Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Sünniliğin Diğer Dayanakları

SÜNNİLİĞİN DİĞER DAYANAKLARI

Hadis(*)

İslam dinini ve bu dini de kapsayan İslam düzenini kurmuş olan Hz. Muhammet, vahye dayalı bir din oluşturmuştur. Vahiy, genelde bir melek aracılığıyla Tanrı'nın bildirimlerini almak demektir. Vahiy dinleri, Asya'dan İspanya'ya değin geniş bir alanı kapsar.

Vahiy suretiyle Tanrı'dan buyruk aldığını söyleyen, bu yolla toplumsal düzenin değiştirilmesini veya dönüştürülmesini isteyen önderlerin ilkinin Zerdüşt olduğu sanılmaktadır. Zerdüşt'ün M.Ö. VI. yüzyılda yaşadığı varsayılıyor. Ama onun yaşamını M.Ö. 2 bine değin çıkartan araştırmalar vardır. Bu dinde güneş ve buna bağlı olarak ateş ön plandadır.

Musevilik de vahye dayanan bir dindir. Bu dinin kutsal kitaplarının oluşumunda Zerdüştlüğün (Mecusilik, Zoroastrizm, Parsizm) etkilerinin olduğu sanılmaktadır.

Hıristiyanlık da vahiy dinidir.

M.S. III. Yüzyılda Babil dolaylarında doğan Mani'nin oluşturduğu Maniheizm (Zarvanizm) dini de vahiy kaynaklıdır. (Bu dinler için bak: Dinler Tarihine Giriş, A. Schimmel; Başlangıcından Günümüze Dinler Tarihi, Doç. Ekrem Sarıkçıoğlu).

İslamiyet de vahiy dinidir. Hz. Muhammet, Tanrı'dan Cebrail vasıtası ile aldığı bildirimleri yeni bir düzen kurmada kullanmıştır. Bu bildirimler kendisinin ölümünden sonra Kuran'da toplanmıştır.

Sünniliğin ikinci dayanak noktası ise Hz. Muhammet'in söylediği ileri sürülen sözlerdir. Bu sözlere hadis denilir. Sünniliğin oluşumunda bu sözler hemen hemen Kuran bildirimleri ölçüsünde etkili olmuştur.

Hemen belirtelim ki, Hz. Muhammet, kendi döneminde sözlerinin toplanmasını ve yazılmasını yasaklamıştır. Çünkü o, Kuran metinleri varken bunlara gerek duymuyordu. Ayrıca bu sözlerin Kuran metinlerine karıştırılmasından korkuyordu. (Bak. Yaşar Nuri Öztürk, Kuran'daki İslam, s. 51 vd.)

Kuran'la bugün peygambere ait olduğu ileri sürülen sözler (hadisler) arasında hem anlatımda hem de anlamda büyük karşıtlıklar vardır. Hatta birbirini yalanlayan yüzlerce hadis vardır.

Hadislerin yazılı hale getirilmesi ve bu konudaki ilk çalışmalar Hicretten 100 yıl sonra Emevi padişahı Yezit b. Abdülmelik döneminde başlatılmıştır. Bundan önce, bundan sonra, on binlerce hatta yüz binlerce hadis uydurulmuştur. Örneğin, 772'de ölen İbn Ebil Avca ölürken şöyle diyor: “İçinde, helali haram, haramı helal kıldığım dört bin hadis uydurdum.”

(Bak, Kuran'daki İslam, s. 130)

İdeolojik alanda egemenliği ele geçirebilmek için, yönetimin özendirmesi ile yüz binlerce söz uydurulmuştur. Hatta Sünnilik içinde ayrı ayrı anlayışlar, kendini doğrulatacak ve peygambere bağlayacak sözler yaratmışlar ve yarattıkları bu sözlerle mezhepler oluşturmuşlardır.

İmam Hanbel, İmam Malik, Ebu Davut, Buhari gibi hadis aktarımcıları yüzbinlerce hadis arasından (ortalama 100 bin ile 750 bin) kendilerine göre seçtikleri hadislerden bugün sağlam sayılan hadis kitaplarını oluşturdular. Ama bu kişilerle Hz. Muhammet arasında hemen hemen 200 yıllık bir zaman dilimi olduğu düşünülecek olursa bu hadislerin hiçbirinin güvenilir olmayacağı ortaya çıkar.

Bu konuda günümüzün Sünni din bilginleri diyorlar ki:

Sağlam sayılan hadisleri toplayanlar (Kütüb-i Sitte) seçimde, senet dedikleri kişiler zincirini esas aldılar. Bu kişiler kendilerini tatmin etmişse, hadisin metniyle uğraşmamışlardır. Ama buna bakarak bu kişiler zincirinde hadisçilerin anlaştıkları sanılmasın. Tam aksine birinin “ak” dediğine, bir öteki aynı kuvvette delillerle “kara” diyebilmektedir. Örnek verelim: Hadis konusunda hüccet (tartışmasız delil) sayılan kişilerden biri olan Yahya b. Main (ölüm: 847) İmam Şafii gibi bir zat için şöyle diyor: “Güvenilir bir ravi değildir.” (Bak. Kuran'da İslam, s. 135 vd.)

Fıkıhta ve tefsirde saygın isim sayılan İkrime için, Müslim ve birçok hadisçi “Yalancıdır...” derken, Buhari onu göklere çıkarmaktadır.

Hadislerin yüzde doksan dokuzunun uydurma olduğunu eski büyük hadis toplayıcıları da söylemiştir. Dev hadisçi Darekutni şöyle diyor: “Yalan hadisler arasında sağlam hadis, siyah öküzün derisindeki tek tük beyaz kıl kadardır.” Yine büyük hadisçi Sube şöyle diyor: “Hadisçilerin onda dokuzu yalancıdır.” Mugire ed-Dabbi diyor ki: “Allah'a yemin ederim ki fasıkçılardan çok hadisçilerden korkarım.”

Şube bin Haccac şöyle uyarıyor: “Hadisler sizi Allah'ı anlamaktan alıkoyuyor.”

Bu hadis uydurmacılığı zamanla resmileşmiştir. Bunun sonucunda da Hadis Uyduran Salihler adı altında toplanan ve dine hizmet için hadis uyduran bir kesim oluşmuştur. (Bak. Aynı kaynak, s. 137)

Hadis uydurma bilinçli olarak Şam'da Şam'ın ve buranın valisi Muaviye'nin kutsal olduğuna ilişkin sözlerle başlatıldı. Osman'a sırtını dayayan Muaviye, gerek Kuran'a gerek Hz. Muhammet'e ait olduğunu yaydığı sözleri iktidarı ele geçirmek için kullandı. (Aynı kaynak, 347 vs.)

Peygamberin ağzından örneğin Şam kutsal kent yapılırken İstanbul, cehennem kenti olarak anlatıldı. Sonra İstanbul övdürüldü.

Türkler ortaya çıkınca, onların kıyamet belirtisi olduğu peygambere söyletildi. Türkler güçlenince, Türklerin erdemi dile getirildi. Hep peygamberin ağzından.

Araştırmalar göstermektedir ki Hz. Muhammet tarafından söylendiği kesin olan sözlerin sayısı 750 bin hadis arasında en fazla 30 (otuz) tanedir. (Bak: Kuran'daki İslam, s. 361)

Hadislerin en sağlam sayılanını bile Hanefi Mezhebi'ni oluşturan Ebu Hanife kabul etmiyordu. Bu yüzden diğer Sünni din adamları, bu Sünni bilgini kâfirlikle suçlamışlardır.

Açıkça anlaşılmaktadır ki Sünniliğin hadise dayanılarak oluşturulan kurallarının bu ayağı sağlam değildir. Bu nedenle gerek Alevilere, gerek diğer topluluklara saldırı içeren ve Sünni mezhepleri haklı gösteren hadislerin tümü uydurmadır. Örneğin “Kaderiler benim ümmetimin Mecusilerdir. Onları gördüğünüz yerde öldürünüz.” biçimindeki kesin kabul edilen hadis, Hz. Muhammet'ten 200 yıl sonra ortaya çıkacak olan Kaderi akımı ile ilgilidir. Bu hadisin doğru olması olanaksız olduğu halde egemen kesimler, halkın muhalefetini kırmak için buna benzer uydurma hadisleri kullanarak kitleleri kandırmışlar ve soymuşlardır...

Günümüzde tutucu dinciler (şeriatçılar) bu yalan hadislere Kuran ayetleri gibi sarılmaktadırlar. Yalan üzerine kurdukları sistemlerini yalan sözlerle sürdürmeye uğraşmaktadırlar. Bunlar, yalan hadislere karşı çıkanları dinsizlikle suçlamakta, aklın ve bilimin kullanılmasını engellemek için her yolu denemektedirler. Bu durumdan Sünniliği çağdaş biçimde açıklamaya çalışanlar da rahatsızdır. Prof. Yaşar Nuri Öztürk diyor ki:

“Ne ilginçtir ki o devirde hadis uyduranlara zındık deniyordu, şimdi ise uydurma hadislerle mücadele edenlere zındık deniyor. Anlaşılan uydurmacılığın bugünkü tahribi daha şiddetli olacaktır.” (Bak, Aynı eser, s. 130)

Kendisini peygamberin yolu ve peygamber davranışının sürdürücüsü gibi göstererek Ehl-i Sünnet adını alan Sünniliğin dayanaklarından hadisler uydurmadan oluşan bir mişna yığınından farksızdır. Ancak Kuran’ın toplumcu özüne uyan hadisleri bundan ayırmak doğru olur...

Aleviler, peygamberin akla, mantığa, iyiliğe, güzelliğe uyan sözlerine sahip çıkmışlar, ilkel ve çağdışı uygulamaları reddetmişlerdir.

Ramazan Orucu

Sünnilikte imanın şartlarından birisi olarak da ramazan ayında oruç tutmak gösterilir.

Oruç, yalnız Müslümanlıkta değil bütün dinlerde şu ya da bu ölçüde yer almıştır. Örneğin Yahudilikte şu oruçlar vardır:

1- Yom Kipur,

2- Ester Orucu,

3- Asara Betevat,

4- 17 Temmuz Siva Asar,

5- Tisa Be Av.

Yahudi kutsal kitabı Tevrat'ta oruçla ilgili bilgi ve buyruklar yer alır: Mehemya: Bab: 9, ayet: 1, İsaya: Bab: 58 ayet: 2, Tesniye: Bab: 9 ayet: 9.

Yahudilikte oruç bir günle sınırlıdır ve 24 saatliktir.

Hrıstiyanlıkta da oruçla ilgili bilgiler ve buyruklar vardır. Oruçla ilgili biçim verilmemiştir. Matta İncili bölüm 9, ayet 14, yine bölüm 4, ayet 1 oruçla ilgilidir.

Bu dinlerde oruç genellikle yapılan bir hatadan dolayı af dilemeyi içerir ve kefaret niteliklidir.

En eski dinlerden olan Mecusilikte (Zerdüştlük) oruç insanın kendini arıtmasının bir biçimi olarak yer alıyordu. Yine Sabiilikte, oruç kendini kötülüklerden arıtmanın bir yolu olarak vardı.

Mani dininde orucun büyük önemi vardı ve 12. ay oruç ayı idi.

Vedalardan çıkan Hint dini Brahmanizmde oruç neredeyse insanın kendisini açlıktan öldürmesi derecesinde önem kazanmıştı. Budizm bunu oldukça yumuşatmış ama orucu temel tapınma yollarından birisi olarak kabul etmiştir.

Oruç insanın kendisini açlığa hazırlamasının bir yöntemi olarak ilkel çağlarda ekonomik yönü olan bir uygulama idi. Oruçta, insan kurban etmenin kaldırılmasından sonra bu kurban etme yönteminin insanın bedeni üzerinde kutsal bir eziyet yaratma biçiminde sürdürülmesinin izlerini görmek de mümkündür.

Müslümanlıkta oruç, Arpaça savm olarak adlandırılmıştır.

Oruç, Araplar tarafından putperestlik döneminde yine Ramazan ayı içinde tutuluyordu. Yahudilerin orucu olan 10 Muharrem'e denk düşen günde de 1 gün oruç tutuluyordu.

Ramazan ayında oruç tutulması, 624 yılının Şaban ayında zorunlu hale getirilmiştir. Bu zorunluluk “Bakara Suresi”nin 183. ve 184. ayetlerinde yer almaktadır. Yalnız bu sure okunduğunda görülecektir ki Ramazanda emredilen oruç kişiyi doğru yola sokmak amacını güder ve onun yapacağı yanlışlara karşı bir diyet gibi takdim edilir. Bu uygulama Yahudilikteki kefaret oruçlarına son derece benzer.

Kuran'da yalnız Ramazan orucu olduğu biçimindeki çok yanlış bir şartlanma vardır. Ramazan dışında şu oruç biçimleri Kuran'da dile getirilmiştir:

1- Bakara Suresi, 196. ayete göre: Hacda kurban kesmeyenler bunun yerine 10 gün oruç tutabilir.

2- Nisa suresi, 92. ayeti: Yalnışlıkla bir başka Müslüman'ı öldürenin (...) iki ay oruç tutması. (Islah etme yöntemi)

3- Maide Suresi, 89. ayeti: Yalan yemin edenlerin üç gün oruç tutması...

4- Maide, 95. ayet: Hac sırasında av hayvanı öldürenin saptanacak ölçüde oruç tutması.

5- Mücadele Suresi, 3. ve 4. ayetler: Karılarından boşanma yemini edip bundan dönenlerin 60 gün oruç tutacakları.

6- Azhap suresinin 35. ayetinde oruç tutan erkek ve kadının sevap kazanacakları belirtiliyor.

Kuran incelendiğinde, görülmektedir ki, inanca bağlı olarak önerilen oruç için süre verilmemektedir. Bu konuda kullarına zorluk önermeyen İslam Tanrısı'nın tavrı dikkate alınırsa, Ramazan ayında 30 gün oruç tutmanın Kuran'ın anlayışına da uymayan bir külfet olduğu hemen anlaşılır.

Kuran'da birçok yerde “Allah size zorluk önermez, size kolaylık getirmek ister.” denilerek İslamiyetin bir kolaylık olduğu vurgulanmıştır. Gerçekten de peygamber Muhammet zamanında durum böyledir. Ama peygamberden 200 sene sonra devleti yönetenlerin ve onların çevresinde yer alan sömürücü kesimlerin çıkarlarına uygun bir toplum yaratmak için Kuran'da bulunmayan bir süre getirilip zorla dayatılmıştır.

Yukarıdaki bilgiler incelenirse, Kuran'da işlenen bir suç karşılığındaki oruç kişinin isteğine bırakılmamış ve süresi belirtilmemiştir. Bu konularda süre belirtilirken Ramazan'da tutulan orucun süresinin belirtilmemesi onun ancak bir günlük olacağını gösterir. Çünkü, gerek Araplar, da gerekse onlara bu konuda öncülük eden Yahudilerde oruç 1 gün ile sınırlıdır. Bunlardan birisi de 1 günlük oruç olan 10 Muharrem orucudur. Bu orucu Hz. Muhammet de Kuran da yasaklamamıştır.

Aleviler, Ramazan ayında ancak 3 gün oruç tutulabileceğine inanırlar. Gerek tarihsel bilgiler, gerek Arap-İbrani geleneği, gerek Kuran'ın yorumlaması ve Kuran'daki bilgiler de Ramazan orucunun 1 günle sınırlı olabileceğini gösterir.

Ramazan orucunun İslam'ın temel şartı gibi gösterilmesi ve bu orucu tutmayanların inancının eksik olduğu ise hiçbir ciddi temele dayanmayan şeriatçı uydurmasıdır. Kuran, Müslüman olmanın koşulunun Ramazan orucu tutunmak gibi bir şartı olduğunu hiçbir ayetinde dile getirmez. Hatta bunu dolaylı olarak bile söylemez.

Bu bilgiler, eskiden Sünni din adamlarının tekelinde bulunan Kuran'ı nasıl çarpıttıklarını ve bilgisiz halkı nasıl kandırıp gerçekte Kuran çizgisinden nasıl uzaklaştırdıklarını göstermesi açısından çok öğreticidir.

Alevi orucuyla ilgili olarak Aşura maddesine bakınız.

Hac ve Kâbe

Bugün Müslümanların Sünni kesimi, İslam'ın beş şartından birisinin Hacca gitmek olduğunu kabul eder. Bunların din adamları Hacca gitmeyenin Müslüman sayılmayacağı gibi bir iddiayı yüzyıllardır söyler dururlar. Hacca gitmek, Mekke'deki İbrahim peygamberin yaptığı söylenilen bir yapının çevresinde dönmek ve bu yapının duvarında bulunan bir taşa elle dokunmaktan, kurban kesip yakındaki bir derede şeytanı taşlamaktan ibaret bir tapınma biçimidir.

Bu tapınma biçimi, Müslümanlıkta ortaya çıkmış değildir. Hac olgusu müşrikler döneminde bütün canlılığı ile yaşıyordu. Hatta peygamber bu tapınma biçimini olduğu gibi İslamiyet'e aktardı. (Bak: Leone Ceateni, İslam Tarihi, Cilt I, s. 210, H.C. Yalçın çevirisi)

Bu tapınağın İbrahim peygamber tarafından yapıldığı da tarihi gerçeklere uymamaktadır. Bu konuda elde hiçbir belge yoktur. Sadece Müslümanların yarattığı bir söylence vardır. Bu söylenceyi yaratanlar tarih bilgisinden yoksun oldukları için o zamanki cahil kesimi de inandırabilmişlerdir. Şimdi durumu kısaca açıklayalım:

İbrahim peygamber Yahudilerin peygamberidir ama Kuran'da en fazla adı geçen ikinci peygamberdir ve saygın olarak anılır. Musa peygamber ile İbrahim peygamber arasında Yusuf, Yakup, İshak, İsmail gibi peygamberler vardır. Yani İbrahim peygamber Musa'dan en az 200 yıl önce yaşamıştır. Tevrat ve günümüzün tarih kitaplarına göre Musa ile Süleyman Peygamber arasında 480 yıllık bir zaman vardır. Tarih gösteriyor ki Davut Milattan Önce 862'de öldü ve Süleyman yerine geçti. Süleyman ile Hazreti Muhammet arasında 960+570=1530 yıl vardır. Bu süreye 480+200=680 yıl daha eklenirse Muhammet'ten 2200 yıl öncesine gidilir. Zaten tarihi kaynaklar, İbrahim peygamberin İsa'dan 1900 yıl önce yaşadığını belirtmektedirler. Bu durumda Hz. Muhammet ile İbrahim peygamber arasında en az 2500 yıllık bir süre olduğu ortaya çıkıyor.

Arabistan gibi ilkel kabile toplumunda, her boyun ayrı bir putu, her bölgenin ayrı bir tapınağı olduğu bir yerde, bir tapınağın 2500 yıl ayakta kalması mümkün değildir. Zaten Kâbe, 4 duvardan ibaret bir kapı idi ve çatısı bile yoktu. Malzemesinin ilkelliği nedeniyle kısa zamanda yıkılmaya yüz tutuyor, Araplar bunu onarıyorlardı. Böyle bir yapının 2500 yıl ayakta kalması maddi olarak da mümkün değildir.

Ayrıca ilk tek tanrılı dine sahip Yahudiler bile yerleşik tapınaklarını Musa'dan hemen hemen 500 sene sonra inşa etmişlerdir. Bu tapınak da daha sonraki istilalar sonrasında yıkılmıştır. Alt kültür basamağında bulunan Arapların sabit tapınak yapmaları ve bunu 2500 sene korumaları hiçbir tarihsel bilgiye uymamakta, hiçbir kanıta dayanmamaktadır.

Ama Arapların putperest dönemde burada tapındıkları ve bunun ucunun eskilere gittiği, bu yerin putperestler tarafından çok kutsal bir yer bilindiği bir gerçektir. Hatta burası o kadar kutsaldır ki çevresinde savaş bile yapılamamaktadır. Burada kurulan panayır ve ticari ilişki, Kâbe'nin daha bir kutsallaştırılmasını ve putperestler tarafından korunmasını gündeme getirmiştir. Böylece şunu diyebiliriz ki Kâbe ancak Mekke'de bir ticaret kesiminin ortaya çıktığı, buraya kervanların gelip, konaklamaya başladığı zamanlarda yapılmış bir tapınaktır ve İbrahim peygamber dönemine uzanan bir niteliği yoktur.

Kâbe'de daha önce yapılan tapınma sırasında bu yapının çevresinde tur atılıyordu. Çıplak yapılan dönüş sırasında, eskiden dört duvarda bulunan dört taşa dokunuluyordu.

Kâbe'de putperestler Hübel adlı putu saklıyorlardı. Hübel en saygın puttu. Zamanla başka boylar da buraya kendi putlarını getirip yerleştirmişlerdi. Ama tarihi kaynaklar, Kâbe'nin Hübel'e makam için yapıldığını ortaya koymaktadır.

Hübel Mezopotamya'daki Hit kentinden, Arabistan'a Umru bin Lahi tarafından getirilmiştir. Kâbe'de kuyunun yanına konulmuştur. (Bak. İslam Tarihi: Velhausen'den naklen ve İshak, İbn. Hişam, Ezraki gibi İslam tarihçilerine işaretle Leone Ceatani, 1. cilt, s. 216)

Kâbe'de Hübel dışında altı put daha bulunuyordu. Bu putlar Arabistan'a kuzeyden gelmişti. Kendani ve Babil de bu putların kaynakları olarak gösterilmektedir.

Hübel'in kökeninin Arabistan olmadığı, bunun kaynağının İbrani (Yahudi) dinindeki Habil olduğu ve bu sözcüğün bozulmasından Hübel adının çıktığı ileri sürülmektedir. Bu putun adı Tevratta Baal olarak geçmektedir. Ve Baal Suriye'de, Irak'ta, Filistinde en fazla tapılan ilahlardan birisidir. Bu puta Mezopotamya'da ve Babil'de Bel, Filistin'de, Finike'de, İbraniler'de Baal adı verilmişti ve buralardan Arabistan'a gelerek Arapların en ulu putu olmuştu. Arapların ilkelliği yüzünden, diğer yerlerde önemini yitiren bu put, Araplar tarafından bu topraklarda sıkıca korunmuş ve Kâbe onun mekanı olmuştur. Hatta Kuran'da bile Baal sözü beş kez kullanılmıştır. (aynı kaynak, s. 217)

Bu küp şeklindeki dört duvardan ibaret ve çatısız tapınağın dört köşesinde dört taş bulunmaktadır... Kâbeyi ziyarete gelenler yapının çevresinde ıslık çalarak dolaşırlarken bu taşlara dokunarak onlarda bulunduğuna inandıkları tanrısal güçten yararlanmaya çalışmışlardır.

Bu taşların adları şunlardı:

1-       Errükunelesved,

2-        Errükuneşşami,

3-        Errükunelgarbi,

4-        Erükunelyemani

Bunlardan özellikle Hacerülesvad ve Hacerülyemani daha kutsal biliniyordu. Bu taşların içinde zamanla en kutsal olarak görülen Hacerülesvad (Karataş) kutsallığını sürdürdü.

Muhammet peygamber zamanında bu dört taşın dışında Safa ve Merve diye 2 başka taş ve ibadet alanı daha vardı. Bu Safa ve Merve kavramı da aynen Hac olgusu gibi putperestlik geleneğinden İslam içine aktarılarak kullanılmıştır. (Aynı kaynak, s. 218)

Mekke'nin ekonomik önemine ve yönetim merkezine bağlı olarak öne geçmesiyle birlikte buradaki tapınak da öne geçmiş ve diğer bölgelerdeki Arap putları da Kâbe'ye getirilerek kutsallık sürdürülmüş ve etkisi genişletilmiştir. Hemen belirtelim ki Kâbe kadar önemli bir başka tapınak da Yemen'de bulunuyordu. Çünkü Yemen o sıralarda en az Mekke kadar ticarette gelişmiş bir yerdi ve bir finans merkezi idi.

Arapların Kâbe'ye kutsallık kazandırmak için uydurdukları masallar, İslamiyet'ten sonra da sürdü. Hatta bunlardan İbn Abbas, Kâbe'nin kuruluşunu insanın yaradılışı tarihine kadar çıkardı. Bunlar, Kâbe'yi yapanın İbrahim değil Adem peygamber olduğunu yaydılar ve öykü pek çok kişi tarafından doğru gibi kabul edildi. Bu masal aslında Kuran'a aykırı idi. Çünkü Hz. Muhammet, Kuran'da bu tapınağı kuranın İbrahim ile oğlu İsmail olduğunu belirtiyordu.

Öte yandan Mekke kentinin temellerinin Kusay tarafından atıldığı ve mabedin de ancak bundan sonra kurulabilmiş olacağı hiç düşünülmedi...

Hac olgusu, Araplarda bir tapınma olayı olduğu gibi bir ticaret hareketi olarak da önem kazandı. Hac süresince Kâbe'nin çevresinde şenlikler düzenlendi. Kâbe'nin çevresi yasak bölge ilan edilerek burada savaşa izin verilmedi.

Fakat, İslamiyet süresinde savaşlar sırasında Kâbe'nin kutsallığı hiç dikkate alınmamıştır. Örneğin Emevi kumandanı Haccac, Kâbe'yi mancınıkla taşa tutturmuş ve yakmıştır.

Hac olgusu, İslamiyetten sonra da hemen hemen eski özelliğini korumuştur. Bugün Hac tapınması, İslamiyetten önceki gibi yapılmakta, Kâbe'nin çevresinde dönülmekte, Karataş'a el sürülerek onun kutsal olduğu benimsenmektedir. Burasının Allah'ın Evi olduğu söylenerek, gerçekte Kuran'da yeri yurdu belli olmayan Allah, belli bir yerle de sınırlandırılmakta ve böylece de bir çelişki ortaya çıkarılmaktadır.

Aleviler, yukarıdaki nedenlerden dolayı Kâbe'ye gitmeyi gereksiz görürler ve Allah'ın mekânının ancak insan kalbi olacabileceğine inanırlar. Bu nedenle, insan kalbi kazanmayı hacca gitmek olarak anarlar.

Yunus Emre'den günümüze kadar bütün alevi ozanları Hac olayını insan kalbiyle sınırlamıştır.(*)

(EK: 2002)