Hac Görevleri
HAC GÖREVLERİ
Hacc'ın İslam öncesinden kalan bir ibadet biçimi olduğu ve bunun Arapların yaşamının bir parçası haline geldiği tarihlerden anlaşılıyor. İslam öncesi (Cahiliye) döneminde, Hac en büyük, en önemli ibadet idi.
Araplar, Cahiliye çağlarında soyluluğa büyük önem verirlerdi. Bu yolla saygınlık elde edilirdi. İki kişiden hangisinin daha soylu (şanlı, şerefli) olduğunu saptamak için kimi zaman münafare denilen yargılama bile yapılırdı. (Kaynak: Emevi-Haşimi İlişkileri, s. 28 vd.) Bir tür soyluluk yarışması olan münafarede kararı tayin edilen bir hakem verirdi. Bu hakem de genellikle bir kahin olurdu.
Cahiliye Araplarında soyluluğun, üstünlüğün, şerefin en sağlam kanıtı da Hac ile ilgili işleri üstlenmek idi.
Kâbe Mekke'de bulunduğu için, Kâbe yönetimi de Kureyş kabilesinin elinde idi. Kâbe'nin yönetimi, Kureyş'in güçlü lideri Kusay zamanında (Ölümü miladi 480 yılıdır.) elde edilmişti. Çünkü Kusay, göçebe haldeki Kureyş boylarını yerleşik yaşama geçirmişti. O, yakın akrabalarından oluşan aileleri Kâbe'nin çevresine yerleştirmişti. İç kısma (El bitah'a) yerleşenlere Kureyş el-bitah; dış kısma (El Zevahir) yerleştirilenlere de Kureyş el zevahir denilmiştir.
İslamiyet'in doğuş yıllarında Kureyş el-Bitahilerden (Bitaihler veya Ebtahiyyin) Haşimiler ve Emeviler (Ümeyye) ön plandaki boylar idiler.
Hac'da yapılacak hizmetleri ve ibadetin belli biçime sokulmasını Kusay bir disiplin altına aldı. Onun zamanında geliştirilen temel hac hizmetleri şunlardır:
Rifade: Kâbe'nin yönetimini ele geçiren Kusay, diğer Arapları memnun ederek itirazlarını gidermek için kendi kabilesine dedi ki: “Araplar için yemekten büyük ikram yoktur. Bu yüzden herkes malından bir parça ayırsın. Çünkü Hac mevsimi geldi.”
Kusay, Haccın ilk günlerinde Mekke yollarında ve şehirde develer kestirip hacılara ikram ederek onları doyurdu ve gönüllerini aldı. Böylece rifade geleneği başlamış oldu. Kâbe'nin çevresine yerleşmeye itirazı gidermek üzere Kusay'ın geliştirdiği bu yöntemle Cahiliye döneminde Mekke'de, Mina'da ve Arafat'ta kesilen develer, hacılara yediriliyordu. Bu durum zamanla gelenek haline geldi ve İslam'dan sonra da devam etti.
Sikaye: Bu iş ise hacılara su temin etme görevidir. Kusay bu görevi de üzerine aldı. O, Kâbe'nin yanına deriden bir havuz yaptırmıştı. Buraya uzak kuyulardan su getirip doldurtmuş ve hacılara su temin etmişti. İki de kuyu kazdıran Kusay'dan sonra bu görevi üstlenenler, Hacda deri havuzlara doldurulan suyla üzüm ve hurma şerbeti yaptırarak hacılara vermişlerdir. Su taşıma işi Haşimi boyunun atası sayılan ve Kusay'ın torunu olan Haşim'in oğlu Abdülmuttalib'in Zemzem kuyusunu kazıp buradan su çıkarmasına kadar devam etmiştir.
Kusay zamanında hac töreninde değişiklikler de yapıldı. Onun dönemine kadar Kureyş kabilesi Hac ederken Arafat'ta durmaz ve Müzdelife'ya de uğramazdı. Kusay, Müzdelife'ye “el-Meşar”ı inşa etti. Arafat'te vakfe yapanlar buradan Müzdelife'ye doğru hareket ettiklerinde onlara yol göstermek için burada ateşler yakılırdı.
Kusay zamanına kadar, müşriklerden Hacca gelenler, Mina'da Şeytan taşlarlardı. Fakat, ilk taşı Sufe kabilesinden birisinin atması gelenekti. Hacılar ancak onunla birlikte şeytana taş atarlardı. Kusay taraftarları, Sufelilerle savaşarak onların elinden bu görevi de aldılar.(Taberi, IV, s.33)
Kusay, Kâbe binasını da yıkıp yeniden yaptırdı ve ona sedir (veya hurma) ağacı dallarından tavan da koydurdu (Emevi-Haşimi İlişkileri, s.47).
Hicabe (Sidane): Kâbe'nin bakım işidir. Bu görevi ilk üstlenen kişi de Kusay'dır. Bu görevi sembolize eden Kâbe'nin anahtarı, daha önce başka kabilede iken Kusay onu uzun mücadeleler sonucu elde etmiştir.
Darünnedve: Darunnedve, Kusay'ın Kâbe'nin yanına inşa ettirmiş olduğu evdir. Bu evde toplanan ve Nedve adı verilen kurul, Kureyş'in genel işlerini görüşürdü ki burasını bir tür Parlamento saymak doğru olur.
Kusay öldükten sonra riyasetle (reislik, yöneticilik) birlikte Kâbe'nin yönetimi de onun oğullarına geçmiştir. Bunlardan Abdümenaf, İslam tarihinde iki farklı zihniyeti de temsil eden çatışmanın kaynağını oluşturan Haşimilerin ve Emevilerin en yakın ortak atasıdır.
Liva: Sancaktarlık görevidir. Liva, yani sancak Kâbe'de bulunurdu ve savaş zamanında oradan alınıp sancaktara teslim edilirdi. Bu da çok şerefli bir görevdi.
Haşimilerin atası sayılan Haşim de Hacc'ın yönetimini elinde tutan kişilerdendi. O hacıların yedirilmesi, içirilmesi için servetinden büyük katkılar yapıyordu. Su temin için 2 de kuyu kazdırmıştı.
Haşim, Abdülmenaf'ın oğlu idi. Abdülmenaf ise Kureyş boylarını medenileştiren Kusay'ın 4 oğlundan birisiydi. Haşim'in oğullarından Sadece Abdülmuttalib'in soyu devam etmiştir. İşte Hazreti Muhammet bu atadan gelmektedir.
Haşim'in oğlu Esed'in kızı Fatıma; Haşim'in diğer oğlu Abdülmuttalib'in oğlu Ebu Talib'le evlenmişti. İşte Fatıma ve Ebu Talib'den dünyaya gelen Ali, ilk gerçek Haşimi olarak isimlendirilmiştir.
Kâbe'nin yönetimi Haşim'den Abdülmuttalib'e, ondan da Hazreti Ali'nin babası Ebu Talib'e geçmişti.
Ebu Talip (Ölümü 619), malca yoksul ise de Araplar içinde çok saygınlığı vardı. Bundan başka o Haşimilerin reisi konumundaydı. Bu yüzden de onların oturduğu bölge Şib-i Ebu Talip, yani Ebu Talip Mahallesi olarak adlandırılmıştı. Ebu Talip'ten sonra bu görev, kardeşi Abbas'a geçmiştir. Bu görevlendirmeyi Mekke'yi ele geçiren Hazreti Muhammet de onaylamıştır. Tarih'te Abbasiler (750-1256) olarak var olan devlet de Hazreti Ali'nin bu amcasının adı ile anılmıştır. Abbasilerin soyuna Abbasiyyun, Hazreti Ali'nin bulunduğu soya ise babası ile ilintili olarak Talibiyyun denilmiştir. Abdülmuttalib'in diğer oğulları Hazreti Muhammed'in babası Abdullah, Haris ve İslam düşmanlığı ile ünlü olan Ebu Leheb'dir.
Hübel’in Evi
İslamiyet'ten önce Kâbe'nin nasıl kullanıldığını Taberi şöyle anlatıyor:
“Hübel, Mekke'deki Kureyş putlarının en büyüğü ve kutlusu olup Kâbe'nin içindeki kuyunun üzerine yerleştirilmişti. Kâbe'ye hediye edilen mal ve eşya bu kuyuda toplanırdı.
Hübel putunun yanında 7 tane oku vardı. Bunlardan birisinin üzerinde “kan pahası” yazılı idi. Kan pahasının kim tarafından ödeneceği hakkında aralarında ihtilaf başgösterince bu yedi oka başvururlardı. Bu oklardan birine, bu işin yapılmasını emretmek üzere “evet” yazılmıştı. Evet yazılan ok çıkarsa işi yaparlardı. Bir tanesinin üzerine “hayır” yazılı idi. Bu ok çıkarsa o işi yapmazlar, bırakırlardı. Diğer bir okta, “sizden” kelimesi yazılmıştı. Başkalarının üzerine “sonradan iltihak etmiş”,”sizden başkasından” ve başka birisinede “sular” yazılı idi. Bir yerde kuyu veya çeşme kazmak isterlerse, sular ibaresi yazılı ok dahil olduğu halde bunlara (7 oka) başvururlardı. Nerede kazılması emredilirse kuyu veya çeşmeleri orada kazarlardı. Bir çocuğu sünnet ettirmek, bir yiğitle bir kızı evlendirmek, bir ölüyü gömmek istediklerinde, yahut birinin nesebinden şüphelenirlerse yüz dirhem para ve bir deve alarak Hübel putunun yanına gelir; bu sadakayı okları idare eden kimseye (kahine) verdikten sonra mutlub (ilgili) olan şahsı putun yanına getirerek, “Ey ilahımız, bu falan oğlu falandır. Onun için şu işleri yapmak istiyoruz, hakkında hayırlı oku isabet ettir.” diye dua ettikten sonra okları idare edene “Çek!” derler, o da çekerdi. Eğer “sizden” ibaresi yazılı ok isabet ederse o kimse kavmin en asili ve hayırlısı sayılırdı. “Sizden başkasından” oku çıkarsa, o kimse, ittifak ve andlaşma yoluyla o kavme intisap etmiş (katılmış) sayılırdı. “İlhak edilmiş” yazılı ok isabet ederse, o Araplar arasında nesepsiz ve andlaşma ile de uruğa (kabileye) dahil olmamış sayılırdı.
Bunlardan başka hususi ve umumi işlerinde, “evet” yazılı ok çıkarsa onu yaparlardı; “hayır” yazılı ok isabet ederse, gelecek yıla geciktirirler; gelecek yıl o kimseyi Hübel putunun yanına getirirler, bu defa hangi ok isabet ederse ona göre amel ederlerdi. (Cilt IV, s.4-5).
Örneğin, Hazreti Muhammed'in dedesi, 10 oğlundan birisini kurban etmek için Hübel putunun yanındaki bu okları çektirmişti.
Kâbe'deki diğer ünlü putlardan ikisi de Esaf ve Naile putları idiler. Kurbanlar bu iki putun yanında kesilirdi.
Çıplak Tavaf
Araplar, Kâbe'yi çıplak halde tavaf ederlerdi. Bu durum 631 yılında yasaklanmıştır. Peygamber, “Tevbe Suresi”nin ilk 30 veya 40 ayetini okumak ve tebliğ etmek üzere Hazreti Ali'yi Mekke'ye gönderdi. Bu tebliğle artık müşriklerin Kâbe'ye gelemeyecekleri ve çıplak halde Haccedemeyecekleri duyuruldu. (Taberi, V, s.776)
Araplar, İslam öncesi haclarında el çırpıyorlar, bağırıyorlardı. Kuran bu hacca müşrik haccı diyor. “Enfal Suresi”nin 34., 35. ayetleri bu konu ile ilgili tarihi bir belgedir. Bu ayetlerde eski hac eleştirilirken bu işin el çırparak ıslık çalarak yapıldığı açıklanıyor.
Yine müşrik Araplar Kâbe çevresinde kurban keserler, bu kurbanın kanını da Kâbe'nin duvarına sürerlerdi. Bundan amaçları ilahların hoşuna gitmek ve hayır kazanmaktı. Kuran, bu şekilci ibadeti de yasakladı. Kurban olgusunda yeni bir yorum getiren “Hac Suresi”nin ilgili 37. ayetinde özetle şu söyleniyor: “Allah'a ulaşacak olan kurbanların etleri ve kanları değil, sizin doğruluğunuzdur.”
Bu kurban kanını sürmek geleneği günümüzde de görülüyor. Özellikle otomobil alanların tekerleklere kurban kanını sürmesi, putçuluk döneminden kalan bir uygulamadır.
Araplar Kâbeyi Yaktılar
Kâbe'nin kutsallaştırılarak çevresinde savaş yapılmasının engellenmesi burayı Haram Mescid (kavganın yasak olduğu tapınak) haline getirdi. Böylece orası tüccarlar ve karvancılar için güvenlikli hale getirildi. Dört ayında kutsal ilan edilmesi ile savaşları belli bir süre ertelemek mümkün oldu. Böylece ticaret gelişti ve Arabistan'ın dünya ile güçlü bağları oluştu.
Müslümanlık gelişip devlet dini olunca, Emeviler Arap emperyalizmini yaygınlaştırdılar.
Bu süreçte amaç, mal, köle, toprak kazanmaktı. Bunun yolu da iktidarı elde tutmaktan geçiyordu. İktidara zarar verecek eylemleri önlemek için Kâbe bile bombalanabilirdi.
Bunun en açık örneği Zübeyir'in oğlu Abdullah'ın Mekke'de isyan etmesi sürecinde görüldü. İbn Zübeyr 683'de Halife Yezit'e başkaldırınca Emevi ordusu onun bulunduğu Mekke'yi kuşattı. Şamlılar, Kâbe'yi yıkmak için mancınıklar diktiler, hatta ateşe verdiler. Kâbe'nin duvarları yandı. Vakıdi şöyle demiştir: “Şamlılar” mancınıkla Kâbe'ye taş atarken şöyle diyorlardı:
“Ağzı köpük saçan deve gibi atıyor
Onunla Mescid'in direklerini vuruyoruz.” (İbn Kesir, c.8, s.367)
Bu sırada Yezid ölünce Şam ordusu çekildi. Zübeyroğlu Abdullah kendisini Mekke'de halife ilan etti.
Abdullah, Kâbe'yi yıktı. Çünkü, mancınıklarla atılan taşlar yüzünden Kâbe'nin duvarları yıkılmak üzereydi. Hacerülesved, ipek şala sarılıp bir tabutta saklandı. Kâbe'deki esanslar, ziynet eşyaları ve kumaşlar da bir mahzende saklandı. İbn Zübeyr, daha sonra Kâbe'yi yeniden yaptırdı.
İbn Zübeyr 692'de öldürüldü.
Yusufoğlu Zalim Haccac, Zübeyr'i yenip Mekke'yi ele geçirince, o da Kâbe'yi büyük oranda yıktı. Haccac, Kâbe'nin kuzeyduvarını yıktı. Hacerülesved'i çıkarttı. Kâbe'nin yıktığı duvarının taşlarını Kâbe'nin tabanına döşedi, kapıyı yükseltti. Batı kapısını da örttü. Kâbe'nin bu hali devam edip gelmiştir. (İbn Kesir, c.8, s.404).
Haccac, bu yıkımda, doğuya bakan duvarın alt tarafını doldurup tamir etmiş ve cahiliye devrindeki gibi yükseltmişti.
929 yılında Abbasi yönetimine isyan eden Karmati mezhebinin lideri Ebu Tahir Mekke'yi ele geçirdi. Hac mevsiminde, tavaf eden Hacıları, Kâbe'nin kapısına oturup kılıçla kesti. Karmati Lideri, “Ben Allah'ım, Allah'layım, yaratanda yok eden de benim!” diyordu. Hacılar kaçıp Kâbe'nin örtüsüne yapışıyor ama o o halde öldürülüyorlardı.
Ebu Tahir öldürdüğü hacıları Zemzem kuyusuna doldurttu. Zemzem kuyusunun üstündeki kubbeyi yıktıran Ebu Tahir Kâbe'nin örtüsünü parçalatıp askerlere dağıttı. Kâbe'nin kapısını söktürdü.
Ebu Tahir, bununla yetinmedi. Hacerülesved'in sökülmesini emretti ve bunu balyozla söktürtüp yanı sıra götürdü. Hacerülesved, 22 sene dışarıda kaldı.(İbn Kesir, c. 11,s. 282)
Hacerülesved, 1022 yılında da saldırıya uğradı. Mısırlı birisi hacılarla gelip Kâbe'yi tavaf etti ve Hacerülesved'i öpeceği sırada elindeki gürzle o mübarek taşa tam üç kez vurdu. Adam, “Ne zamana kadar şu taşa ibadet edeceğiz. Ne Muhammet ne de Ali beni yapacağım işten alıkoyamayacaktır. Bugün şu Beyt'i (evi) yıkacağım” dedi. Bunun üzerine Yemenli birisi onu öldürdü, adamları da öldürüldüler. (İbn Kesir, c.12, s. 84)
Günümüzde tek Allah tek mabed inancından yola çıkanlar, bütün dünyanın Allah'ın evi olduğunu düşünüyorlar.
Meleklere İnanç
Müslümanlıktaki temel ilkelerden birisi de meleklere inançtır. Melekler, soyut varlıklar biçiminde tasarlanmıştır.
Melekler, başlangıçta yer ve gökte var olduğuna inanılan iyi ve kötü ruhların zaman içinde biraz değişime uğraması ile oluşturulmuş dinsel kavramlardır. Eskiden Tanrı olarak tapılan bazı kavramların da zamanla melek biçimine dönüştüğü süreç içinde gözlenmektedir. Örneğin, Yahudi ve İslam dinindeki meleklerin aslında çok tanrılı Ortadoğu dinlerinde eskiden tanrı oldukları, tek tanrı kavramının gelişmesi karşısında bu tanrıların bir bölümünün reddedilip yok sayıldığı, özellikle doğa güçlerini simgeleyen tanrıların ise melek biçiminde tek tanrı inancının içinde yaşatıldığı açıkça gözlenmektedir.
1- Mihael: Anlamı: Kim Tanrı gibidir?
2- Gabriel: Anlamı: Tanrı adamı.
3- Uriel: Anlamı: Tanrı ışığımdır.
4- Rafael: Anlamı: Tanrı iyileştirdi.
Burada adı edilen melekler, hemen hemen hiç değiştirilmeden İslamiyet'e aktarılmıştır. Yalnız önemleri değişmiş, Mihail'in yerine Gabriel (Cebrail) gelmiştir. Meleklerin, eski dönemlerde Tanrı sayıldıkları adlarından anlaşılmaktadır. Çünkü adlarının sonundaki “el” Tanrı demektir. Cebrail, Cebr Tanrı anlamına gelir.
Meleklere inanış Mecusilikte de etkilidir. Bu dinde İslamiyet'teki Cebrail'in görevine benzeyen bir görev yapan Vohu Manah vardır. Bunun daha eskilerdeki adı Ameşe Spantes idi.
Sabiilerde ise Cebrail biçiminde anlatılan melek zaman zaman yaratıcı durumunda da ortaya çıkar.
Melek kavramı, bütün dinlerde şu ya da bu biçimde yer alan bir olgudur. İnsanlığın genel gelişim evresinde bilgi ve algılama süreçlerinin basit ve doğaya bağlı olduğu dönemlerde yarattıkları hayali kavramlardır.
Bugün bilim ve akıl, bunların gizlerini çözdüğünden, bunlara inanmamanın dinsizlik olduğunu söylemek tartışılması gereken bir konu olmuştur.
Ahiret İnancı:
Cennet ve Cehennem
İslamiyet'teki cennet ve cehennem inancıYahudilikteki öte dünya inancının sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Yahudilikteki bu inancın ilk belirtileri M.Ö. VI. yüzyılda görülmüştür. Bunun oluşumunda Mecusiliğin önemli etkisi olmuştur. Mecusilerin peygamberi Zerdüşt, sık sık insanların hesap günü hesap vereceklerini söyleyerek Kuran'dakine çok benzeyen bir öte dünya (ahiret) yaklaşımına girer.
Mazdeizm denilen bu dindeki öte dünya inancı Müslümanlığa çok etki etmiştir. Çünkü Müslümanlıkta yer alan Sırat Köprüsü, bu köprünün altında yer alan yakıcı cehennem anlatımı, Mazdeizmde aynen yer alır.
Zerdüşt inancında Ayrılık Köprüsü anlamına gelen Sinvant Köprüsü vardır. Köprünün bir kılıcın ağzı gibi keskin ve ince olduğu anlatılır. İşte inançsızların ruhu, dünya ile ahireti birleştiren bu köprüden geçerken cehenneme düşer.
Sinvant Köprüsü, Mecusilikten Müslümanlığa hiç değiştirilmeden aktarılmış ve adı da Sırat Köprüsü yapılmıştır.
Yunus Emre, XIII. yüzyılda şeriatçılar tarafından halkı korkutmak için çok kullanılan Sırat Köprüsü olgusunu açık biçimde reddetmiştir. Bunu, şathiyelerinden birinde şöyle dile getirir.
Sırat kıldan incedir
Kılıçtan keskincedir
Varup onun üstüne
Evler yapasım gelir
XVI. yüzyıl Alevi dedesi ve ozanı olan Pir Sultan Abdal da bir şiirinde şöyle der Sünni tutuculara:
Korkusun çektiğin Sırat Köprüsü
Hakka doğru giden kullara neyler
Cehennem inancı kötülük ve karanlık inancının gelişmiş biçimi olup başlangıçta kötü ruhların ve kötülük Tanrılarının mekânı olarak tasvir edilmişti. Daha sonraları, dünyadaki inançsızların ruhlarının gideceği yer olarak tanımlandı. Cehennemdeki melekler de eskiden yeraltı Tanrılarının görevlerini üstlendiler.
Cehennem sözcüğü, İbrani kaynaklıdır. Burası Kenanilerin Tanrısı Baal'e adanan çocukların yakıldığı vadinin adıdır. “Hinnon Oğulları Vadisi” anlamına gelen “Ge bne hinnom” zaman içinde kısalarak “Gehenna” olmuş, bundan da zamanla Cehennem sözcüğü türemiştir. (Bak: Musa ve Yahudilik). Dünyada bulunan vadinin adı, tek Tanrılı dinlerde, yeri belli olmayan bir Tanrısal mekana dönüştürülmüştür... Cehennem böylece ortaya çıkmıştır.
Cennet ise başlangıçta ışık, güneş ve genelde gök Tanrılarının mekanı olarak tasvir edilmiştir. Cennet, bütün dinlerde genellikle göksel bölgelerde anlatılmıştır. İslamlıkta da cennet göklerin ötesinde, son sınırdadır.
Cennet, sözcük anlamı olarak bahçe demektir. İbraniler cennete Aden (Eden) derler. Bu da eski Babil dilinde Edinu'dan türemiştir. Edinu ise bahçe demektir. İslam, bütün dinlerde bulunan cenneti bu yoldan almıştır.
Kuran'da anlatılan cennet içinde insanların yaşadığı güzel bir bahçeden başka bir şey değildir.
Aleviler, cennet ve cehennemi bu dünyadaki iyi ve kötü oluşlar, durumlar olarak yorumlarlar. Bu yorumla, eski çok Tanrılı din geleneğinden ayrılır ve bu olguyu dünyalaştırırlar.
Zekat
İslamiyet'in getirdiği en önemli toplumsal kurumlaşma aracı zekâttır. Zekât, ortalama olarak, bir Müslüman'ın malının 40'ta birisini her yıl yoksullara vermesi temeli üzerine kurulmuştur.
Zekât ile ilgili kavramlar, Musa ve İsa dinlerinde de yeralır ve aslında bütün dinlerde toplumsal dayanışma yolu olarak bulunur.
İslamiyette zekat ile ilgili ilk bilgiler Mekke döneminde görülür. Hz. Muhammet güçsüzken, zekattan ancak bir öneri olarak söz edilmektedir.
Medine döneminde ise zekat artık bir toplumsal kurum haline getirilmiştir. Zekâtın zorunlu olduğu konusundaki ayetler Medine'de iner. Zekâtın 625 ile 628 yılları arasında kesinleştiği tahmin edilmektedir.
Diğer dinlerde zekât, yoksulluğu ortadan kaldırmayı değil de yoksulluğu azaltmayı hedefleyen bir uygulama olarak yer alır. Zekâtın verilmesi genelde kişinin isteğine bırakılır.
Fakat, İslamiyet bu durumu, zenginin yoksula bir lütfu, bir bağışa gibi görmeyi aşmış ve zekatı, yoksulun zengin malı üstündeki hakkı olarak dile getirmiştir. Bu konuda 51. surenin 19 ve 20. ayetleri, 70. surenin 19-25. ayetleri, 17. surenin 26. ayeti ve 30. surenin 38 ayeti açıkça bir zorunluluk ve hak olgusunu dile getirir.
Zekat, tüccarları olduğu gibi mal ve ürün sahiplerini de kapsamaktır.
Bu konudaki son Kuran buyrukları açıktır ve kesin emir biçimindedir.
İslamiyetin her zaman geçerli olabilecek bu ilkesi ne yazık ki bugün battal edilmiştir. Mala tapan ve mal kazanmak için her türlü cambazlığı gösterenler, İslamın şartı olarak mal vermeyi içermeyen hükümleri sıkı sıkı savunurken, maldan özveri gerektiren bu hükmü görmezden gelmektedirler.
Kuran'ın genel espirisi içinde en açık Müslümanlık koşulu olarak ortaya çıkan ve her dönem için geçerli olabilecek zekata uymayanların gerçek dindar olduklarını söylemek çok zor olsa gerekir...(*)
Tevhid (Birlik) / ALLAH
Tevhid, İslam dininin temel ilkesini oluşturur. Bu ilke, Allah'ın tek olduğunu vurgular. Bu konuda Sünnilerle Aleviler aynı düşünürler. Allah'ın varlığı, tekliği ve yaratıcılığı Sünnilikte olduğu gibi Alevilikte de temeldir.
İslam Allah kavramı, Allah sözünün göstereceği gibi eski ilah (Tanrı) kavramının daha gelişmiş biçimidir.
İnsanlık tarihinde dinler başlangıçta çok tanrılı idiler. Bu Tanrılar içinde yer ve gök tanrıları daha belirleyici olarak kimi zaman gök Tanrısı, kimi zaman yer Tanrısı baş Tanrı konumuna geldi. Bu durum bölgeden bölgeye de değişiklik gösterdi.
Bu Tanrılar Meclisi, devletlerin imparatorluk durumuna geldiği durumlarda yeni yapılanmalara gittiler. Diğer ülkeleri ele geçiren ülkenin Tanrısı, baş Tanrı haline geldi.
Arabistan'da, Müslümanlıktan önce çok Tanrılı din düzeni egemendi. Tanrılarını put biçiminde heykellere deönüştüren Araplar, onların önünde secdeye kapanarak tapınırlardı.
Bugün namaz adı altında yapılan secde, Yahudulikten Araplara geçmişti. İslam döneminde bu secdeye bazı hareketler eklenerek onun putperest gelenekle bağlantısı kesilmeye çalışılmıştır. Fakat eski dinlerin tümünde secde, (put önünde yere kapanma) olgusu vardır. Araplar Hac ve cehennem-cennet olgusu gibi gibi bu geleneği de İslamlaştırarak sürdürmüşlerdir.
Tapılan putların en önemlileri de Mekke'deki Kâbe'de bulunuyordu. Bu yüzden Kâbe, Araplar tarafından Allah'ın evi olarak adlandırılmıştır. Allah'ı, put biçimine sokarak dört duvar arasına yerleştiren Arap için Kâbe gerçekten de Allah'ın eviydi.
İslam Allah'ı, bütün bu putların tümünün işlevini üstlenen ve tek tek Tanrılarda dile getirilen gücü ve görevleri yerine getiren bir Tanrıydı. Allah'ın 99 adı (Esma-i Hüsna) aslında Allah'ın 99 özelliğinin adı idi.
Müslümanlıktaki, Allah sözcüğünün kaynağı ile ilgili görüşler şunlardır:
1- Allah sözcüğü, Aramca olan Ala sözcüğünün bir biçimidir.
2- Aramca'nın bir kolu olan Süryanice'de Aloho'dur: Allah.
3- Allah, İbrani kutsal kitabı olan Tevrat'ta adı geçen Tanrı adı Elah'tan gelmiştir.
4- Mezopotamya dinlerinde El tanrı anlamına gelmektedir. İlah sözü gerek Arapça'da, gerek İbranice’de Tanrı anlamına gelmektedir. El ile İlah birleştirilerek El İlah adını alır. Bundan da Allah adı oluşur.
El sözcüğü bir önek alarak Arapça sözcüklerin başına gelir. İlah sözcüğü de El İlah biçiminde yazılıdır. Zamanla e, a'ya dönüşerek El İlah, Allah oluverir.
5- Lat, eskiden Ortadoğu'daki büyük ilahlardan birisi idi. Bu sözcüğün başına El önek getirilince El Lat oldu. Bu durum dili zorlayınca ilahtaki hemze (i) kaldırılmış, bunun sonucunda bir araya gelen iki lam birbirinin içine geçirilmiş (idgam), bu yazım sonucundan Allah ortaya çıkmıştır. (Bak, Kuran Ansiklopedisi, c. II, s. 87)
6- Kimilerine göre Allah, “vilah”tan türetilmiştir.
7- Perdelenmişlik anlamı veren Liyah da Allah'ın kaynağı gösterilir.
Müslüman yazarların, Allah'ın tamamen yeni bir sözcük olduğu yolundaki yorumları hiçbir temele dayanmayan bir savunmadır.
Fakat, Müslüman Tanrı (Allah) kavramının putu reddettiği ve bu yönüyle yeni olduğu bir gerçektir. İnsan biçimcilikten de önemli ölçüde arınan Müslüman'ın Allah'ı, tek Tanrılı dinler arasında tevhide en yakın olan bir anlayışa sahiptir.
Yalnız Alevilerle Sünnilerin Allah'ı yorumlayışları ve yönelişleri içerik yönünden ayrılık gösterir.