Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Birinci Bölüm - Şeyh Hasan Ocağı ve Aşireti

BİRİNCİ BÖLÜM

ˇ

 ŞEYH HASAN OCAĞI VE AŞİRETİ 

 GİRİŞ

 Türkler’in Anadolu’ya yerleşmelerinin; kan bağına dayanan aşiret, oymak, oba şeklinde, ya da; Şeyh, Dede, Baba önderliğinde kurulan zaviyelerin çevresinde köyler oluşturularak; göçerlikten kısmen yerleşik tarım toplumuna geçtikleri şeklinde tarihi kaynaklardan bilmekteyiz. Şeyh Hasan Aşireti de Orta-Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkmen boylarından bir tanesi olup; Malatya-Elazığ-Tunceli bölgesi ilk etapta yerleştikleri coğrafyadır.

 İslam öncesi ve sonrasi Orta-Asya Türk topluluklarında “Ateş” ve “Ocak” kültü kutsal kabul edilirdi. (1) Yerleşik düzen sonrası da evdeki ateş yakılan ocak da kutsanmıştır.Küre de tabir edilen ateş yakılan yere niyaz edilir hale dönüşmüştür.Ocak’da yanan ateş söndürülmeyerek üstü külle örtülür. Cuma akşamları ise; ocak başında Kur’an ve gülbank okunur, uğrular için ateşe üzerlik otu ve tuz atılır, ocağın davlunbaz üstünde ki çıralığa mum yakılarak sabaha dek söndürülmez. Yine bu akşam helva, çörek, bıcık, sırın, kömbe, balör gibi yiyecekler hazırlarak topluca dualar eşliğinde “ocakbaşı”nda yenir, şerbetler içilir.  

Antik Anadolu uygarlıklarında da “Ocak Kültü” geleneği vardır. Ocak kutsanarak, kurbanlar kesilmekte ve çeşitli adaklar sunulmaktadır. (2)

Orta-Asya ve Antik-Anadolu; kültlerini eklemleyen Türkmen Alevi toplumu, ocak kültürlü geleneğini de özümseyerek kendi töresinin kuralı haline getirmişlerdir. (3)

Ocak kültü geleneğini daha da ileri bir üst düzeye getirerek; dini bir veçhe kazandıran Alevi Toplumu; dini önderleri Dede ve Baba evlerini “OCAK” kabul edip kutsayarak İslami daire içine almışlardır. Binlerce yıllık tarihin derinliklerinden gelen bu inanç; “Dede Ocakları” şeklinde kurumlaşarak, 9. yüzyilda filizlenmeye başlanmış ve 13.yüz yılda coğrafi olarak yaygınlaşarak; Ocakzade Dede ve Baba’nın adıyla anılan Cemevi, tekke ve zaviye şekline dönüşmüştür.

Ocakların tarihi gelişim içinde görevleri: halkın sosyo- ekonomik yardımlaşma ve dayanışmasını sağlamak olmuştur. Misafirhâne olarak; yolculara, konuklara, kervancılara barınma, yeme, içme gibi hizmetler sunmuştur. Mahalli eğitim ve öğretim kurumu işlevini görmüştür. Edebiyat, müzik gibi çeşitli kültürel faaliyetler yürütmüştür. El sanatları ve çeşitli zanaatların gelişimine ön ayak olmuştur.Tarımsal üretim ve sağlık merkezleri olmuşlardır. Devrin siyasi, içtimai, ticari hayatına yön vermiştir. Mürşid-Pir-Rehber-Talip teşkilatlanmasıyla tasavvufi öğretiyi yaşama geçirerek, bağlıları muhibban zümreler arasında sevgi ve davranış birlikteliği sağlayarak milli, dini ve dil birliğini gerçekleştirmiştir. Ocağa bağlı zümreleri ve dervişleri cihat şuuruyla yetiştirerek Selçuklu ya da Osmanlı ordularıyla birlikte seferlere, akınlara, fetihlere gönderen: Sevk eden merkezler olmuşlardır...

Ocaklar maddi yaşamlarını nasıl sağlıyorlardı? Bu sorunun iki yanıtı bulunmaktadır:

İlki; her Ocağa bağlı talip ve muhiplerin yardımları ve yıllık verdikleri “Hakk’ullah-Çerâğ Hakkı” akçesi ve ayni ödentilerle yaşamını sürdürmekteydiler. İkincisi; Devletin verdiği toprak üretiminden elde edilen gelirlerle ocağın idamesi sağlanıyordu.

Gerek Selçuklu gerekse Osmanlı Devleti’nce Aşiret Beyleri ile “Kolonizatör Türk Dervişleri”ne verilen topraklar “malikhâne-vakıf”şeklinde olabiliyordu. “Yurtluk ve Ocaklık” denilen bu uygulama; fetihlerde bölgedeki ırsi beylere geçimlerini sağlamak ve geleneklerini sürdürmeleri için, ayrıca devlete bağlılıklarını sürekli kılabilmek için bırakılan toprak gelirleridir. Yurtluktan farklı olan “Ocaklık”; soy sürmesine karşın, arazileri, toprağı satamaz ve devredemezdi. “İlâ-nihayet” toprak o soylunun  zürriyetine aitti. (4 a.b)

Araştırma konumuz olan Şeyh Hasan Ocağı’na,Selçuklu Sultanı I.Alaaddin Keykubat döneminde; “Onar” denen mir-i araziyi “mülk kılarak ve şeriat kurallarına uygun tasarruf için,,  22 Nisan 1224 tarihinde vakfedilmiştir.

Anadolu Selçukluları Peygamber soyundan gelenlerin neseplerini tesbit etmek ve onların işlerini takip için Seyyidlik Nakipliği kurmuşlardır. Vakıfların işlerini yürütmek içinde vakıf nezareti (Divân-i tevliyet) mevcutur.(4.c) Aynı müesseselerı Osmanlılarda da görmekteyiz.

Şeyh Hasan Vakfı; Osmanlı döneminde de uygulama zaman zaman inkitaya uğrasada devam etmiştir. Ocağa ve Aşirete adını veren  Şeyh Hasan kimdir?  Şeyh Hasanânlı oymaklarının bulunduğu yörelerde yaptığımız araştırmalarda değişik versiyonlarıyla çok sayıda Şeyh Hasan söylenceleri dinledim.

Farklı tarihlerde yazılmış belgeleri inceledik. Elimdeki fermanlarla arşivlerdekilerini karşılaştırdım.

1984’den 2000 yılına kadar ki çalışmalarımın temel bölümlerini vereceğim bu araştırmada: Şeyh Hasan’in kimliğini ve  adını verdiği aşiretinin yapısını, tarihsel süreç içinde sosyal ve toplumsal mücadele kesitlerini bir seyir içinde izleyerek; söylencelerle  tarihi olaylari örtüştürerek anlatacağım.

 

 I. ŞEYH HASAN’IN HAYATI

Türkistan’ın Yesi şehrinin Üç-Kurgan yöresinde doğan Şeyh Hasan; Oguzlar’ın Bozok kolunun Günhanoğulların Bayat boyunun On-Er oymağındandır. Şeyh Hasan dünyaya geldiğinde dedesi Bahşi Han oymak beyidir. Abbasi zülmünden kaçan Hz. Muhammed-Ali soylu Musa-ı Kazım neslinden olanlar Bahşi Han’a sığınırlar. Bahşi Han oğlu Ahmed’i sığınmacı  Musa-ı Kazım’ın oğlu Abbas’ın kız torunlarından Vedduha ile evlendirir. İşte, bu evlilikten Şeyh Hasan doğar.

Bahşi Han oğlu Ahmed, bir seyyide ile evliliğinden sonra kendini tasavvuf ve Alevi öğretisine verir. İlim ve irfan sahibi olan Ahmed, Şeyh ve Hâce ünvanıyla anılmaya başlar. Hz.Ali’nin oğlu Muhammed Hanifi soylulardan ve Hz.Hüseyin oğlu Zeyd soylu seyyidlerden; Kuran’ın batıni (içsel) özünü ve İlm-i Ledün konusunda feyz  ve el alır. Batıni ve İsmaili  örgütlenmelerde bulunur. Sufilik mahlasi olarak da “VERANİ” lakabı verilir.(4.d)

Bundan sonra “Şeyh Ahmet Verani” olarak ün salar. Şeyh Ahmed Verani’nin Şeyh Hasan’dan sonra Şeyh Ahmed adında bir oğlu daha olur.

Şeyh Ahmed Verani 10-12 yaşlarına gelen iki oğlunu amcazadesi olan Hâce Ahmet Yesevi (1103-1228) dergâhına eğitim ve öğretim için verir. Şeyh Hasan ve Şeyh Ahmed; Yesi’deki dergâh da; Türkçe tarikat erkânı ve sülük adâbını, İslami ilimleri ve Türk sufiliğini, ahlâki ve tasavvufi kaide ve kurallarını kısa zamanda öğrenerek Hâce Ahmed Yesevi’nin halifeleri arasına girerler.

Şeyh Hasan; bozkır göçebe Türk oymağından ve bey soylu olduğu için; küçük yaşta iyi ok atar, iyi kılıç kullanır ve iyi at sürermiş. At yarışlarında ve ok atmada birinci olurmuş. Bu yeteneklerini bilen hocası, Ahmet Yesevi bir gün O’na cemaatle cemdeyken; “ -Sen, bir er değil On Er gücündesin, bundan böyle senin adın, Şeyh Hasan Oner olsun, ve böyle biline, böyle çağrıla...” der. Ve dua eder.

Efsaneye göre, Şeyh Hasan’ın yaşama başlangıcı böyledir. Faruk Sümer; Oğuzlar’ın On-Oklar mensubu olduğunu belirtmektedir. Ayrıca Selçuklu emirlerinden ve İsfahan’da padişahlığını ilan eden Bilge Beğ ünvanlı Un-ar adlı zattan bahsetmektedir ki: (5)   Söylencede geçen On-Er teriminin köken olarak “On-ok” veya  “Un-ar” dan gelmesi olasıdır. Ayrıca, Şeyh Hasan’ın en son yerleşip zaviyesini kurduğu köyün adı da “On-ar” dır.

Şeyh Hasan’la ilgili ilk araştırma ve incelemesi yayınlanan arkeolog Dr.İsmail Kaygusuz; Onar Dede Mezarlığı’nda saptadığı  “Bayat boyu damgası taşıyan mezar taşı”(6)   söylencelerin doğruluğunu kanıtlamaktadır.

Şeyh Hasan’ın geleneksel söylensel yaşamına, menkıbesine devam edersek: (7)

Bahşi Han’in vefatı üzerine beylikten feragat eden babasının yerine oymağının beyi (aşiretinin reisi) olur. Kardeşi Şeyh Ahmed’ide ikinci reisliğe getirir. Aşiretin dış ilişkilerini ve askeri idareyi Şeyh Hasan yönetirken; iç düzeni ve dini işleri de Şeyh Ahmet yönetir.

Orta-Asya’daki iç karışıklıklardan ya da efsaneye göre Şeyh Hasan; “Piri Hâce Ahmet Yesevi’den icazet alarak Kırk Kalenderi Derviş” ile veya Oymağıyla Anadolu’ya (Rum’a) gitmek üzere Türkistan’dan hareket eder. Bu anlatılan menkıbe’nin dışında o dönem bölgeye tarihi olarak bakığımızda muhtemelen Şeyh Hasan irşat için, Nizari İsmaili’lerincede özel görevlendirilmiş olabilir. O’da oymağıyla Rum’a gelmiş olabilir.

Elimizdeki bir belgeye göre Şeyh Hasan, 21 Recep 582 (1186) tarihinde İsfahan Kale’sinden “Yol İzinnâme”si alır. Şeyh Muhammed Bin Abdullah Ardistani (Hindistani/ Horasani) ‘nın yazdığı yazıda; “...On İki İmam ve şanlı evlatlarından olan Şeyh Hasan’ın geçtiği bölgelerde ki; sultan, vezir, emir, büyük efendiler, İslam kadılar ve onların hadımları, her şehirde ve köyde, zaviye ve tekkelerde, kilise ve hayır yerlerinde; Arap’ın, Türk’ün, Acem’in, doğulusu batılısı Deylemliler, Akrad ve Haşimiler, hasılı devlet erbabı; gelip müracaat edeceklere, ilgi gösterip, hediyeler ikram edip ve nimetlerden hissedar edip, koruyarak, bugüne kadar imdada yetişip, onları muhafaza etsinler...” (8) Denmektedir. Bu belgeyi tarihi kaynaklarla karşılaştırırsak:

Şeyh Hasan’ın geçiş bölgesinde bu dönemde Nizari İsmaililer hakimdir. Alamut Devleti’nin kurucusu Hasan Sabbah (1090-1124)’ın Batıni öğretisi, eşitlikçi ve paylaşımcı yaşama biçimi ile örgütlenme yöntemi ‘Hatay’dan-Hitay’a kadar yayılmıştır. Şeyh Hasan yol güzergâhı üzerinde yüzlerce İsmaililer’in kaleleri ve köyleri vardır. Muhtemelen Şeyh Hasan Oner’in Alamut Piri II.Muhammed (ll66-1210) ile ilişkisi vardir ki, böylesine  tumturaklı bir Talimatnâme İsfahan’da yazılarak eline verilmiştir. Bir nevi yol güzergahındaki  Nizari İsmaili kale yöneticilerine emirnamedir. Talimatnâme’de Şeyh Hasan’ın yanında bulunan kırk dervişinde ismi zikredilmektedir. Şeyh Hasan’ın Deylem bölgesine uğradıktan sonra, AKRAT’a geleceği belirtilmektedir. Akrad Bölgesi; bugünkü Hatay ile Lübnan ve Suriye’nin kuzeyıdır. Dürzi’lerin ve Nusayri’lerin yaşadığı bu bölge, Fransız kaynaklarında “Alevistan” olarak geçmektedır. Şeyh Hasan oymağıyla bu yörede konaklamıştır.

Cüveyni ve İbnü’l Esir’e dayanarak Mehmet A.Köymen şöyle yazmaktadır: “Harezmşahlar tahtı üzerindeki mücadele devam ederken, Dinar, Horasan’da daha fazla tutunamamış, emrindeki pek az kuvvetle Türklerin ezeli nasibi olan, yabancı ülkede, yabancı bir etnik unsur üzerinde, yeni bir devlet kurmak üzere, Kirman’a hareket etmek zorunda kalmıştır. 17 Aralık 1185’de Oğuz Şeflerinden Dinar emrindeki Oğuzlar’la Kirman’a girer” (9) Şeyh Hasan’ın Anadolu’ya geldiği  bu dönemde Horasan bölgesi tam bir kaos içinde olduğunu tarihi kaynaklardan bilmekteyiz.(9.a) Muhtemelen Şeyh Hasan, Bayat boyu oymağıyla bu dönemde ata yurdunu terk ederek batıya doğru göç etmiştir.

C.Cahen tarafından “yayılma krizi” diye adlandırılan “1186-1205” yılları arasında, Türkler’in Horasan ve çevresinden dalgalar halinde gelerek, Güneydoğu Anadolu’da, Irak ve Suriye’de bir süre yer tutmuşlar diyor. Bu dönemde ülke, Kılıç Arslan tarafından kardeşi ve oğulları arasında 11 parçaya bölünmüş olduğundan, kargaşa içinde bulunuyordu. Göçer durumda ki, sürekli silahlı ve asker olan Türkmen Aşiretleri,  prensler arasında ki bu mücadelelere birinden birini tutarak katılmak zorunda kaldılar. Prensler ve Sultanlar, onların savaşçı arzularını harekete geçirerek, vurucu güç olarak kullanmişlardır.(10) Şeyh Hasan da oymağıyla bu dönemde çeşitli görevler almış olabilir...

Şeyh Hasan Oner’in başında bulunduğu Bayat Kabilesi Irak ve El Cezire Bayat’larındandır. Çeşitli nedenlerden bir süre buraya yerleşmiş ve hakimi bulundukları kaleden ayrılmış ve kuzeye doğru zorlanmış olabilirler. Şeyh Hasan Oner’in dinsel liderliğinin, Şeyhliğinin Necef ve Kerbela’nın bulunduğu bu bölgede daha da olgunlaştığı söylenebilir. (11) diyor Doktor Kaygusuz.

“Bodik Belgeleri” ile Şeyh Hasan ve Aşkirik Köyleri’ndeki söylenceler; Dr. Kaygusuz’un görüşlerini doğrulamaktadır. Şeyh Hasan; Kerbela, Necef, Bağdat ve Hicaz’a gitmiş, oradan da Mısır’a giderek tekrar Bağdat’a dönmüştür. Bağdat’tan da Konya’ya gitmiştir. Başka bir anlatımda ise; Şeyh Hasan oymağıyla Halep’ten Sis (Adana), Maraş, Adıyaman, Akçadağ-Malatya (bugünkü Battal Gazi ilçesi) güzergâhıyla Fırat’ın doğu yakasındaki AbdülKaracaahmetsultan Gazi’nin türbesinin bulunduğu tepe ve Mukaddes Dağındaki Mar Ahron Manastırı (kilise) ile Muşar’a kadar olan bölgeyi işgal eder. Muşar’da Şeyh Hasan Beyliği adıyla yarı-özerk bir beylik kurar. Bölgedeki yerel halkları, Kürt, Ermeni, Zaza unsurları kendine tabi kılar. Metruk bir Paulicien kalesi olan yere de Şeyh Hasan adıyla bir köy ve zaviye de kurarak başına kardeşi Şeyh Ahmet’i getirir. Bugün Tabanbükü adlı köy bu yerdir, Muşar da Aydınlar bucağıdır. O devirde bu bölge; Anadolu Selçuklu Devleti’nin doğu sınırıdır. Şeyh Hasan da Aşiretiyle tam sınır çizgisinde bulunmaktadır.Kanımızca o zamanki Malatya Meliki bilerek ve bilinçli olarak sınırları korumak üzere Şeyh Hasan Aşireti’ni bölgeye yerleştirmiştir.Süreç içinde Şeyh Hasan yöreyi İslamlaştırmış ve Türkleştirmiştir.

Şeyh Hasan muhtemelen 1196-1205 yıllarında bölgeye hakim olmuş ve beyliğini kurmuştur. I.Gıyaseddin Keyhüsrev (1205-1211) ikinci kez Selçuklu tahtına geldiğinde Oğuz/Selçuklu geleneğince oğullarını eyaletlere vali olarak göndermişti. Büyük oğlu Şahzâde İzzeddin Keykavus’u Malatya’ya ortanca oğlu  Alaeddin Keykubat’ı da Tokat’a Melik yapmıştır.

Şeyh Hasan işte bu dönemdi Malatya Meliki Şahzade İzzeddin Keykavus’la sıkı ve iyi ilişkiler kurmuştur. Şeyh Hasan Aşireti’ni Fırat boyunca yerleştirmiştir.

İzzeddin Keykavus; babasının Malatya’da veremden ani ölümü üzerine, Kayseri’ye giderek 21 Temmuz 1211 günü merasimle tahta çıkar.Alaeddin Keykubat kardeşinin sultanlığını tanımayarak savaş açar. İzzeddin Keykavus, kardeşi Alaeddin Keykubat’ı Ankara Kalesi’nde yakalayarak Malatya’nın doğusundaki Mişar Kalesi’ne gönderir.

Mukaddes Dağı (Eşraf Briha Dağı)’ndaki Mar Ahron manastırının altındaki Masara (Muşar) Kalesine mahpus edilen Alaeddin Keykubat bilahere yine aynı yöredeki Kezirbet Kalesi’ne nakledilir. Abu’l-Farac, İbn-i Bibi olayı böyle vermektedirler. Müverrih Ebu’l-Fida ve İbn Vasil Olay tarihini 609 (1212) olarak vermekteler. (12.a,b,c)

Bugünkü Hasan Dağı dediğimiz yörenin, Muşar ve Kezirbet Kalelerinin yönetimi ve o devirde Şeyh Hasan’ın elindedir. Demek ki Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus çok güvendiği için Alaeddin Keykubat’ı kalebent olarak Şeyh Hasan’ın kontrolüne bırakmıştır.

I.Alaeddin Keykubat 9 yıllık Muşar ve Kezirbet’teki kalebentlik döneminde bölgenin hakimi, Kale Komutanı, Aşiret Reisi olarak Şeyh Hasan’la iyi ilişkiler içindedir.(12.d) Adaf (Kumlutarla) - Kale - Şeyh Hasan -Eğribük köylerinde anlatılanlara göre dedelerinin Kale’de muhafızlık ve bekçilik gibi hizmetlerde bulunduklarını belirtmektedirler.

Söylenceye göre: Alaeddin Keykubat kalede hapisteyken, Şeyh Hasan tekkesi postnişini Şeyh Ahmed Dede’yi yanına davet eder; yıldıznâmesine baktırır ve remil ile bahtının açılmasını ister.Şeyh Ahmed Dede: Alaeddin Keykubat’a mahpusta kaygılanmamasını, geleceğinin ferah olduğunu, bütün Rum ülkesinin padişahı, Ulu Sultan Keykubat olacağının muştusunu verir. Şeyh Ahmet’in söyledikleri doğru çıkınca: Alaeddin Keykubat, Selçuklu tahtına geçtikten sonra, kızkardeşi Gevher Hatun’u Şeyh Ahmed Dede’ye eş olarak verir ve yöreyi de vakfeder... (13)

Alaeddin Keykubat (1219/20 - 1236/37) Sultan olduktan sonra merkeziyetçi bir anlayışla Devlet çarkına çekidüzen verir. Orduyu yeniden teşkilatlayarak fetihlere girişir.Şehir ve Kale’lere tahkimat yaparak imar ve bayındırlık faaliyetleri başlatır.

Dr. Kaygusuz’a göre; Şeyh Hasan, silahlı oymağıyla ve okçu birlikleriyle; Alaeddin Keykubat’la birlikte, Kalonoros (Alaiye-Alanya) kalesinin alınmasına ve Fırat boyu fetihlerine katıldığı için: Onar Köyünü tescil ederek ve arazilerini Şeyh Hasan’in kurduğu “Oner Zaviyesi”ne  22 Nisan 1224’de vakfeder. (14)

Adaf’lı Ali Kıran ise; Alaeddin Keykubat’in hizmetleri karşiliği olarak okçu birlikleri kumandanı olan Şeyh Hasan’ın oğlu Şeyh Bahşiş’e Kumlutarla köyünü ve çevresini bağışlamıştır. Vakıf Belgesi, Şecere ve Hüccet Malatya’da Hüseyin Ütebay ailesindedir.

Yine Efendi Dede’nin anlatımına göre; Alaedden Keykubat; Şeyh Ahmet Dede’ye kız kardeşini verdiği gibi, Şeyh Hasan Köyü’nü de vakfetmiş ve Hz.Ali soylu olduğuna dair şeceresini şerh etmiştir. Vakfiye ve Şecere Malatya’da İhsan Gültekin’dedir.

Tüm bu söylenceler tarihi olaylarla örtüşmektedir.Ayrica şunu da göstermektedir: Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat ile Şeyh Hasan, kardeşi Şeyh Ahmet ve oğlu Şih Bahşiş’le birbirine güçlü ilişkilerle bağlıdırlar.

Şeyh Hasan’ın yaşam öyküsüne diğer bölümlerde devam edeceğimizden burada kısaca değindik ve çerçevesini çizdik...

Tarihsel verilerden saptamamıza göre 120 yıl yaşamış olan Şeyh Hasan, 12. yüzyılın ikinci yarısı ile 13. yüzyılın ikinci yarısının ilk çeyreğine kadar olan zaman diliminde dolu dolu mücadeleyle geçen bir ömür sürmüştür... Tarihsel verilere göre; Şeyh Hasan’ın tahmini Doğum tarihi: 1156, Hakk’a yürüyüşü 1276 olasıdır.


Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git