinde Bahşiş Yörükleri’nin bulundukları yöreye de giderek incelemelerde bulunur ve şunları yazar:
“Bugün, Alaçayır, Cumayalık, Konurcuk yaylalarına geçerek Bahşişler arasına girdim. Oymak, Bulgur Dağı’nın Bulgarsuyu adıyla anılan yaylasında, dağınık, geniş bir ovada yine dağınık bir halde yayılıyordu. Aşiretin güney-doğusu; Bulgar dağları ve Karagöl; Batısı, Bulgar Bozoğlan, Yüğlük Tepeleri; Güneyi, Soğanlı ve Dudaklı Mehmet Ağa Yaylaları; Kuzeyi, Karaman ve Ereğli sınırlarıyla çevrilmiştir... Bahşiş obaları yalnızca davarcıdır. Aşirette ekin ekmek adeti pek azdır... Bu aşiretin görgüsü de öbür aşiretlerden daha çoktur. Halkı uyanık, becerikli, konuşkan ve şirin dillidir. Bahşişler 1773 yıllarında Ermenek kazasının Barçın yaylasından göçmüş ve buraları yayla edinmişler. Bugün aşiretin 110 çadırından başka, Niğde, Armutlu, Aladağ taraflarındaki ayrı obalarında da daha birçok Bahşiş bulunur. Bahşiş Aşireti’nin toprağı yoktur. Bu aşiret kışı Adana’nın güneyindeki kiralık yerlerde kışlar.. Bahşiş büyüklerinden, Tekerlek Mustafa Bey, Mısırlı İbrahim Paşa zamanında yaşamış ve Mısırlı İbrahim Paşa O’na 1840 yılında kılıç kuşatmıştır... Tekerlek Bey, bizim aşiretin son beyidir. 1912 yılında 120 yaşındayken Bulgar Dağı’nda ölmüştür. Mezarı buradadır.(94)
12. Yüzyıl sonları ile 13. yüzyıl başlarında Şeyh Hasanlı Aşiretleri, obaları yazın yaylak olarak; Maraş, Malatya, Kayseri ve Toros yaylalarını kullanıyorlardı. Kışın ise Halep-Hatay-Adana bölgesinde kışlıyorlardı. Daha sonraları Fırat Havzası ile Toroslar’a göçmüşlerdir. Şeyh Hasanlıların bir kolu olan Bahşiş Oymakları da aynı yöreleri yurt edinmişlerdir. 1840 yıllarında Mısır Kavalalı Hanedanlığıyla Osmanlı mücadelesinde Bahşişli Oymaklarının Mısır tarafını tuttuğunu görmekteyiz. Mısır Hidivi İbrahim Paşa’nın Tekerlek Mustafa Bey’e kılıç kuşatıp komutan olarak görevlendirmesi sıkı bir ilişkiyi göstermektedir. 1826 yılında Bektaşi tekkelerinin kaldırılması ve Bektaşi-Alevi dede ve babalarının katli ve sürgünleri Mısır-Osmanlı ilişkilerini de gerginleştirmişti. Yine bu dönemde Şeyh Hasan Ocağı’ndan bazı dede soyluların Mısır Kaygusuz Abdal Dergâhı’na eğitim ve öğretim için gittiklerini, icazetnâme aldıkları ve Kerbela Tekkesi’nden de şecerelerini onaylattıklarını eldeki belgelerden anlamaktayız. Ayrıca, Arapgirli Yusuf Kamil Paşa’in, Mısır Valiliğinde memur olarak görev yaptığını ve Hidiv Mehmet Ali Paşa’nın kızı Zeynep Hatun ile evlendiğini kaynaklardan bilmekteyiz. Yusuf Kamil Paşa’nın gerek Mısır’da bulunduğu zamanda, gerekse İstanbul’da sarayda çeşitli kademelerde görevli iken ve de Sadrazamlığı döneminde, Şeyh Hasan Ocaklılara ve Alevilere büyük destek sağladığını bilmekteyiz. Yusuf Kamil Paşa ve eşi Zenep Hatun köşklerinde “Ayn-i Cem törenleri” düzenlediklerini kaynaklardan öğrenmekteyiz. Onar Köyü’nden o yıllarda İstanbul’da bulunan Mılla İsmail’de, sesi güzel olduğu için zakir olarak, Kamil Paşa’nın konağında cemlere katılır.
Bahşişli Oymakları’nın da böylesi bir ilişkiden dolayı Mısır Hidivliliğine destek sağlaması olasıdır. Onar Köyü’lü dedeler; Adana, Mersin, Tarsus, Antalya yörelerine, Alevi öğretisinin gereklerini yerine getirmek için 1960’lı yıllara değin gitmekte idiler. En son Hızır Dede l986 yılında gider. Bugün ise Dedeyazı Köyü’den bazı dedeler aynı yörelerde geleneklerini sürdürmektedirler, tarihsel ve kültürel ilişki devam etmektedir.
Onar Köyü’nde kızların ve erkeklerin karşılıklı olarak bayramlarda söyledikleri “Bulgar Dağı” türküsü de Akdeniz yöresi ile sıkı ilişkilerin bir kanıtıdır.
Bir bulut kaynamış Bulgar Dağı’ndan
Altın kağıt gelmiş yarin elinden
O yar yazamamış uyku şerrinden
Ben yazam mektubu alın terimden.
Öğledir böyledir Türkmen güzeli
El ele göz göze Türkmen güzeli(*)
Kara bulut kaplamış Bahşiş belini
Sırma ile örmüş belik belik saçını
Gelin olmuş kınalamış ayağını elini
Yakmış yaşmağını yollamışta külünü.
Öğledir böyledir Türkmen güzeli
El ele göz göze Türkmen güzeli
Selvi boylum bu yerlerden gidiyor
Ah çektikçe kömür gözler ağlıyor
Bulgar Dağı inim inim inliyor.
Etekleri sel sel olmuş akıyor.
(*) Nakarat
60 yaşında olan Şemsi Özdemir’in 80 yaşında ölen annesinden öğrendiği bu türkü tarihsel bağ bakımından yöreler arasında ki ilişkiyi belirlemektedir. Karacaoğlan’nın deyişleriyle de Onar Köyü’nde Cemlerde Semah edilmektedir ki, bu hususta Toros sıra dağlarıyla ilişkinin önemini belirtmektedir.
Ali Rıza Yalman: Tarihi bilinmeyen bir zamanda Malatya’dan göçen Tencili Aşiretinden bahsetmektedir ki; kışın Dörtyol-Osmaniye arasındaki Leçe’de yazın Konya Ereğlisi dolaylarındaki Hasandağı yaylalarında bulunurlarmış. Bu aşiret 8 Obadan 800 nüfuslu ve 150 çadırdan meydana gelmiştir.(94.a) Obalardan bir tanesinin adı Başıbüyüklü olarak geçmektedir. Malatya’nın Fethiye beldesi Tenci mezrasında Kızıl Deli Ocağı’na mensup Başıbüyüklü Hasan Dede vardır.Aynı aşiret mensuplarıdır. Muhtemelen konar-göçer olan Bahşişli ve Tencili aşiretleri Akdeniz bölgesine aynı dönemlerde Malatya’dan gitmişlerdir.
l560 Tarihli Malatya Tahrir Defteri’nde; “Erkenek nahiyesi, Kara Bahşilu Karyesi” adıyla bir köy kayıtlıdır. Çorum’da Sungurlu ilçesine bağlı Bahşili Köyü aynı adla devam etmektedir. Bulgaristan, Trakye ve Anadolu’nun birçok yerinde benzer adlarla birçok yerleşim birimi vardır. Bulgaristan’dan son gelen soydaşlarımızla yaptığım görüşmelerde Bahşişlilerin Kızılbaş olduklarını söylemişlerdir.Yukarıda değindiğim Osmanlı kayıtları da aynı yöndedir.
Yeni İl (Sivas)’ın birçok köyünde obalar halinde, yada tekil aileler olarak Şeyh Hasanlılar vardır. Erzincan’ın Güllüce, Balıbey, Çiftlik; Sivas’in Güllüce, Sarphan, Çamurlu, Yağbasan, Timisi, Körküsü, Ömerli (Onarlı olacak), Ulaş- Çavdarlı; Yozgatın Köçetköm, Elmalıütğü; Tokat’in Çerçi, Oktap (Yağmurlu), Kırımoluk, Amasya’nin Guyma, Çorum’un Palabıyık, Sırıklı, Bayat, Iğdır’ın Arapker ve Bayat gibi yüzlerce köyde aileler halinde Şeyh Hasanlı ve Bahşişli oymaklarına bağlı Bayat boylu insanlar vardır. Dönem dönem bazı karışıklıklar olsa da esas itibarı ile Alevi yolağı olarak da Şeyh Hasan Ocaklı dedelere bağlıdırlar... Tunceli’deki Şeyh Hasan ve Seyidân Aşiretlerinin bütün oymakları ve obaları Şeyh Ahmet Dede Ocağı’na bağlıdırlar.
E. AFGANİSTAN’DAKİ HZ. ALİ’NİN MEZARI VE
BAHŞİŞLER
Hilmi Dulkadir, Afganistan’daki Teke Türkmenleri ile Bahşişleri ilişkilendirmektedir. Şıh Bahşiş, Şeyh Hasan’ın Horasan’da evliliğinden olma oğludur. Olasıdır ki, Orta-Asya’da Türkmen oymaklarının başına Şıh Bahşiş, Bey olarak geçerek Anadolu’ya (Rum’a) huruç etmiş olabilirler.
12.Yüzyılda Türkmen Oymakları Orta-Asya’nın tümünde karışık ve konar-göçer yaşıyorlardı. Arap istilaları sonucu yerlerinden yurtlarından kaçkıncı olmuşlardı. Daha sonraları ise kendi aralarındaki savaşlar ve Moğol istilası ile yine hareketli ve silahlı oymaklar şeklinde ordan oraya kaçar göçer olmuşlardır.(95)
Bayat Boyundan olan Şeyh Hasanlı oymak ve obalarda bölüntülü bir şekilde bölgede yaşayabilirler. Türkistan’ın Üç-Kurgan yöresinden Rum’a gelen Aşiret değişik yörelerde iskân edilmiştir. Barthold’un eserinde çoksayıda Kurgan adıyla yerleşim birimleri geçmektedir.
Orta-Asya bölgesinde Türkler Hz.Ali kültünü ve Alevi öğretisini 8. yüzyıldan bugüne kadar yaşatmışlardır ki, bunun somut örneği Hz. Ali’nin mezarıdır. Afganistan’da Özbek Türkleri’nin ölümsüz anıtıdır, Hz.Ali’nin türbesi.... Türbenin öyküsü şöyledir:
İmam Cafer-i Sadık (702-765); Emevilerce Hz.Ali’nin mezarının tahrip edileceğinin haberini alınca, Eba Müslim Horasani (Ö. 755)’ye bir mektupla durumu bildirir.(96) Eba Müslim adamlarıyla gizlice Necef’e gelerek Hz.Ali’nin mezarından tabutunu çıkararak bir deveye yükler ve Belh’e getirerek defneder. Ve kümbetini yaptırır. Cengiz Han; Belh’i istilası sırasında mezarı tahrip eder. Gizli tutulan mezar, uzun süre sonra açılarak tabuttaki yazı okunur. Ali Şir Nevai (1441-1501), Abdurrahman Cami ve 400 İslam alimi mezarın Hz. Ali’ye ait olduğuna dair şahitlik ederek tesbit yaparlar. Bunun üzerine o devrin hükümdarı Hüseyin Baykara (1470-1506); Hz.Ali’nin Ravza-i Şerifi’ni görkemli bir şekilde yaptırarak sekiz köşeli (Mühr-ü Süleyman yıldız) çinilerle süsler, yanında da bir külliye ve cami inşa eder...
Barthold ise araştırmasında şöyle demektedir:
“Cengiz Han zamanında bir halk ayaklanmasından sonra Belh tahrip edilmişti; on dördüncü asrın ilk yarısında, İbni Batûta’nın seyahatleri sırasında, şehir hala harabe halindeydi... Şehrin günümüzdeki harabeleri yaklaşık on altı millik bir genişliktedir ve üzerinde ayrıntılı bir araştırma yapılmamıştır... Eyaletin başşehri Mezar-ı Şerif, Belh’in on dört mil doğusunda, Hz.Ali’nin olduğuna inanılan mezarın etrafında bulunur; mezar 12. yüzyılda Hayr Köyü yakınında keşfedilmiştir. Seyyah el-Girnâti tarafından rivayet olunan hikâyeye göre, eyalet valisi, askerleri ve ulema kendi gözleriyle halifenin (Ali) hiç bozulmamış cesedini görmüşlerdi. Mezarın gerçekten halifeye ait olduğu da bazı mucizelerle ispatlanmıştı...”(97)
1993 yılında bölgeye giden bir gazeteci şunları yazmaktadır:
“Hz.Ali’nin mezarının Irak’ın Nadjaf (Necef) kentinde bulunduğunu biliyorsak da, ikinci bir mezarı Afganistan’ın Türkistan bölgesinin başkenti olarak anılan Balkh şehrindedir. Geçmişi 12.yy.’a dayanan mezar, 1480 yılında bölgeyi dolaşan bir gezgin tarafından keşfediliyor ve 15.yüzyıldan sonra tanınmaya başlanıyor... Hz.Ali’nin mezarının bulunduğu cami 15. yüzyılda inşaa ediliyor. Mimari açıdan bakıldığında cami şehrin en önemli yapısı olma özelliğini koruyor. Mavi ve altın rengindeki minareleri ile görkemli, gerçek bir sanat eseri, gökdelenleri bile kıskandıracak ihtişamıyla yükseliyor. Ayrıca minareleri adeta topraktan fışkırmakta olan üç soğan filizine benzediği için eşsiz sayılıyor. Cami 15.yüzyılın muhteşem güzellikteki mavi seramikleri ile süslenmiş, bu olağanüstü minareler, Hz.Ali’nin türbesinin ve şehrin simgesi haline gelmiş. Mezar-ı Şerif Cami ve Türbe’si yüzünden şehir, bugün dünyanın en iyi bilinen hac merkezlerinden biri durumunda... Caminin ve çevresindeki binaların içinde ve dışında binlerce beyaz güvercin uçuşuyor. Ama hiç kimse bu kuşlara dokunmuyor. Buralarda kuşlarla ilgili bir efsane anlatılıyor. Efsaneye göre, Mezar-ı Şerif’e ulaştıklarında gri olan bu kuşlar, caminin etrafında 40 kez döndükten sonra saf ve duru bir beyazlığa kavuşuyorlar. Bu efsaneye inanan insanlar da, caminin etrafında 40 kez dönmek suretiyle dualarının karşılığını alacaklarına inanırlar.(98)
Alevi inanışına göre; Hz. Ali Hakk’a yürüdüğünde oğulları Hasan ile Hüseyin, evlerinin kapısına gelen yüzü nikaplı ve develi birisine, babalarının vasiyeti üzerine bedenini yani cenazesini verirler. Peçeli adam naaşı deveye yükleyerek götürür. Yola revan olan adamın bir süre yolda nikapı açılarak yüzüne bakılır ki, naaşı götüren yani kendi bedenini götüren Hz. Ali’nin kendisidir. Bu inanca göre Hz. Ali’nin mezar yeri belli değildir, göğe ağmıştır. Bulunan yerleri Makam-ı Şerifleridir. İşte Afganistan’daki Hz. Ali türbesi de makamlarından sadece bir tanesidir.
Afganistan’da Türkler Hz. Ali’ye türbe yaptırarak sevgilerini ifade etmişlerdir. Bir nevi hac yeri olarak görülen ve kutsanan türbe, 8.yy.’dan bugüne değin yaşatılarak ve korunarak getirilmiştir. Orta-Asya’daki bu Hz. Ali kültü, Anadolu’ya da taşınarak; büyük kaya kütlelerindeki doğal fiğürlere Hz.Ali’nin sırtının izi ve atı Düldül’ün nal izi, kılıcı Zülfikâr’in izi ya da elinin ayağının izi diye adlandırılmışlardır. Doğal olarak bu yerlere de Hz. Ali’nin adı verilmiştir: Ali Kayası, Ali Pınarı, Ali Boğazı, Ali Ziğuratı, Ali Dağı veya Tepesi, Ali Mağarası vb.
Alevilerin hulûl ve tenasüh inancından dolayı Hz. Ali ölmemiştir, don (kalıp) değiştirmiştir. Mecalsiz iyi insanların imdadına yetişmek üzere dünyada ve kainatta değişik kılıklarda dolaşmaktadır. Ölümsüz olan Hz.Ali zaman zaman başkalarının donunda dünyaya gelmiştir. Bunlardan biri Hâce Bektaş Veli diğeri Atatürk’tür, Aleviler böyle inanmaktadırlar.
Hz.Ali; Türk Destanları’nda, şiirlerde, söylencelerde büyük bir yer tutmaktadır. Dede Korkut Hikayelerinde, Saltuk Buğra Han Menkıbesinde, Kazak-Kırgız Destanları’nda, Hz. Ali kültü yaşatılmıştır.(99)
VIII. ŞEYH HASAN İLE CELÂLEDDİN
HAREZMŞAH SÖYLENCESİ
Serüvenci kişiliğe sahip Celâleddin Harezmşah; Moğol istilasiına karşı savaşır. İslâm ülkelerinden yardım amacıyla Anadolu’ya kadar gelir. Dersim cografyasında Moğollara karşı savaşmak amacıyla bir ordu kurar. Moğollarla ilişkilerinin bozulmasını istemeyen Alaeddin Keykubat, Celaleddin ile irtibat kurdu. Celaleddin’in maceracı kişiliği onu Ahlat’ı kuşatmaya itti. Selçuklu Sultanı bu olayı diplomatik yolla çözmeye çalıştı, ama başarılı olamadı.
10 Ağustos 1230 günü Erzincan Ovasının Yassı-Çimen mevkiinde elli bin kişilik Selçuklu Ordusu ile kırkbin kişilik Harzemşah kuvvetleri karşı karşıya geldiler. Muharebe sonucu Selçuklu kuvvetleri zaferle çıktılar. Bu savaşta rivayete göre, Kayı Boyu Beyi Ertuğrul Gazi ve Bayat Boyu Bey’i Şeyh Hasan katılmışlardır.
1240 Yılında Nazmiye’nin Kalmem Mezra’sında “Kalmeme Sır” tarafından bir dergah kurulur. Ocaklı Dedelerin o yıllarda “Dikme Dede” olarak atadığı bu aile günümüze değin geleneği devam ettirmiştir. Bugün ise, Tunceli’nin Pülümür İlçesine bağlı Kırmızı Köprü beldesi Göl Mezra’sındaki “Areli Dikmeler Dergahı” son Dikme Dedesi Pir Ahmet Dikme; Şeyh Hasan ile Celaleddin Harzemşah söylencesini farklı şekilde anlatmaktadır:
Asya’daki Türk kökenli devletler arasında başlayan ve Moğollar’ın zaferi ile sonuçlanan savaşlar sonucu... zulümlere dayanamayan birçok Türk kavimleri yerlerini, yurtlarını terk ederek batıya doğru kaçmaya başlarlar. İşte bu kavimlerden biri Şıh Hasan ve taraftarlarıdır. Şıh Hasan, tahminen 1215-1220 yıllarında gelir, eski adı Ermenice bir terim olan Avazuğe, yeni adı Ovacık olan ilçenin yukarı Ağdat Köyü’ne yerleşir. Öte yandan Moğollar’ın baskısına dayanamayarak yurdunu terk etmek zorunda kalan, Muhammed oğlu Celaleddin Harzemşah’ta yer yer çarpışarak, batıya doğru ilerler ve bir çatışmada yaralanır, yaralı olarak, dostu ve sırdaşı olan Şıh Hasan’ın yanına gelir, ve orada bir Kürt tarafından öldürülür. Öldürülen Celaleddin Harzem Şah, bizdeki kaynaklara göre, beraberindeki oğlu Mehmed’i, Şıh Hasan’a emanet eder. Şıh Hasan evvela saygı duyduğu dostu Celaleddin’in naaşını götürüp ‘Dojik Dağı’nın zirvesine defneder, ve ondan sonrada Mehmed’i kendi kızıyla (Gonca ile) evlendirir. Bir süre sonra, Nazmiye ilçesine yakın bir yerde bir ev yaptırır, damadı ile kızını o eve yerleştirir. Kendi evine yerleşen Mehmet birkaç gün sonra eşyalarını yerleştirirken, içerisinde özel eşyaları bulunan sandığın kapağını kaldırır ve bakar ki, sandıktaki eşyaların üzerinde, yaklaşık kırk santim uzunluğunda ve son derece parlak bir nesne vardır. Elini uzatıyor ki alsın, kırmızı bir yılan oluyor. Elini geri çekiyor ve bakıyor ki, yine aynı nesne, durumu anlıyor ve şöyle diyor; “mübarek eğer sır olacaksan sır ol, şayet beni hizmetine münasip görmüş isen de, bana eziyet etme.” Bu yakarış üzerine, mübarek kendiliğinden yükselir, Mehmed’in eline gelir, ve Mehmed temiz bir kefiyeye sararak mekanına sır eder. O nedenledir ki, o günden sonra Mehmed’in adı, “Kalmeme Sır” olarak anılmaktadır.
..Kalmem’in yedi oğlu olur... dergah hizmetini oğlu Ferhat’a vasiyet eder... Ferhat’ın iki oğlu var idi. Birinin adı Ali, diğerinin ise Ferhat idi. O ise dergah hizmetini oğlu Ferhat’a vasiyet etmiş idi.Babalarının ölümünden sonra Ali oradan ayrılır, gelir, Geriş mevkiinde kendisine bir ev yaptırır ve Geriş’e yerleşir...”(100)
Bu anlatılanları değişik versiyonlarıyla Tunceli’nin değişik yörelerindeki yaşlılardan dinledim. Bir çoğu kendi soylarını Pir Ahmet Dikme gibi Harzemşahları’na dayandırmaktadırlar.
1231 Yılında bir Kürt tarafından öldürülen Celaleddin Harzemşah; bazı kaynaklara göre Palu’da bazı kaynaklara göre ise Ahlat’ta Hakk’a yürür. Alevi söylencelerinde Palu Kürtlerince öldürüldüğü yönündedir.
Yassı-Çimen savaşından sonra Celaleddin Harzemşah, Şeyh Hasan’ın hakim olduğu bölgede saklanmış olabilir. Ya da Celaleddin’in ailesine ve oğluna Şeyh Hasan kol-kanat gererek Munzur yöresinde saklamış olabilir. Alaeddin Keykubat ile çok iyi ilişkiler içinde olan Şeyh Hasan’ın açıktan Celaleddin ile dostluk ilişkisinde bulunması imkânsızdır. Yassı-Çimen Savaşı sonrası Harezm Beyleri ve komutanlarına Selçuklu Sultanı birçok yörede “ikta” olarak araziler vermiştir. Celaleddin’in oğlu Mehmed’e de Nazmiye ilçesindeki bir yöre “yurtluk veya ocaklık” olarak da verilmiş olabilir. Şeyh Hasan’a da Mehmed bağlı olarak bu yeri yönetir. Yani Celaleddin’in oğlu Mehmed, Şeyh Hasan’ın kontrol ve denetimindedir.
Bölgede dinlediğimiz Şah İsmail ve Gülizar öykülerinde ise; Gülüzar’in Celaleddin Harezmşah’ın torunlarından olduğu söylencesidir ki, kanımızca yukarıda anlatılan söylencelerin devamı niteliğindedir.
Erzincan’ın Kemah ilçesine bağlı Kerer Köyü’nde anlatılan(101) ile Elazığ-Hankendi Bucağı Sütlüce Köyü’nde anlatılan(102) Şah İsmail ile Gülizar hikâyesi aynı özellikler taşımasına karşın, Tunceli yörelerinde bu anlatımlara bir de soy kütüğü eklenmektedir. Yani Gülizar, Harzemşah soylu Ali Bey’in kızıdır.
Sarı Saltuk evlatlarından Hızır Gündüz Dede yetmişin üzerinde bir yaşta olup, Arapça bilen, okuyup yazan bir şahıs, aynı zamanda yıldıznâmeye bakıyor. Tunceli yöresinde anlatılan çok sayıda menkıbeyi bilmektedir. Şah İsmail ile Gülizar hikâyesini bu dededen dinledim. O’na göre Gülizar’ın soyu şöyledir: Celaleddin Harzemşah-Mehmet-Ferhat-Ali-Gülizar. Yine, Pir Ahmet Dikme’nin anlattığı, özel eşyaların bulunduğu sandık hikâyesi de şöyledir:
Gülizar, Şah İsmail’le evlenince, babası Ali çeyiz sandığı olarak dedesi Celaleddin’den kalma sandığı getirir ve içindeki Harzemşah mühürünü ve belgeleri Şah İsmail’e teslim eder... (102.a)
Kanımızca yörede birçok söylence birbirine girmiş ve anonim hale dönüşmüştür. Şah İsmail, Şeyh Hasan, Harzemşah ve Dede Ocakları menkıbeleri grift bir şekle gelmiştir. Bu söylenceleri ancak tarihsel zaman kesitleri içinde değerlendirerek yerli yerine oturtabiliriz.