III. Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat ile Şeyh Hasan Söylencesi
III. SELÇUKLU SULTANI I.ALAEDDİN KEYKUBAT
İLE ŞEYH HASAN SÖYLENCESİ
Şeyh Hasan’ın henüz “Kopulu’nun Mağarası”nda oturduğu, zikir edip çile doldurduğu sıralarda imiş...
Selçuklu Sultanı Alaeddin Padişah çekmiş askerini, Fırat Boyu fethine gidiyormuş. “Dişterik Yaylası”nda konaklamak zorunda kalmış. Otağını ve çadırları düzlüğe kurmuş. Askerler yorgun, atlar aç, kimsenin yürümeye mecali takatı kalmamış...
Sultan Alaeddin çepe-çevreye gözcü salmış, bir köy veya bir kasaba var mı diye...
İki neferân, bir dervişi mağara da zikrederken bulmuşlar... Askerler durumlarını Şeyh’e arz etmişler... Şeyh de:
“Söyleyin Padişah’a, başım gözüm üstünde yeri var. Çeksin askerlerini gelsin. Konuğum olsun...” demiş.
Etrafa salınan öncü-gözcüler, Sultan’ın huzuruna birer ikişerli tekmil vermek için varırlar...Hiçbir insana rastlamadıklarını, köy-kasaba da görmediklerini söylerler... İki asker ise; fukara bir Derviş Baba’nın mağara da oturduğunu, Zât-i âli’lerini davet eylediğini söylerler...
Alaeddin Sultan; çaresiz, hayra işarettir, diye yorumlayarak, daveti kabul ve icabet eder. Askerini hareket ettirdiği gibi, Şeyh’in mekân tuttuğu yere ulaşır. “Büyük Ocak” denilen Tekkenin yanı başındaki bahçeye otağını, yabana da çadırları kurdurur. Ve Şeyh’i yanına çağırır.
Şeyh yırtık-pırtık urbalar içerisinde, padişahın karşısına çıkar. Sultan Alaeddin bu durumu görür görmez; parlar, gür sesiyle:
“Bre Şeyh Efendi! Sen, benimle alay mı ediyorsun? Üç bin atlı, üç bin yaya askerim var. Onları nasıl doyuracaksın ?..”
Şeyh Hasan; Sultan’ın bu öfkeli çıkışına, sakin bir biçimde, davudi ve derun sesiyle; dalga dalga konuşarak, derya da fırtına esmiş denizi köpürttüğü gibi coşkulu edâ ile cevap verir:
“Yalnızım! Henüz obam gelmedi, Sultanım. Hem neferlerinizi, hem de atlarınızı doyurmaya, Allah’ın izniyle gücüm yeter!.. Aşımı-lokmamı askerlerinizle, arpamı atlarınızla paylaşmaya hazırım. Bu, Hakk Lokması’dır!.. Herkes hakkına düşeni alacak, eşit paylaşacak. Helal lokmaya haram katılmayacak! Her er, bu tasla bir tabak aş, bu Gıcık’ (deri torba)’dan bir somun ekmek, Petek (pitos)’den de atları için bir torba arpa doldurup alacaklar. Zinhar dediklerimin dışına çıkılmasın!..” Alaeddin Padişah; askerlerine durumu izah eder, Ve:
“Haram tutanı asarım, kellesini vurdururum, bilesiniz!” diyerek son emrini verir...
Askerler sıra ile aşını, tayınını ve atlarının yemini almaya başlarlar. Bir süre sonra, Petek’in alt deliğinden akmakta olan arpa kesilir. Arpanın akmasının ani duruşu, Sultanı endişelendirir. Nedenini Şeyh’e sorar?..
Şeyh: “Askerlerden birinin hakkından fazla arpa aldığı için durduğunu” söyler... Sultan; soruşturma sonucu, bir Arap Er’in çifte torba arpa aldığını tesbit eder. Sultan; Arap Er’in kellesinin vurulmasını emreder.
Kara kocaman bir kaya kütlesi getirilerek; “Büyük Ocak Tekkesi”nin kapısının önüne, askerin kellesinin kesilmesi için yerleştirilir.
Fakat, Şeyh Hasan; Onun bağışlanmasını ister. Sultan, kabul etmez. Şeyh Hasan; Arap Er’in boynunu kılıç kesmeyeceğini söyler... Sultan verdiği emri geri almaz. İnfaz işlemi başlatılır...
Arap Er’in kellesi, kütük kayanın üstüne kurbanlık koç gibi yatırılır, elleri de arkadan bağlanır. Zebellah gibi bir cellat; Arap askerin boynuna keskin, bir arşınlık kılıcı ile vurur. Ama kılıç kesmez, defalarca kılıç darbesi indirir. Sultan şaşkın bir halde bu sahneyi izler. Her kılıç darbesinde; Arap Er, “nimren, nimren!” (ölmedim, ölmedim!) diye bağırır. Kılıç bir türlü Arab’ın başını kesmemektedir.
Bu durumu gören Sultan Alaeddin; Şeyh Hasan’dan özür dileyerek, Arap Askeri, Şeyh’e hizmet etsin diye verir. Arap Asker de Şeyh Hasan’ın ayaklarına kapanarak, kendisini sınadığı için af etmesini diler. Arap Askeri affeden Şeyh Hasan; O’nu Kanber olarak yanına alır.
Şeyh Hasan; Arap’a destur ve icazet vererek, O’na bir arazi verir. Arap’da ailesini ve müridlerini bu yere taşıyarak “Nimri Köyü”nü kurar.(26-a.-b.)
ÜÇ BİN atlı’yı ve ÜÇ BİN yaya askeri konuk edip; yedirip-içiren Şeyh Hasan Baba’ya, Sultan Alaeddin sefere çıkmaya giderken, “Sağlıcakla kal!” dememiş... Bu duruma gücenen Şeyh Hasan:
“Sultan’a ilk otağın kuracağın yerde etrafını duman kaplasın, önünü ardını bulamayasın!”, diye dilek dilemiş. Hakk’da kabul etmiş. Göldağı’nın yamacındaki “Gebük” gözesinde konaklayan Sultan’ın otağını çevreleyen yöreyi duman bürür. Gökyüzünün mavi atlas gibi olduğu, günlük güneşlik bir günde, etrafını duman bürümesi, Sultan Alaeddin’i hayrete düşürür. Hatasını anlayan Sultan, geri dönerek Şeyh’ten özür diler.Yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür eder. Dileği olup olmadığını sorar. Şeyh Hasan da:
“Oymağıma, Ebâ-evlatıma, onun evladının evladına yetecek kadar toprak istiyorum” der...
Sultan Alaeddin; iki kolunu tepeleri, dağları göstererek, semah edercesine çevresinde göğe bakarak fır döner:
“Şeyh’im!.. Bütün bu topraklar senin olsun!..Evladının evladına vede evladına kalsın!..” diyerek hayır duasını alır. Ve yoluna revan olur...
A. MENKIBE’NİN TARİHİ DÖNEM İÇİNDEKİ
YORUMU
Bu söylencede anlatılan toprakların verilmesi ve sınırları; elimizdeki, 1 Rebiülahır 621 (22 Nisan 1224, Pazartesi) Tarihli Vakfiye’Nâme’den anlaşılmaktadır. On-Er Zaviyesi’ne vakfedilen arazilerin merkezini Onar Köyü’nü alırsak; Batı’da Nahum denilen ve Çörek otunun yetiştiği, Göl Dağı’nın güney yamaçlarındaki Gebük (Günyüzü) Köyü’nden başlamak üzere; Doğu’da “Bağdat Yolu”nun geçtiği ve Roma-Bizans kalıntılarının bulunduğu “Han Yeri” - “Maksut Zigurati” hattıyla; Güney’de “Uzun Tirsek-Orta Dirsek” hududuyla ve uzunca bir kayalık yar-vadi’yle Orta-Yabanlı Köyü’nün üstünde bulunan Bizans kalıntısı çeşme ve örenin olduğu “Kuyular/Kuyucak” mevkiinden; Kuzey’e doğru kıvrılarak “Yukarı Yabanlu Köyü’nün “Dut Ağacı” pınarının olduğu eski-Bizans-köy kalıntı öreninden sınır çizerek, tepeden ve “Kayaras” denilen dikey taş yardan; “Rutik Mezrası”dan (burası da Bizans kalıntısıdır) ve Arapgir’e girişteki “Öğlelik Gediği”ne değin uzanan elips şeklinde geniş topraklardır. Bu yöre ve mevkilerin büyük çoğunluğu; Metruk, Roma, Bizans, Paulicien köy ve kale kalıntılarıdır.
Vakıf Belgesi söylenceyi doğrulamaktadır. Aynı şekilde Destan da anlatılanların bir başka kanıtıdır.
Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak; “Heterodoks İslam” konusunda günümüzdeki önemli tarihçilerimizdendir. “Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri” adlı eserinde şöyle demektedir:
“Az yiyecekle çok kişiyi doyuran menkibesi, ilk kez Kitab-ı Mukaddes’te rastlanan bir motiftir... Hz. İsa, şâkirtlerini bir ekmek ve balıktan tümünü doyurur, yine de tükenmez... Hz. Muhammed, sahâbi Ebu Talha’nın evinde bir ekmekle Mescit’ten götürdüğü bütün cemaati doyurur... Hacim Sultan; Horasan’dan gelirken Piri, Ahmet Yesevi’nin verdiği azığı bir ağaca asarak gelen geçen yemiş, yine ağaca asmışlar..., Bitmemiş, sofra kırk yıl bu şekilde hizmet etmiş... Abdal Musa, tekkesine gelen bir gemi dolusu askeri, ocaktaki kazandan besler... Yemek kırk bin askere paylaştırılır.” (27)
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ise; bu tip inanç motiflerinin, “Kur’an ve Hadis kaynaklı motifler olup başta peygamber olmak üzere birçok Müslüman veli tarafından birçok kere keramet konusu haline getirilmiştir.” diyerek, Semavi dinlerin bütünlüğünü savunarak; Prof. Ocak’ın görüşlerinin karşıtlığını savunmaktadır. (28)
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş menkıbelerindeki inanç motifleri gerek “İslam dışı”, gerekse “İslam içi” olsun; doğuştan günümüze değin gelen insanlığın ruhaniyet bir değeri olup evrensel bütünselliğin içindedir. Bu nedenle; Alevilik de evrensel öğretidir ve İslam-Türk Heteredoksi inanç ve tasavvufun, yaşayan ruhi tasavvuru ve yaşama tarzıdır...
Şeyh Hasan söylencesinin gerçekte dönemin yaşamsal insan hayatıyla, serüveniyle örtüşen temelleri vardır ki, halk menkıbeleştirerek günümüze değin yaşatıp, organik bir varlık gibi getirmiştir.
Tarihi kaynaklarda Şeyh Hasan 1204 yılında Konya’ya geldiğini; 1204-1212 yıllarında Muşar Kalesi Beyi olduğunu ve kaleye yakın kendi adıyla anılan (Şeyh Hasan) köy kurduğunu; 1224 yılında da Arapgir’e Şahna olarak atandığını bilmekteyiz.
Bu söylenceden tarihsel olarak çıkarsayabileceğimiz ve anlayabileceğimiz şunlar olasıdır:
1) Şeyh Hasanlı oymakları göçerlikten, henüz daha yeni yerleşik düzene, köy tarım toplumuna geçiş aşamasındadırlar;
2) Arap Er’in boynunun vurulmasına Şeyh’in karşı çıkış motifi; geleneksel Arap ırkçısı Emevi ve Abbasi zulmüne karşı, Türk milli şuurunun bir reaksiyonudur. Arapların Türkleri köleleştirme politikalarına karşı, bir Türkmen Şeyhi’nin Arap’a hoşgörüsü ve İslami algılama biçimini göstermektedir.
3) Şeyh Hasan’ın askerleri ve atları besleme motifi; O’nun hakim olduğu yöreden üç bin askeri besleyecek kapasitede, bir vergiyi Selçuklu Devleti’ne vermek yükümlülüğünde olması.
4) Ya da Şeyh Hasan, her an üç bin askeri hazır ve nazır bulundurmak zorunda olması. Yani, Arapgir Şahnası (Subaşısı) olan Şeyh Hasan’a yöre “Asker İktâ” olarak verilmiştir. Bu dönemde Harzemşah Beyleri’ne Erzincan, Niğde, Kırşehir, Karaman yörelerinde belli yerler “Asker” İktâ” olarak verildiği kaynaklardan bilinmektedir. Arapgir’de bu şekilde Şeyh Hasan’a verilmiş olabilir.
5) Sultan Alaeddin sefere giderken “önünü duman bürümüş” ve yolunu bulamamiş, yolu Şeyh Hasan göstermiş (kerametle). Bu motif; şu hususu göstermektedir. Şeyh Hasan’ın oluşturduğu Askeri Güçler, “Piştar (öncü) Kuvvetleri” olarak görev yapmaktadırlar. Ve Fırat Boyu fetihlerine katılmaktadırlar.
6) Şeyh Hasanlı Aşiretleri; Fırat Boylarını korumak ve kollamak üzere, Sultan Alaeddin Keykubat tarafından özel olarak görevlendirilmiştir. Topraklarda oymak ve obalara bu amaç için verilmiştir. Arap Askere de Nimri Köyü bu amacı gerçekleştirmek için verilmiştir.
Şeyh Hasanlıların Arapgir’den Baskil Tabanbükü Köyü’ne kadar uzanan “Fırat Boyu Kavisi”ne oba, oba yerleştirilmeleri kanımızı doğrulamaktadır.
IV. ŞEYH HASAN SÖYLENCE VE DESTANI’NIN
TARİHSEL ARKA PLANI
Destan ve söylenceden anladığımıza göre; belirli bir dönem için Kalenderi, yaşam biçimini seçen Şeyh Hasan; Onar Köyü’nün yerleşim alanının altındaki, güneye bakan dut ağaçlarının olduğu vadideki yarlık kayalıklar da bulunan; Eski Tunç çağı, Roma, Helenistik, Bizans dönemlerine ait çok sayıda sıra mağaraların bulunduğu; Kayalık yamaçtaki doğal mağaralardan, “Kopulun Mağarası” denilen kaya oyuğu kendine mesken edinir...
Kopulan Mağarası’nın iki yüz metre ilerisinde; ”Gilliğin Mağarası” denilen büyükçe özel olarak yapılmış kaya mezarı; Hrıstiyanlığın ilk yıllarında daha genişletilmiş olduğu belli olan tekniğiyle, Kilise’ye dönüştürülmüştür. Peribacaları’ndaki (Kapadokya) Kiliselere benzemektedir. Gıllığın Mağarası’nın açık yara bakan sol duvarında gemi dümenine benzer Haç kazınmıştır. Muhtemelen gizli ibadet yapılan bir Hıristiyan mabedidir.Ya da Heterodoks Hıristiyan tarikatlarindan birine ait zikir yapılan yer haline getirilmiştir.
IX. özellikle X. ve XI. yüzyıldan itibaren tıpkı gezginci Budist, Zerdüşt ve Maniheist rahipleri gibi, yaşanan hayat tarzını ve dış görünüşünü büyük ölçüde etkilenmiş ve ilk Kalenderiler, Baba Tâhir (938-1055?) misalinde olduğu üzere, dağ ve tepe başlarındaki mağaralarda insanlardan uzak, yalnız başlarına ve yarı çıplak bir kılıkta, asgari yiyeceklerle yetinerek yaşayan bekâr ve münzevi bir hayat sürer olmuşlardır. (29)
Onar Köyü’nden Hızır Dede: “Önceleri biz Kalenderiymişiz. Sonradan ‘Tarikat-i Nazenini’ kabul etmişiz” demektedir. Kanımızca Kalenderi bir derviş olan Şeyh Hasan; çile çekmek (tefekkür) için böyle bir yöntemi benimsemiş olabilir. Şeyh Hasan’ın ‘Nizari İsmaili’lerden etkilenmiş ya da eğitim almış bir “Batini Dai” olma olasılığı da kuvetle muhtemeldir. Çünkü, Alaedin Keykubat bu dönemde (1227’lerde) Nizari İsmaililere yıllık vergi “Çerâg hakkı” vermektedir. (29.a) Ayrıca, Şeyh Hasan’ın Horasan’dan bu günkü Suriye o günkü Akrat bölgesine geldiğinde “ Onar Dede Destanı’na göre; Şam’da “Kul Yusuf” adlı bir zatı ziyaret etmiştir. Muhtemelen Kul Yusuf denen zat o dönemde bölgenin “Nizari İsmaili Piri”dir. “Hacı Bektaş Veli bir Batıni Dai’siydi” diyen Dr. Kaygusuz: Önemli bir tarihsel saptamada bulunmaktadır.(29.b) Rum’un (Anadolu’nun) aydınlanması için “Alevi İrşad Ekibi”nde olan Şeyh Hasan’ında “Dai” olma olasılığı vardır. Ahmet Yesevi; “Hikmetleri”nde Arslan Baba’dan yedi yaşında nasip alıp mürşid edindiğini belirtmektedir.(29.c) Deyişlerindeki düşünce sistematiği ve kadınlı-erkekli cem törenleri, ritüelleri ve tasavvuf ilkeleri; Ahmet Yesevi’nin de bir İsmaili Dai’si olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Ahmet Yesevi ekolününün Anadolu’daki temsilcisi Şeyh Hasan, Baba Mansur ve Hâce Bektaş’lardır.
Şeyh Hasan (Tabanbükü) Köyü’nden İbrahim Karaduman’ın babası, Hüseyin Baba köyün üstündeki dağın bir oyuğuna (mağaraya) girerek, 23 yıl çile doldurmuş ve Hakk’a yürümüştür. Köyde anlatılanlara göre, Hüseyin Baba’nın oyuğa girme gerekçesi; Ahmet Yesevi’nin ki gibi Hz. Muhammed’in 63 yıl hayat sürmesidir. 63 yıldan sonraki yaşamın batıni, içedönük bir bakışla, kendini manen disipline edip; Hakk ile hak olmak için, çile doldurmak, tevhid ve zikir çekmek için,”sadık yâri kara toprağın” bir oyuğuna kendini hapseder.
Hüseyin Baba ziyarete gelenlerin getirdikleri lokmalarla yaz-kış hayatını idâme ettirmiştir. Bu anlayış Kalenderi bir tutum ve davranış biçimi, tasavvufi bir duruştur. Anadolu Kalender”leri kendilerine; Seyyid Battal Gazi’yi “Pir-i Abdalan” kabul ederek türbe ve tekkesini kutsamıştır. Malatya yöresindeki bu anane, tasavvuf geleneği 1961 yılında Hüseyin Baba ile sona ermiştir. 13. yüzyılda, Tunceli Pertek ilçesi Zeve (Dorutay) Köyü’nde türbesi bulunan “Üryan Hızır”ı da Kalenderi dervişleri biçimselliğini, özelliklerini taşıdığını yöresel söylencelerden anlamaktayız...
Lut, Nuh, Musa Peygamberler de “halka felaket musallat etmek” mucizesini göstermişlerdir.(30) Aynı özelliği Şeyh Hasan’da da görmekteyiz ki, İslâm öncesi bir motiftir.
Mağarada tek başına inzivaya çekilen Şeyh Hasan; tevhid çekip, zikretmiştir. Bu mağaranın güneyindeki tepe ardında bulunan “Gügeyik” adında bir kafir köyünün insanları O’nu sık sık rahatsız etmişler, taşlamışlar; zikrini virdini bozmuşlar, ellerini açmış beddua etmiş. Köy taş taş üstünde kalmamış, Oner Dede’nin hışmına uğramış.(31)
Şeyh Hasan Oner’in gazabına uğrayan Gügeyik Köyü’nün yerle bir, altüst olması söylencesi ve destandaki inanç motifi (kültü); Kitab-ı Mukaddes kaynaklı bir geleneğin ürünüdür. Aslında, Şeyh Hasan bu köyü ve Kale’yi fethetmiştir. Olay mitolojik hale getirilmiştir.
A. PAVLİKİANLAR (PAULİCİENLER) BÖLGESİ VE
ALEVİLİĞE ETKİSİ
Şeyh Hasanlı Aşireti oymak ve obaları; Heterodoks Hristiyan bir halk olan Pavlikienler denen Anadolu yerli kaviminin Kale ve metruk köylerine 13. yüzyılda yerleştiklerini kaynaklardan bilmekteyiz. Kısaca, Pavlikienler kimlerdir?
“Antakya Patriği Samosatlı Paul (260-272), bir halk adamı, Esafil-i Nas’tan biriydi. Sonunda patriklikten alındı. O’na göre Meryem’den doğan, Tanrı İsa Kelâm (Logos) değil, düpedüz bir insandı. İsa; insan halinde gelmiş Tanrı değil, Tanrı’laşan bir insandı.”
“İşte bu Samosata (Urfa-Edessa’nın kuzeyinde bir kent)’lı Paul; Manihaist olmakla itham edilen Paulicien’lere adını vermiştir.”
“Halbuki bunlar, dualist olup iki prensibe bağlanmış olmalarına rağmen (aglebi ihtimal red maksadıyla), Mani’yi aforoz etmişlerdir. Bu prensiplerinden biri “gelecek dünyayı” idare edecek Semavi Peder olup, diğeri maddi dünyasını yaratan kötü bir hakim (demiurgos) idi...”
“Hrıstiyanlığı İncil’e uygun ilk şartlarına (insanlar arasında salt eşitlik şartlarına) iade etme amacına gütmeleridir. Bunlar resmi Kilise ve Manastır hayatına hiçbir değer tanımayıp, kendilerini tathir edici rituslara vakfetmişlerdir.”
“Çok ezaya göğüs gerdiler, memleketlileri Şiiler gibi (32.a); sonunda X. yy.’da bunlar Trakya’ya nakledildi, Anadolu’nun “temizlenmesi” babında. Ama onlar orada Bogomilism’i doğurdular.”
“Bunlardan bir kısmı da İslam’a girdi...
Çok önemli bir hususa işaret etmekte yarar var. Heterodoks Hristiyan doktrini salikleri, İslami kabul ettiklerinde, bu dinin de heterodoks tarafına intisab etmişlerdir.” (32.b)
Ernst Honigmann’ın “Bizans Devleti’nin Doğu Sınırı” adlı eserinde yukarı Fırat Havzası ve yukarı Kızılırmak Havzası, Kapadokya ve Peri çayı yöresinde Paulikianların bulunduğu belirtilmektedir.
Adıyaman’ın Samsat ilçesinden Giresun’un Şebinkarahisar ilçesine dek, Divriği’den Munzur sıra dağlarına kadarki bölgede, Heterodoks Hiristiyan olan Paulikienler denen halkın yerleşim coğrafyasıdır.
8. Yüzyıl Malatya’yı Arapların almasıyla ve özellikle de Battal Gazi’yle birlikte Paulikienler yarı-İslam yarı-Hristiyan inançlı topluluk olurlar. Bu dönemde bölgede onun üzerinde dil konuşulmakta,onlarca din ve inanç vardır. Battal Gazi menakıb ve destanlarına bakıldığında görülecektir ki; kadın ve erkek tipleri ve inanç motifleri Paulikien kökenlidir.
Araplarla hareket eden bu topluluğu Bizans’lılar cezalandırır, Bizans orduları kalelerini yıkar, köylerini yağmalarlar, yakaladıklarını da Trakya ve Balkanlara sürerler. Kaçanlar ise, Munzur Dağlarına sığınırlar.
Balkanlara gidenler, Bogomiller olarak tarih sahnesine çıkarlar. Honigman’a ve bizim yörede saptamamıza göre: Tephrike (Divriği), Taranta (Darende), Arguan (Arguvan), Amara (Amran Köyü), Mut (Mut Kalesi,Mutmur köy), Arga (Akçadağ), Hasan Batrik (Fethiye Köyü), Tnoha (Tohma Çayı ve Köyü), Murenik (Mineyik Köyü), Kurtikion (Urtuk, Rutik Mezrası), Abrik (Arapgir), Kharpazuk (Harpuzik Kalesi, mezrası), Berdek (Pertek), Ashar (köy ve kale kalıntısı) Bhoşheyn (köy ve kale), Hastek (Kale), Saldek, Pagnik, Venk, Ecuze, Vahşen, Hinge, Parçikan, Narmikan, Şotik gibi yüzlerce yerleşim birimi, köy, kasaba ve kale; Paulikien (Paulicien, Polisyen) toplumunun yaşadığı meskûn alanlardır. (33)
Malatya Emiri Ömer İbn Abdullah döneminde Paulikienler Fırat’ın doğusuna doğru yerleşirler. Malatya Emiri, Arguvan’i Paulikienlere bağişlar. Bu yöreye yerleşen halk daha sonra, liderleri Karbeas yönetiminde Tephrike (Divriği)’yi başkent yaparak, 845 yıllarında; askeri disiplinli ve halkın örgütlendiği bir devlet kurarlar. (34)
Onuncu yüzyılda Bizanslıların Paulikienlere karşı şiddet ve katliam uygulamaları sonucu, bu halk diğer kavim ve aşiretlere karışarak erimiştir.
Nuri Dersimi; “Bizanslılar Ermeni Devletini yıktıktan sonra, Dersimlilerden de, ele geçirdiklerini Trakya’ya sürgün etmişlerdir...” demektedir. (35) Bu anlatımıyla Nuri Dersimi kendisiyle çelişkiye düşmektedir.Çünkü bu kavim Kürt değildir.
M. Şerif Fırat ise; “Balaban Aşireti’nin Dimetoka’dan geldiğini”, söylemektedir ki, N. Dersimi’yle aynı görüştedirler. (36)
Balaban Aşireti; Paulikienlerin bir unsurudur.Onuncu yüzyılda Balkanlara Bizanslılar tarafından sürülmüş; Bogomilleşen bu aşiret daha sonra Saru Saltık vasıtasıyla İslamlaşmış, eski yurtları olan Malatya, Tunceli ve Erzincan yörelerine tekrar dönmüşlerdir. Balaban Aşireti; Türkmen ve Paulikien karışımı bir oymaktır. Balıyan Aşireti’nin bir bölümü de böylesi bir karışımdır. Görüşmemizde; Malatya Baliyan Aşireti üzerine araştırma yapan; H. N. Şahhüseyinoğlu’da aynı şeyleri ifade etmiştir.
Anadolu bir kavimler kapısıdır. Saf bir ırk aramak olanaksızdır. Genelde baktığımızda Türk kültürü ve Heterodoks İslam anlayışı vardır ki, bu durum sadece Alevilerde değil, Sünni Türkler’de de kısmen gözükmektedir. Şamanizmin ve Atalar kültünün gelenekselleşerek ülkemiz toplumuna yansımasıdır.
Şeyh Hasanlı Aşireti ilk önce; Eski Malatya’nın (Battalgazi ilçesi), Fırat Nehri’nin doğu yakasında ki Paulikienlere ait Muşar, Kezirbet Kaleleriyle Mar Ahron Kilisesi ve Mukaddes Dağı çevresinden Arapgir’e ve Hozat’a değin uzanan coğrafi bölgeye yerleşmişlerdir.
Şeyh Hasan’ın zaviyesini kurduğu Onar Köyü arazileri de eski metruk Paulikien yerleşim birimleridir. Köyün kuzey doğusuna doğru uzanan bağlık ve bademlik yöre, “Kalecik” olarak anılan mıntıka, Paulikienlere ait bir kaledir, ve duvar kalıntıları durmaktadır. Bağlık yaparken, tevek dikmek için hendekler açılırken çok sayıda anbar küpleri çıkmıştır. “Serikli” denilen kale kalıntısında da “gözetleme kulesi” vardır. Kule’nin kayalık bölümünde kaya mezarlar vardır.
“Gügeyik” denilen semt yine eski bir Paulikien yerleşim birimi ve kale kalıntısıdır. Burada, eskiden kalma tarihi çeşme halen kullanılmaktadır. Kalenin içinde de bağ ve bahçeler vardır. Arapgir’den gelen Roma dönemine ait “Bağdat yolu”nun güzergâhı, Gügeyik’ten geçerek Keban ve Harput’a doğru gitmektedir. Bağdat yolunun taş kaldırımları ve kilometre taşı yine eski bir kalıntı olan “Kayalısu” mezrasının üstünde bozulmadan bugüne dek kalmıştır. Aynı yol üzerinde “Kemerin yeri” denilen mıntıkada Kilise ve Han kalıntıları vardır.
Arkeolog Dr.Kaygusuz; “Onar Köyü arazileri, Eski Tunç çağı’ndan bu yana beş bin yılı aşkın bir süredir kesintisiz yerleşmeye sahne olmuştur” demektedir ki, bizim çeşitli kaynaklardan araştırmalarımızı da doğrulamaktadır.
Bu yörede saptayabildiğimiz kadarıyla; “Gölpahar, Rutik, Hanburnu, Maksut Ziyareti, Gölöğü, Vançukuru, Kiliseyeri, Hanınyeri, Serikli, Dutağac,Yabanlıyeri, Gügeyik, Ahpahar, Kuyucak” gibi onlarca kalıntı merkezleri eski köy ve kale yerleri vardır.
Türkmen oymakları buraya gelmeden önce, Anadolu’nun yerli halkları yörede yaşamakta idiler. Bu toplulukların hepsi yok olmamışlardır. Ya da,”göğe ağıp uçmamışlar”dır. Bu topluluklardan arta kalanlar, Şeyh Hasanlı obalarına katılmış olabilirler. Gügeyik denilen köyde Şeyh Hasan’ın geldiği dönemde insanların yaşadığı bilinmektedir. Bu köyde yaşayanlar Paulikienlerden başkası olamaz. Çünkü o dönemde Arapgir’de yoğun bir Ermeni nüfusu vardir ki, bunlarla ilgisi yoktur. Heterodoks Hristiyan olan Gügeyikli Paulikienler, Heterodoks İslamlaşarak Türkleşmişlerdir. Şeyh Hasan’ın yöredeki misyonu da, bir dini önder olarak yerel halkları Müslümanlaştırmaktır ve yapmıştır.
Katılımlarla çoğalan ve güçlenen Şeyh Hasanlı oymaklar; mağaralardan ve çadırlardan çıkarak, ev yaparlar, göçerlikten yerleşik düzene, hayvan yetiştiriciliğinden, tarım toplumuna geçerler. Alaeddin Keykubat’ın münbit bir toprak olan Şeyh Çayırı arazilerini vermesi de kanaatimizi doğrulamaktadır.
B. MALATYA HAVALİSİNDE BABAİLER İSYANI
Söylence ve Destana göre Şeyh Hasan; Dede Kargın, Baba İlyas, Baba İshak, Hacı Bektaş, Ahi Evren, Hacım Sultan gibi ulularla pirdaştır. Bu zatlarla görüşmüş; Babai hareketine Şeyh Hasanlı aşiretiyle katılmıştır. Bölgeye baktığımızda; Horasan’dan gelen Dede Garkın Elbistan’a yerleşir. Dede Garkın’ın baş halifesi Baba İlyas, Amasya’nın Çat Köyü’nde zaviyesini kurar. Baba İlyas’ın baş halifesi Baba İshak ise, Hısn-ı Mansur (Adıyaman)’ın Samosat (Samsat) Kalesine bağlı Kefersüd’te zaviyesi vardır. Adıyaman’ın Çelikhan ilçesi Bulam (Pınarbaşı) köyünde Üryan Hızır Ocağı vardır. Yine aynı yörede Abu-Zerr-Gaffari dergâhı vardır. Malatya’nın Yazıhan ilçesinin Dedegarkın Köyü’nde aynı adla anılan dede ocağı vardır. Yine aynı ilçenin Fethiye beldesinin Tenci mezrasında “Kızıl-Deli Sultan Ocağı” vardır. Hasançelebi İlçesi’nin Kınık Köyü’nde “Kolu Açık Hacim Sultan Ocağı vardır. Mezirme Köyünde “Şah İbrahim Ocağı”, Adaf’ta “Şıh Bahşiş Ocağı”, Atabek’te “Zeynel Abidin Ocağı”, Tabanbükü’nde “Şeyh Ahmed Dede Ocağı”, Şabanlı Köyü’nde “İmam Rıza Ocağı”, Arguvan-Mineyik (Kuyudere) Köyünde “Zeynel Abidin Ocaği”, Eski-Malatya’da “Battal Gazi Ocağı”, Hastek Köyü’nde “Sarı Mecdin Ocağı, Arapgir’de “Sultan Onar Ocağı” gibi onlarca dede ocakları vardır. Bölge tam bir Kızılbaş Türkmen hakimiyetindedir.
Maraş, Adıyaman ve Malatya bölgesi Türkmen Şeyhleri, Dede ve Babalarının önderliğinde yoğunlaştığı, göçlerle gelen Türk Oymaklarının organizeli ve silahlı olduğu bir dönemdir. Bu bölge, 1239’da Türk Tasavvufunun “siklet merkezi” konumunda ve aynı zamanda Türkmenlerin de sosyal ve ekonomik olarak yoksul olduğu, yönetimden hoşnutsuz durumdadırlar...
Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’a göre; “Babai isyanını nakleden çağdaş kaynakların hemen tamamı, olayların, Baba İshak tarafından Maraş ve Elbistan mıntıkasında girişilen faaliyetlerle başladığını haber verirler.” (37)
Prof. Dr. Mikail Bayram ise, Baba İshak’ın harekatını Moğollara ve Moğol yanlısı yönetime karşı direniş arz eden Türkmen İsyanı olarak değerlendirmektedir. (38)
Prof. Fuat Köprülü; Babailer İsyanının kökenini “Paulicien’lere” bağlamaktadır. Hatta, “Siyah libaslı, kızıl börklü, ayakları çarıklı” Türkmenlerin, Karamanoğlu’nun komutasında Konya’yı istila etmelerini, Bektaşilik ceryanını, Safavi İmparatorluğunun kurulmasını Pauvikien’lerin devamı heterodoks göçebe hareketleri olarak değerlendirmektedir. Horosan’da, Selçuklu İmparatoru Sancar’a isyan eden Türkmenleri de aynı sosyal tipi temsil eden zümreler olarak söylemektedir.(39)
Dr. İ. Kaygusuz ise; Baba İlyas-Baba İshak ikilisi önderliğinde ki toplumsal başkaldırıyı: “Babailik toplumsal halk hareketi, Babek-Hurremi, Karmati-Mazdek geleneğinin Anadolu’daki yansıması” olarak değerlendirmektedir.(39.a)
Aslında Babai Ayaklanması’nda daha önemli belirleyici unsur “Alamut Nizari İsmaili öğretisi ve stratejisi”dir.
Gada Nassi; “İki Bizans gizemci hareketi” dediği Paulikien (Polisyenlik) ve Boğomillik öğretisinin “Osmanlı tasavvufunun doğuşu”nu hazırladığını; Babai ve Bedreddin ayaklanmalarının coğrafi ve düşünsel altyapısını oluşturduğunu belirtmektedir. (40)
Andığımız araştırmacıların görüşlerine iştirak ediyoruz. Pavlikanizm Babai Hareketini tarihsel kalıtım olarak etkilemiştir. Orta-Asya’dan kopup gelen Şamanist ve Heterodoks İslâm olan Türkmenler; Fırat Havzası’ndaki yerli halkların inanç ve kültürlerinden de etkilenmişlerdir. Ama bu halkları da kendilerine tabi kılarak organizasyonlari içine dahil etmişlerdir. Bu nedenle Babailer İsyanı bir Türkmen ayaklanmasıdır...