Şeyh Hasanlı Konfederasyonuna Genel Bakış
I. ŞEYH HASANLI KONFEDERASYONUNA
GENEL BAKIŞ
Şeyh Hasanânlı Konfederasyonu (Şéx Xasanxanlı confederation) üç ana aşiretten meydana gelmiştir. Birincisi, On İki Oymaklı Şeyh Hasanlı kolu; ikincisi, yine On İki Oymaklı Seyyidânlı kolu ve; üçüncüsü, Bahşişli oymaklarıdır.
Bahşişli ya da Bahşayış oymakları Anadolu ve Rumeli’nin değişik yörelerinde obalar halinde yerleşik ve göçer durumdadırlar. (5)
Koçgiri Aşireti’nin bazı oymak ve obalarının da Şeyh Hasanlı Konfederasyonu’na bağlı olduğunu bazı araştırmacılar belirtmektedir. (6)
Balıyan Aşireti’nin bir bölümünü Malatya Doğanşehir bölgesine gelen Şeyh Hasanlıların bir kolu olan Seyyidan Aşiretinin Bal ve Birim oymaklarının oluşturduğunu bilmekteyiz. (7) Sivas, Erzincan ve Malatya yörelerinde yaptığımız araştırmalar da her iki yazarı da (B.Öz ve H. N. Şahhüseyinoğlu’nu) doğrulamaktadır.
Şeyh Hasanânlı Aşiretlerine adını veren Şeyh Hasan; Bayat Boyu On-Er Oymağı’nın beyidir. Eski adıyla MUŞAR’da bugünkü Elazığ’ın Baskil ilçesi’nin Aydınlar Bucağı’ndaki Kale’de yarı özerk bir beylik kurmuştur.
Ayrıca yörede Fırat kenarında da kendi adıyla (Şeyh Hasan) da bugünkü Tabanbükü Köyü’nü kurmuştur.
21 Temmuz 1211’de Kayseri’de Selçuklu tahtına çıkan İzzeddin Keykavus; Sultanlığını tanımayan kardeşi Tokat Meliği Alaeddin Keykubat’ı Ankara yakınlarında cereyan eden savaşta yenerek yakalayıp, Malatya’ya hapsedilmek üzere Melikül Ümera Seyfeddin Kizil Bey ile gönderir. İbni Bibi bu olayı şöyle anlatmaktadır:
“Alaeddin Keykubat’ı, Emir Seyfettin’e teslim ile Malatya’da ‘MİNŞAR’ kalesine göndererek her türlü ihtiyacı temin olunmak şartıyla hapsedilir.
Seyfettin, Alaeddin Keykubat’ı, Minşar’a götürdüğüne dair o tarafın beylerinden hüccet ve vesika alarak geri geldi, Padişah’ta Konya’ya döndü.” (8)
Emir Seyfettin Ayaba’nın Alaeddin Keykubat’ı teslim ettiği Bey, Şeyh Hasan’dan başkası değildi, yardımcısı ise kardeşi Şeyh Ahmet’tir. Dokuz yıl hapiste kalebent olarak kalacak olan Alaeddin Keykubat; Bayat Boyu Beyi Şeyh Hasan’a teslim edilmiştir.
Şeyh Hasan’ın Çemişgezek’te beylik kurduğu yazılmaktadır.(9) Ki torunu II. Şeyh Hasan ile karıştırılmaktadır. Muhtemelen çok daha sonraları Alaeddin Keykubat geçici bir atamayla görevlendirilmiş olabilir. N. Dersimi’nin belirttiği yöresel beylik; torun II. Şeyh Hasan (Küçük Şeyh Hasan) olasıdır. Çünkü yörede bu ikinci Şeyh Hasan’a bağlı aşiretin oymakları vardır. Bunlar; Karabali, Seyyit Kemal, Abbasân, Ferhatân, Kargın, Laçin, Bahtiyar, Bütikan, Gülabi, İksor, Kormeş, Karikali adıyla anılan reisler, bu beyin oğul ve torunlarıdır. Yöredeki halk da adı geçen reislerin çevresinde toplanarak oymak oluşturmuşlar ve reisin adıyla anılır, örgütlenir, işlevsel bir feodal kurum olur. Bu yapılar günümüze değin de gelir.
Bizans İmparatorluğu döneminde müstahkem kalelerden olan Çemişgezek; 1085 yılında Harput merkez olmak üzere; Arapgir, Hanzit (Genç-Palu) bölgesinde kurulan Çubukoğlu Beyliğine bağlanmıştır. Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat; 1226 yılında Fırat boylarında Diyarbakır Artukoğullarına ait kaleleri fethederken Çemişgezek’i de almıştır. Çemişgezek’in fethinden önce, 22 Nisan 1224’te Arapgir’in Onar adıyla kurulan köyünün arazileri, Şeyh Hasan’a vakfedildiği elimizde bulunan belgelerden anlaşılmaktadır.
Bu belgeler Nuri Dersimi’nin görüşlerini de çürütmektedir. Şeyh Hasan bu dönemde Fırat boyu fetihlerine katılmıştır. Yine bu dönem Şeyh Hasan, Arapgir Şahnesi (subaşı) olarak Selçuklu yönetimine bağlı görev yapmaktadır.
Bayat Boyu oymakları Şeyh Hasan’ın askeri ve dini liderliğinde; Kazakistan’ın Türkistan (Yesi) ile Çimkend arasındaki Üçkurgan yöresinden gelmişlerdir. E. Jan. Yrb. Nazmi Sevgen, Üç-Kurgan adıyla ilgili olarak şunları yazmaktadır:
“Üç-Kurgan isminde eski Türk kabileleri arasında bir boya da rastlamaktayız. Altay Türkleri’nin bir parçası olan Sibirya Türkleri’nin yurtlarından birinin ismi de “Kurgan”dır. Eski Türkler, bu ismi daha fazla şehir harabelerine verirler. Orta Asya’da hala birçok “Kurgan”lar vardır. Bütün bu mütalâmızı teyit eden elimizde daha kuvvetli bir vesika vardır. O da Kırgan Aşiretinin büyüğü olan, Süleyman’ın köyünün (Burcan) olmasıdır. (Hozat’ın 22. km. şimali şarkisinde ve Sincik dağının cenubundadır. 1/200.000 mikyasındaki haritada yazılı değildir.) Halbuki (Burcan) Başkırklar’da bir kabile adıdır. Malumdur ki eski Türkler kabile ve eşhas isimlerini köy ve mevkilere verirlerdi. Bu itibarla Kırgan kelimesinin anlamı Kırıkhan veya Kurkan olması ve aşiretin Başkırıklar’a mensup bulunması ihtimali çok kuvvetlidir. Bununla beraber yukarıda kaydettiğimiz esasa göre şimdiki Buhara-Efgan hududuna yakın (Şirâbat) yakınında (Kırgan) isminde bir kışlak, Korçe’nin cenubi şarkısındaki (Tekeş) vadisinde eski Moğol Hanlarının payitahtı olup şimdi Kırgızlar’ın (Akkurgan) dedikleri bir harabe vardır. Bütün bu tetkik ve buluşlar; Kırgan aşiretinin aslını ve münasebetini göstermek bakımından tarihi ve içtimai kıymeti haiz olsa gerek.” (10)
Kazak Milli Akademisi Tarih Enstitüsü öğretim üyelerinden Samat Ötenyaz ve Uygur Türklerinden Çin-Rumçi’den Dr. Abdurrahman Can ile 1993 yılında yaptığım görüşmede; “Üç-Kurgan’ın bugünkü Kazakistan’ın Türkistan ile Çimkend arasında bulunan bir köyün adı olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca, Orta-Asya’da Türkler’in yaşadıkları bölgede çok sayıda Kurgan adlı yerlerin olduğunu belirtmişlerdir ki, N. Sevgen’i doğrulamaktadırlar. Aynı şahıslar; “Un-ar”ın da Uygurca; Büyük-ulu, çevreyi kaplayan, ulûhiyyet anlamında erişilemeyen güç demek imiş ki, On-ar’ın da bu anlamı ifade ettiği kanısındayız.
“Malum olduğu veçhile de Laçin, Türkçe’de, haşin demektir. Laçin aşireti halkı, Dersim’in en haşin, en cesur insanlarıdır. Bu bakımdan da işinde isabet vardır. Ferhat uşağı; hâlâ Azerbaycan’da olsa gerek, bir kabilenin taşıdığı isimdir. Bunun gibi Karabaluşağı (Karayiğit manasında), Abbas uşağı, Koçuşağı şeklinde aşiret ve oymaklar isimlerinin öz Türkçeliği barizdir. Bahtiyarlı; Azerbaycan Türkleri arasında yaşayan bir aşiretin ismidir.”(11)
Bölgede yaptığımız araştırmada Şeyh Hasan Aşiretlerinin Erzincan’ın Sarıkaya yaylasında, Şah İsmail Hatayi’nin 1500 yılında gerçekleştirdiği “Türkmen Beyleri ve Dede Ocakları Kurultayı”na katılmışlardır. Bu “Türkmen Kurultayı” sonucu; Tebriz’de “Kızılbaş Devleti” kuruluşuna karar verilmiş ve büyük bir Türkmen yürüyüşüyle “Safavi Devleti”ni Türk Beyleri kurmuşlardır. Nazmi Sevgen’in belirttiği aşiretlerde işte bu dönemde Azerbaycan’a gitmişlerdir. (12)
İstanbul İl Genel Meclisi Üyesi ve Tunceli kökenli Em. Öğr. Cafer Çevik; Nazmi Sevgen’in görüşlerine katılarak şunları da ilave etmektedir:
“Bahtiyar Oymağı, Hozat yöresinin fethiyle Pakire (Dalören) köyünü işgal ederler. Fakat o zamanlar Pakire, Anadolu’nun yerli halkından oldukları için onların içine karışmazlar. Köyün yanına Horasan’dan geldikleri şehrin adıyla bir mezra kurarlar ve “Çimkend”i derler. Şeyh Hasan’ın torunlarından bir zat da burada Hakk’a yürür ve dağın doruğuna defnedilir. Ziyaretgâh olan bu türbeye Sultan Seyyit (Şehid) denir. Kutsanan bu türbe yörenin koruyucusu sanılır ve dağla bütünleşmiş olarak algılanır. Seyyidânlilar Aşireti’nin kurucusu Sultan Seyyid yörenin fethi sırasında şehit olur. Fetihden sonra burada Hakk’a yürüdüğü için dağın doruğuna defnedilir. Ziyaretgâh olan Sultan Seyyid (Şehid) Türbesi ata yadigarı olarak korunur. Kutsanan bu türbe yörenin koruyucusu sayılır ve dağla bütünleşmiş olarak algılanır.” Söylence böyle anlatılsa da Sultan Seyyid’in Şeyh Hasan Köyünden yöreye gidişi 1515-1530 yılları arasıdır ki; muhtemelen Yavuz Selim’in yöreye gönderdiği Osmanlı Ordusu ile şavaş sonucu şehid olmuştur. Çünkü bu dönemde Şeyh Hasan Aşiretleri Kızılbaş Safavi Devleti’nin bölgedeki destekçileridir. İşte Bu dönemde II. Şeyh Hasan yani Küçük Şeyh Hasan da yörenin Beyidir. Sanıyorum Nuri Dersimi bu dönemi işaret etmektedir. Tunceli’deki bir mezraya Orta Asya’daki Çimkent şehrinin adının verilmesi, Oğuz boylarının tarihsel geleneklerine bağlılığının bir göstergesidir. Ahmet Yesevi’nin de Çimkent şehrinin doğusunda bulunan Sayram’da 482/1105 yılında doğduğu Rus kaynaklarından bilmekteyiz.
İbnü’l-Esir; Selçuk Bey’in yüz yedi yaşında iken Cend’de (1007) yılında vefat ettiği yıllarda “İlik Han” adında bir Oğuz beyinden bahsetmektedir.
İlik Han; Samaniler ile savaşır ve Buhara’yı da alır. (13) İbni Bibi’de; Maveraünnehir ve Türkistan padişahı olan İlik Han’ın Selçuk oğullarının kuvvetlenmesinden telaşlanarak, Gazneli Sultan Mahmud’dan yardım istediğini anlatmaktadır.(13.a) Bu bilgilenmemizden hareketle İlik Han’dan bahsetmemizin nedeni şudur:
Şeyh Hasan’ın Arapgir Onar Köyü’ünde Rutik Beyi Piri Baba’nın (daha sonra Piri Baba Merzifon’a gitmiştir) kızıyla evliliğinden olma oğullarından birinin adını “İLİK” koymasından kaynaklanmaktadır. “İlik” adı dikkate şayen bir durumdur. Muhtemelen Şeyh Hasan’ın andığımız bu dönemde Türkistan’daki İlik Han’la soy itibarıyla bir akrabalıkları vardır ki oğlunun adını da “İlik” koymuştur. Bu bir geleneğin de ifadesidir. Osmanlı kayıtlarından yaptığımız araştırmalarda “İlikoğulları” adıyla Onar Köyü’nde bir kabine vardır. Köyde “İlikgiller” denilen bu aile Cumhuriyet sonrası “Palas” soyadını almışlardır. Cem törenlerinde ve dini ayinlerde ya da şölenlerde Şeyh Hasan’ın oğullarından; “İlik, Habib Hasan ve Karamemed” soyundan gelen Onar Köylüleri aynı statüye sahiplerdir. 1826 öncesi Mürşid, Pir, Rehber; Onar köylüleri içlerinden seçimle dedeleri belirleyerek, Hacı Bektaş Dergâhı’na onaylatırlardı. 1826’da Alevilik-Bektaşilik yasaklanınca, ibadetler gizli eda edilir. Onar Köyü’ndeki dede seçimlerinde çıkan anlaşmazlık sonucu; 1861 sonrası ise Pirleri Mineyik Ocağı, Mürşidleri Aguçen Ocağı ve adını andığımız kabileler Alevilik yol zinciri olarak rehberlerini kendi içlerinde seçerler. Onar Köyü’nün diğer kabilelerinin dedeleri ise aynı köyden seçimle olur.
Şeyh Hasanânlıların yerleşik yörelerinde isim ve yer adlarının örneklerini çoğaltabiliriz. Geleneğin izlerini belirtmek için bu kadarla yetindik.
A. ŞEYH HASAN’IN AHİLİKLE İLİŞKİSİ
Şeyh Hasan’ın Ahi teşkilatlanmasında rolü olduğu ve Ahileri Arapgir’de örgütlediği kesin olarak Selçuklu belgelerden anlaşılmaktadır. (14.a)
Prof. Dr. Mikail Bayram’ın “Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı’nın Kuruluşu” adlı yapıtında Şeyh Hasan’ın 1204 yılında bir grup ilim adamıyla Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev (I.nci: 1192-1196 ve II.nci: 1204-1211 tahta çıkışı)’i ziyaret ettiğini yazmaktadır. (14.b)
“I. Giyasü’d-Din ikinci defa tahta geçer geçmez hocası Malatyalı Şeyh Mecdü’d-Din İshak’i cülusunu Abbasi Halifesi’ne bildirmek üzere Bağdad’a göndermiştir. Şeyh Mecdü’d-Din, bu diplomatik vazifesi sırasında o yıl (601/1204) Bağdat üzerinden Hacca da gitmiş, dönüşte gene Bağdat üzerinden Anadolu’ya dönerken beraberinde birçok ilim adamı ve şeyhleri de getirmiştir; Muhyi’d-din İbnü’l-Arabi, Şeyh Evadü’d-Din el Kirmani, Şeyh Nasirü’d-Din Mahmud (Ahi Evren), Şeyh Ebu Ca’fer Muhammed el-Berzâi, Muhaddis Ebu’l-Hassan Ali el-İskenderan, Arapgir’de medfun Şeyh Hasan-Onar bunlardan ilk akla gelen isimlerdir. Bu ilim ve fikir adamlarından daha birçoklarının adları Şeyh Mecdü’d-Din İshak’ın oğlu Sadrü’d-Din Konevi’den (673/1275) intikal eden ve bugün Konya Yusufağa Kütüphanesi’nde bulunan kitapların sema’ ve kıraat kayıtlarında geçmektedir.” (15)
Şeyh Hasan’ın kayıtlarda 1204 yılında Bağdat’tan Konya’ya geldiği belirtilse de; bölgedeki söylenceler ve başka vesikalarda, Şeyh Hasanlı Aşiretlerinin Malatya’nın Minşar yöresine 1186 sonrası geldikleri yönündedir. Şeyh Hasan’ın Malatya’dan da Bağdad’a önceden gitme olasılığı var.
Kirman Selçukluları Sultanı II. Turan Şah’ın (Ö 1182) oğlu Şeyh Evhadü’d-Din Hâmid el-Kirmâni (1164/6 -1238)’in halifelerinden Ahi Ahmed’i, Alaeddin Keykubat, Malatya Şıhna (Subaşi) olarak tayin etmiştir. (16) Malatya Subaşısı Ahi Ahmet’in de Şeyh Hasan’in kardeşi Şeyh Ahmet olma ihtimalide güçlü bir olasılık. Alaeddin Keykubat’ın zehirlenerek öldürülmesinden sonra, Selçuklu tahtına çıkan II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1236/7-1246/7) kendisine yapılan bir komplonun içinde olduğu şüphesiyle Ahi Ahmed’i işkence ile öldürttürür.
Şeyh Hasan’ın, Malatya’lı Şeyh Mecdüddin İshak (Ö.1222), Evhadüddin el-Kirman ve Muhyiddin İbnü’l-Arabi (1162-1240) gibi devrin önemli alimleriyle ilişkide olduğunu tarihi kaynaklardan ve söylencelerden bilmekteyiz.
Malatya Şihnas Ahi Ahmed ve Ahi Evren’le de ilişki içinde olması çok doğal bir hadise olarak görülmektedir. Bu nedenle de Mikail Bayram’ın bize ifade ettiği gibi Şeyh Hasan’ın Arapgir’de Ahi teşkilatlanmasının içinde bulunmuştur.
Alaeddin Keykubat’ı iktidara getiren Türkmen Beyleri, Ahiler ve Alevi dervişleri olmuştur. Evhadüddi Kirman’ın Alaeddin Keykubat’ın tahta geçmesini sağlamak için bazı faaliyetlerde bulunduğu kendi “Menakibnâmesi”nde anlatılmaktadır. 9 Yıl Şeyh Hasan’ın hakimiyetinde bulunan Muşar ve Kezirbet Kalelerinde hapiste tutulan Alaeddin Keykubat’ın tahta çıkmasında; diğer Şeyhler ve Beylerle birlikte Şeyh Hasan’da faaliyette bulunmuş olabilir.
Şeyh Hasan’in Arapgir’e subaşı olarak atanması ve vakıf verilmesi bu kanımızı doğrulamaktadır. Halk arasındaki söylenceler; Şeyh Hasan’ın bu tip gizli ilişki ve faaliyetlerini efsaneleştirerek, kerametler şeklinde tezahür ettirerek, anlatılarak günümüze taşımışlardır.
Malatya Şahnalığı’na atanan Ahi Ahmet; Muşar’daki Şeyh Hasan’ın kardeşi Şeyh Ahmet Dede olasıdır. Çünkü, Muşar Kalesi ve çevresi bu dönemde, Harzemliler ve Ahilerin ile diğer Heterodoks İslâmi zümrelerin elindedir. Sultan Alaeddin Keykubat’ta bu zümrelerden yararlanmak için, dini lider olan Şeyh Ahmet’i bu göreve getirmiş olabilir.
1518 (924) tarihli Çemişgezek Livasi Kanunnamesi’nde “Şahnelik” vergisi adiyla reayadan bir vergi alınmaktadır. Arapgir Kanunnâmesi (Defter-i Yasa-ha-i Livay-i Arapgir) ise, “kanun-i kadim an ümera-i hud” başlığını taşımaktadır. Bu sancakla (Arapgir) ilgili kanunların kaynağının ne kadar çok gerilere gittiği böylece açıklanmiş olmaktadır. (17)
Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan (Hasan Padişah)’dan daha eskilere giden Arapgir Kanunnameleri, bu şehrin önemli bir ticaret merkezi olduğunu da göstermektedir. Çok eski dönemlere ait Arapgir Kanunnâmesi Osmanlı döneminde de aynen uygulanmiştir. (18)
Arapgir; Romalılardan Osmanlılar’ın son dönemine (1915) kadar; Dokuma, kumaş, bez, boya, deri, ayakkabı, semer, palan, nal, mih, çivi, orak, kazma, çekiç, kürek, kuyumculuk, çanak-çömlek gibi giyim kuşam ve malzeme ile; şira, pekmez, şarap, turşu, kuru üzüm, kurutulmuş meyve gahlari, kuru dut, hububat gibi yiyeceklerle sanayi ve ticaretin yoğun olduğu, bir üretim ve satış merkezidir. Bağdat yolu denen tarihi ipek yolu kalıntıları, taş döşemeli bölümleri ve kilometre taşı halen Arapgir-Onar Köyü arasındaki Kayalısu mezrasının üstündeki yolda bulunmaktadır.
Alaeddin Keykubat tarafından Arapgir’e Subaşı olarak atanan Şeyh Hasan; 1224 (621) yılında Vakıf olarak bir Külliye (bugünkü Caferpaşa Camisi) yaptirir. (19)
Arapgir’de vergileri toplar ve vakfa ait dükkanları çalıştırır, vakfın bağ ve bahçelerini, arazileri işlettirir.
Onar Köyü’nde Cumhuriyet sonrası ilk kez ilkokulu açan ve öğretimi başlatan; İstanbul’da “İdadi” öğretimi görmüş Arapça ve Farsça bilen doksan yaşın üstündeki Eğitmen Hüseyin Yıldırım (ö.10.12.1999) bize elindeki Vakfiye’nin Arapça’dan Türkçeleştirilmiş nüshasını vererek şunları söylemiştir:
“Şeyh Hasan Vakfıyla ilgili elimde çok sayıda belge vardı, köyden İstanbul’a gelirken orada bıraktım. Köydeki evi sattıktan sonra eşyaları almaya gittiğimde vesikalar kaybolmuştu. Hatırladığım kadarıyla vakfa bağlı Arapgir’de üç-beş dükkan, kavaklık, bağ, bahçe tapuları vardı. Bu tapu senetleri mülga olduğundan, geçerli değildi. Onun için de önem vermedim. Tabii şimdi tarihi açıdan önemli...” diyen Hüseyin Hoca; Şeyh Hasan’ın daha çok dini bir lider olduğunu; ticari işlerinin ikinci planda olabileceğini, fakat bu tip işlerinde yöneticisi olabileceğini söylemiştir. Köyde sumak üretiminin hayli fazla olduğunu belirten Hüseyin Hoca; sumağında deri tabaklamasında kullanıldığını, çok eskiden dedelerinin bugünkü çeşme de deri temizleyip, hasılladıklarını, çeşmenin karşı bayırındaki taşlarda kuruttuklarını eklemiştir...
Bu anlatımdan, Onar Köylülerinin hayvancılıkla iştikal ettikleri ve Debbağcılık yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Muhtemelen Vakıf dükkanlarında da bu ürettikleri deri ve hayvansal ürünleri satmaktadırlar. Köyde üzüm bağlarının çok olması; üzüm suyu mamüllerinin de Arapgir pazarlarında da satışı olasıdır.
Sonuç olarak kanımız; Şeyh Hasan ve aşiretinin Ahilikle ilişkisi kuvvetle muhtemeldir. Bütün veriler olabilirliğini göstermektedir.
B. YABANLU PAZARI
Fırat Nehri’nin bir kolu olan Arapğir Çayı’nın güney yamaçlarına; Arapğir ile Ağın İlçeleri arasında üç köy “YABANLU” (Yukarı-Orta-Aşağı) adını taşımaktadır. İkisi Arapğir’e biri de Ağın’a bağlıdır. Fakat bunlardan Aşağı-Yabanlu Köyü, Keban Baraj Gölü suları altında kalmıştır.
“Yabanlu, her şehir ve köyden satmak için emtia ve tahilin getirildiği bir yer” anlamındadır, eski lügatlarda.(20)
Yabanlu Obası ayni zamanda Bayat Boyu’nun bir obasını oluştururmaktadır.(21) Elimizde ki bir “Tapu Seneti”nden Onar Köyü ile Ortayabanlı Köyü’nün akraba oldukları anlaşılmaktadir. BELGE’de iki köy arasındaki “Ellez” (İlyas) Dağı denen semtte bir tarlanın bölüşümü, hisse oranları, sınır yönleri anlatılmaktadır. Amcazade olan Onarlı Keleşoğlu ile Yabanlı Kalikoğlu arasında pay edilmektedir. Bu tarla halen iki ailenin elindedir. Onar köylülerinin Bayat Boyu’ndan olduklarını birçok yazımda ispatlamıştım. Bugün hayatta olmayan rahmetle andığımız Yukarı Yabanlı Mılla Mehmet ile Selamli İpek Ağa (Genç), bize o zamanlar (1950’li yıllar) çevredeki Türk köylerinin aynı kökten geldiklerini ve akraba olduklarını,Yavuz sonrası Alevi-Sünni ayrımı olduğunu söylemişlerdir ki, ancak bugün tarihi vesikalari inceledikten sonra anlatılanların doğru olduğunu kavrayabiliyoruz. Ağin İlçesi’nin Vahşen Köyü’nden Ali Kaya ile Onar Köyü’nden Küçük Mürşid Koca Dede (Kaygusuz) Musahip kardeşlerdir. l950’li yıllara kadar da tarikat ilişkiler devam etmiş, andığımız iki kişinin ölümünden sonra bu töreyi ve geleneği çocukları devam ettirememişlerdir. Ağın’ın bir çok köyü ile bu tip ya da kanbağı akrabalık ilişkileri vardır.Yine o zamanlarda Gocu (Aktaş) Köyü’nden Dervişgilin Osman kabilesinin bizim (Onarlı); Şabanlar ise Toraman’ların akrabası olduklarını bilmekteyiz ki, tapu kayıtları bu hususları doğrulamaktadır. Dellâl Nuri’deki tapu senedi, Fadıllıoğlu Deresi mıntıkasının Onar Köyü’ne ait olduğunu göstermektedir.
Özel olarak Onar Köyü çevresindeki Sünni Türkmen köylerine değinme nedenimiz, tarihsel olarak “ortak bir pazarı” paylaşmalarından kaynaklanmaktadır.Yaşlıların anlattıklarına göre; orta Yabanlı Köyü’nün üstünde ki “Kuyular” semtinde yılda bir kez “Hayvan Pazarı” kurulurmuş. Bizans kalıntılarının bulunduğu, bol akarsuyu olan çeşmenin oyma taştan yalaklarının oluşu, tarihini daha da eskilere dayandığını göstermektedir.
“Yabanlu Pazarı” denilen bu açık pazara; Arapgir ve Ağın ilçeleri ile Fırat’ın iki yakasındaki köyler satacakları hayvan ve mallarını buraya getirerek takas usulü ile değiş-tokuş yapıyorlarmış. Ekonomik açıdan dönemin önemli bir ticari merkezi olan “Yabanlu Pazarı”, Osmanlı öncesi de aynı amaç için mi, kullanılıyordu bilemiyoruz. Arkeolojik kazılar sonucu elde edilecek bulgular söylenceleri de doğrulayacaktır.
Prof. Dr. Faruk Sümer; “Selçuklular devrinde milletlerarası büyük bir fuar: Yabanlu Pazarı” adlı; Kayseri, Pazar Ören’de kurulan bir panayırdan bahsetmektedir.(22) Ki, kanımızca, Arapgir’in Orta Yabanlı Köyü’nde kurulan bu pazarda, Selçuklulardan kalma “Yabanlu Pazar”larının yöresel yerel silsilesinin bir devamından başka bir şey değildir.
Pazar geleneğinin izlerini 1960 öncesine kadar görmek mümkündü. Andığımız ve çevresindeki Türkmen köylerinin kadınlarından yaşlı olanlar; Cuma ve pazartesi günleri Arapgir’deki pazara ve dükkanlara satmak üzere; üzüm, armut, peynir, çökelek, pekmez, sebze, buğday gibi ürünlerini götürüp sattıklarını müşahede etmişizdir.
Bu dönem de köylü kadınlarının kıyafetleri şöyleydi: Allı-morlu-yeşilli şalvar üzerine ya da fistan üzerine; üç etek giyerler, bellerine de şal bağlarlar, üçeteğin üzerine de salta denilen hırka giyerlerdi. Yaşlı kadınlar başlarına terlik denilen fes giyerler üzerine de yazma ve neçek bağlarlardı. Gelin ve genç kızların fesleri gümüş ve altından olup, alın tarafında ise çeyrek altın veya penez denen gümüş takılar sıra ile yarım ay şeklinde tutturulur. Fesin üstüne uzunca ipekli yaşmak bağlanarak saçlar kapatılır.Genç kadın ve kızlar bellerine altın ya da gümüş kemer bağlarlardı. Yaşlı kadınlar omuzlarına şal atanlar ve bellerine de geniş kuşak bağlarlar.. Ata binen kadınlar kesin olarak bol ve dökümlü şalvar giyerler, işliğinin ve şalvarının kesiştiği beline renkli kilim desenli kuşak bağlarlardı. Kız ve gelinler ipekli grepdüştü fistanın altına yine ipekli şalvar giyerlerdi. Başlarına ise oyalı ve süslü yazmalar bağlarlardı. Evli kadın (gelin) bekar kızından ayrılması için; zülüf - kakül bırakarak oyalı yazmadan dışarı çıkarır.Tarlalarda çalışma esnasında aynı tipte giysiler giymelerine karşın basma, keten, renkli patiska mamülleri tercih edilirdi. Kadınlar kesinlikle kara çarşaf, baştan tutturmalı ferace gibi kapalı örtülere bürünmezlerdi. Bu tip örtünme modellerini daha çok ve sıkça 1970’li yıllarından sonra bölgede görülmeye başlanmıştır.
Prof. Dr. Mikail Bayram; Anadolu Selçuklular zamanında Ahi Evren’in eşi Fatma Bacı’nın kurduğu “Baciyân-ı Rum” (Anadolu Bacıları) teşkilatı bir çok ticari merkezlerde örgütlenmiştir” (23) demektedir ki, muhtemelen Arapgir’de de faaliyette bulunmuştur. 1960 yıllarına kadar kadınların çarşı-pazarda ürettiklerini satmaları ve pazarlamaları bu geleneğin bir devamı olsa gerek. Ayrıca bu anlayış; Türk örfüne uygun bir davranış biçimi ve Türkmen geleneğinin kadınlara tanıdığı hak ve hukuktan ileri gelmektedir.
19. Yüzyıl başlarında Şemseddin Sami ve Ali Cevad, Arapgir’e ilişkin şu bilgileri vermektedirler:
“Mamuret-ül Aziz Vilayetinin Harput Sancağı’na bağlı kaza merkezi bir kasabadır. 88 Köyden oluşan kazanın 11.000’i Ermeni ve kalanı Müslüman olmak üzere 32.553 nüfusu vardı. Dağlık ve engebeli bir yapıda olduğu için, kaza halkının çoğu, İstanbul’da kapıcılık ve odacılık hizmetlerinde çalışır. Toprak ve tarım ürünleri arasında en önemli yeri sebze ve meyveler tutar. Evlerinde bez ve alaca türünden dokumalar yapılır.Tüm kazada 35 cami ve mescit, 38 okul, 4 medrese, 11 kilise, 4 hamam, 32 değirmen ve fabrika, 500 kadar dükkân vardır.” (24)
Böylesine gelişkin bir kaza da Ahi örgütlenmesinin olasılığı güçlüdür. Yabanlu adıyla bir köylü pazarında yılda bir kez faaliyet göstermesi de Fırat’ın iki yakasındaki köylerdeki üretilenlerinde merkezi panayırda satışı mümkün görülmektedir. Arapgir’de sanat yapılarının çokluğu ve İstanbul’la halkının ticari ve iş ilişkileri bu kanaatimizi doğrulamaktadır.
II. ONAR DEDE DESTANI
Şeyh Hasan soyundan gelen “Derviş Muhammed” adlı bir ozanın, ceddi “Şeyh Hasan Onar Dede”nin yaşam öyküsünü destanlaştırarak günümüze kadar gelmesini sağlamıştır. Derviş Muhammed’in 17. yüzyıl sonu ya da 18.yüzyıl başında yaşadığını sanıyoruz. Şiir köye özgü otantik makamla Ayn-i Cem törenlerinde söylendiğinden unutulmamıştır. Biz de Süleyman ve Halil Dedelerden otantik haliyle destanın çalınıp söyleyişini dinledik.
Destanı ilk derleyen Dr Kaygusuz olmasına (25) karşın, ben ondan farklı ve daha uzunca derleyebildim. Tarihsel ve Filolojik olarak Destan; Orta-Asya Türkmen ağzına ve ezgisine benzer bir tarz da üç telli sazla çalınıp söylenmektedir.
Kalkıp Horasan’dan sökün eyleyen
Şam’da Kul Yusuf’u ziyaret eden
Yesevi’den düstur alıp getiren
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Kurgan’ı, Bağdad’ı, Konya’yı gezen
Battal Gazi diyarı Muşar’a gelen
Gelip Oğuzlu’da otağın kuran
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Elinde azığı gelip kepire
Teyennümle namazını bitire
Tarığını dikip gülün yitire
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Mekân tutup Kopulu’da oturan
Kahreyleyip Gügeyik’i batıran
Onar Köyü ocak edip tütüren
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Serikli’nin kalesini fetheden
Büyük Ocak tekkesini halkeden
Dekmiğiyle iki pahar çıkaran
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
(...)
Kiraz’a emretti kendisi geldi
O ulu ağaçtan tekkesin kurdu
Doksan bin evliya şad oldu güldü
İn ziyaret eylen Sultan Onar’ı !..
Gülbacı döğünür kirazım nerde
Ağlama Gülbacı kirazın bende
Çağalarin rızkı kapı önünde
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Dört duvar içine Karadirek oturdu
Göğden nida gelip hemen duyuldu
Cümle canlar niyaz edip eğildi
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı!
Piri Baba eydür Hakk’ın ereni
Cennet pınarı da Onar adağı
Merzifon’da Sarıbayındır yatağı
İn ziyaret eylen Sultan Onar’ı !..
Yılan olmuş Şıh Bahşiş’e görünmüş
Sınamış oğlunu Hakk’ta yitirmiş
Ol bir yiğit olmuş Adaf’ı vermiş
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Nişangâh’dan Dikmetaş’a ok atan
Özünü bağlayıp pirine varan
Mahrum olmaz eşiğine yüz süren
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
(...)
Bahşi ceddi Verâni’nin neslisin
Kazım, Abbas, Vedduha’nın oğlusun
Muhammed, Zeyd, Hanifi nekaisisin
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !...
Gardaşı Şıh Ahmet, Bektaş yâreni
Baba İlyas, Ahi Evren yoldaşı
Bir cümle cihanın yekta güheri
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
İmanımız Hakk’la dilimiz Türkçe
Şeyh Ahmed’de Şeyh İsak’la aşina
Gevher’i gönlünde od oldu közce
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Dağda dolaşmaz koyun ile kurt
Barişmaz oldu Türkmen ile Kürt
Üryan büryan etti Frenk ile Kürt
İn ziyaret eyle Sultan Onar’i !..
Çığırınca imdat eyler düşküne
Kerbelâ’da yatan imam aşkına
Kırşehir üstünde Munzur dağına
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı!..
Sultan Baba sana özümüz bağlı
Çalap tahtı kurmuş gönüller dağlı
Uçmağı tamusu kalmadı gayrı
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
(...)
Tevhid çekip mağarada oturan
Kahreyleyip gemileri batıran
Padişahın imdadına kavuşan
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Mucizatı belli eyle güzel atam
Kırk kulaç kemendin karaya atan
İreisin gemisini kurtaran
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Asasın dikip söğüt yitiren
Tekme vurup sularını getiren
Padişahı ayağına çağıran
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Asasın dikince söğüt güverdi
Asker geldi cümle mahlûk karıştı
Ulu Keykubat’nan anda görüştü
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Bir gıcıktan üçbin ekmek yitiren
Anda çağıranın imdadına yetişen
Bir bakraç’tan tas tas acı doyuran
İn ziyaret eylen Sultan Onar’ı !..
Bir petek’teydi Şeyh’in arpası
O’nu çağıranın nur olur sesi
Onik’imamların mektep torbası
İn ziyaret eylen Sultan Onar’ı !..
Bir petek’ten üçbin ata yem verdi
Arpa akmayınca Padişah sordu ?
Arayıp Arap’ın boynunu vurdu
İn ziyaret eylen Sultan Onar’ı !..
Arattı Arap’ın boynunu vurdu
Arap vuruldukça “nimri’m” dedi
O’l Şeyh’e Arap’ı kul diye verdi
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
Padişah’ın öğün duman bürüdü
Geri dönüp Şeyh’den helâllik aldı
Dişterik, Şeyh Çayır o anda kaldı
İn ziyaret eyle Sultan Onar’ı !..
DERVİŞ MUHAMMED’im el aman aman !
Bir dolu içince biz coştuk heman
İnsan Teccal oldu, vakitler tamam
İn ziyaret eylen Sultan Onar’ıı !..
İki ozanın yazdığı Onar Dede Destanı’nın 50 kıta olduğunu saptadık, ancak yörelerde farklı söyleyişler olduğu için, 37 kıtasını derledik.
Destan’ın 40 kıtası Derviş Muhammed’e ait olup, 10 kıtalık ayrı bir bölümü de Pir Sultan Abdal’a aittir.
Derviş Muhammed’in deyişi, “İn ziyaret eylen Sultan Onar’ı” tüm kıtalarda biterken; Pir Sultan Abdal’ın deyişi “Yetiş” ya da “Aman Onar Dede sen imdat eyle” dizesiyle kıtaları sona ermektedir. Her iki deyişte andığımız dizelerin adıyla anılmaktadır ve her ikisine de “Onar Dede Destanı” denmektedir. Dr. Kaygusuz; kırk kıtalık destanın ancak 10 kıtasını derleyebilmiştir ki, ben 27 kıtasını değişik yörelerin yaşlı kadın ve erkeklerinden dinleyerek düzenledim.
Selçuklu Sultanı ile Şeyh Hasan Onar söylencesinin “epik şiir” haline getirilerek destanlaştırılan kısımları olmasına karşın; Şeyh Hasan, Şeyh Ahmed ve Şıh Bahşiş’in de yaşam öykülerinden kesitler vardır.
Eski Türk Destanları; Ergenekon, Manas, Dede Korkut, Oğuz Kağan, Alp Er Tunga, Eba Müslim Horasani, Danişment Gazi, Battal Gazi gibi Şamanist ve İslami motiflerle bezenmiş bir destan özelliği taşıyan, “Onar Dede Destanı”; Anadolu’daki Orta-Asya Türkmen izlerini taşıyan bir manzum “Türk Destanı” ve geleneksel yapıtıdır.
Selçuklu Sultanı I.Alaeddin Keykubat ile Şeyh Hasan’ın Menkıbesi’ni Dr. Kaygusuz, Onar Köyü’nde anlatılan şekliyle derlemiştir. (26) Ben ise; Tunceli, Elazığ, Malatya, Sivas, Erzincan yörelerinde Şeyh Hasanlı Aşireti yerleşim birimlerindeki söylencelerin, değişik versiyonlarının ortak noktalarını alarak ve hareket odağı haline getirerek ve tarihsel alt yapısını da değerlendirerek bütünleştirdim, Menkıbenâmeyi “aslına uygun” hale getirmeye çalıştım...