Hacı Bektaş Veli'nin Yunus Emre'ye Etkisi
HACI BEKTAŞ VELİ'NİN
YUNUS EMRE'YE ETKİSİ
Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli'nin daha önce dile getirdiği düşünceleri şiirle halka sunmuştur. Yunus, bir Alevi'dir; hatta ona, Alevi propagandacısıdır bile diyebiliriz.
Bunu kanıtlamak için, Hacı Bektaş Veli'nin iki kitabından alıntı yapacağız. Böylece hem Alevi düşüncesinin bazı özelliklerini, hem de Yunus Emre'nin düşünce yapısını açığa çıkaracağız.
Makalat'tan Alıntılar
Hacı Bektaş Veli'nin Makalat adlı kitabı, 700 yıl öncesinin Alevi felsefesiyle yazılmıştır. Kitabın yazıldığı atmosfer bellidir: Moğollar, Anadolu'yu yakıp yıkıyor... 1240 yılında isyan edip başarısız olan Alevi Türkmenler, dağınık ve perişan... Hem Moğollar, hem işbirlikçi Selçuklular bunlara düşman. Bu kitlenin yeniden birleştirilmesi, diriltilmesi gerekir. Bunun için gerçekçi, birleştirici öneriler, düşünceler şarttır. Siyasi tavırdan önce felsefi tavra ihtiyaçı vardır.
Makalat, Alevi Türkmenleri yeniden yapılandırmak isteyen HacıBektaş Veli'nin görüşlerinden ilginç ipuçları verir.
Hacı Bektaş Veli yetiştirmelerinden Sait Emre'nin Türkçe'ye çevirdiği bu kitap, Alevi kitlenin, yeni oluşan beyliklerdeki meşrulaşma isteklerini de yansıtır. Bu kitabın, kelime kelime, HacıBektaş'ın yazdığı kitabın aynısı olduğunu söylemek de mümkün değildir. Özellikle, kitabın Molla Saadettin (Sait Emre) tarafından Türkçeleştirilmiş olması, akla bazı sorular getirmektedir. Çünkü, Saaddetin, bir türlü medrese kafasından kurtulup da Alevi yolunun inancına bağlanamamaktadır. Bunun ipuçlarını Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi'nde açıkça görürüz. Saaddettin, Vilayetname'de açık açık taşlanır, yobazlıkla suçlanır pişirilmek istenir.
Makalat, bir felsefe eseri olmaktan çok, Alevilere din konusunda bazı bilgiler veren ve özellikle de Alevi düşüncesindeki “Dört Kapı-Kırk Makam” kavramını açıklayan bir eserdir. Bir dinbilgisi kitabıdır. Yine de Hacı Bektaş felsefesinin ipuçlarını, bu kitapta bile rahatça yakalıyoruz.
Şöyle diyor büyük Pir Hacı Bektaş Veli:
® Şunu belirtmek gerek: Kendisini arıtamayan (temizleyemeyen) başkasını hiç arıtamaz. Şeriata göre; dona ve tene (elbiseye ve deriye) murdar şey değse, su ile yuyunca hem ten, hem don arınır.
Bilgelere (ariflere) göre ise su ile ne don, ne ten temizlenir. Çünkü kendi özünü arıtmayınca yumakla, yunan şey temizlenmez.
(Ten temizliğinin değil yürek temizliğinin temel olduğunu vurgulayan bu görüşler, Aleviliğin temel kavramlarındandır. Hacı Bektaş Veli, burada bilge olarak Alevi büyüklerinden söz eder. Söz konusu Arifler, Alevilik düşüncesine göre düşünen insanlardır. Büyük Pir, takıyye uygulayarak açıkça bunu söylemese de, çıkartılan sonuç; Aleviliğin kesin inançlarından birisidir.)
® Ariflerin ibadetleri, tefekkürdür (düşünmektir).
® Soru: Tanrı'ya neyle ulaşabilirsiniz?
Cevap: (...) İyiliklerin ve yaptığın iyi işlerle...
® Tanrı'yı kendi özümüzden biliriz; kendi özümüzü Tanrı'dan. Her kim kendini bildi, Tanrı'yı bildi, demektir. Kendini bilmeyen Tanrı'yı da bilemez.
(Kendini bilen, Tanrıyı bilir, ilkesi de Aleviliğe özgü, Alevi yolunun temel ilkelerindendir.)
® Bir gün Tanrı Arslanı Ali'ye sordular: “Ya Ali, taptığın Tanrı'yı görüyor musun?” “Görmeseydim, tapar mıydım?”
Gerçek müminler, Tanrı'yı her yerde görenlerdir...
® Şeriatın ilk makamı, iman getirmektir. Kişi, iman ten üzredir de dese, can üzredir de dese hata eder. Çünkü iman akıl üzredir, akılla olur.
® İmam akılla olur; akıl sultandır.
® Akıl, yeryüzünde Tanrı'nın terazisidir. Yeryüzünde de akıl terazisinden üstün nesne yoktur. Çünkü, iyi nesneyi bilen ve buyuran akıldır.
® Tanrı, insana bunca ululuk, bunca aydınlık, bunca keramet, bunca donanım verdiyse, akıl bereketine verdi.
® Tanrı; her gün yana yakıla ibadet eden birisini, içinde biraz riya bile olsa bilir, ibadetini kabul etmez.
® Dünyada her kişi kendi halince bir şeydir. Ama cahil hiçbir şeydir. Başında murassa taç bile olsa yine hayvandır.
® Tanrı evrende ne yarattıysa tümü insanda bulunmaktadır; belki insanın özelliği daha fazladır.
® İnsan, Tanrı'nın yerde ve gökte halifesidir. (Tanrı'nın vekili insandır.)
® Kişi, ilim büyüklerini anadan ve atadan daha üstün tutmalıdır.
® Gönül, öyle bir şehirdir ki, Tanrı maddi ve manevi dünyada ne yarattıysa orada yer almıştır.
® Gönül, cennete benzer.
® Gönül, Kâbe'den daha üstündür, çünkü, gönül, Tanrı'nın nazargâhıdır.
® Tanrı ile bütün nesneler arasında perde vardır, fakat gönülle Tanrı arasında perde yoktur.
® Bir bölüm insan dünya malını ister; bunlar sürülere benzer. Bir bölümü ahreti ister; bunları korku yönlendirir. Bir bölümü de Tanrı'yı ister. Tanrı, “Kullarım; beni isteyin, size bulunayım”der.
® Soru: Can, ölü müdür, diri midir?
® Cevap: Âşıkların tenleri ölür, canları ölmez.
Şerh-i Besleme Adlı Kitabından...
Hacı Bektaş Veli’ye ait olduğu ileri sürülen bu kitabının asıl yazması elimizde yok. Sonradan, bu kitap çoğaltılırken, kopyasına bazı Sünni nitelikli eklemeler yapıldığı anlaşılıyor. Osmanlı devleti zamanında medrese kültürünün etkisiyle, Alevi geleneğinin kırılıp dağıtılması için bütün ideolojik silahlar kullanılmıştır. Örneğin, Ehlibeyt'i anlatmak için kullanılan Peç-i Âlâ (Yüce Beşli...) saptırılarak Muhammet, Ali, Ebubekir, Osman ve Ömer'i anlatmak için kullanılmış. Halbuki bu deyim, Alevi felsefesine aittir ve Sünnilikte yoktur. Daha sonra Penç-i Âli Aba biçimine dönüşerek Alevi literatüründe bir elin beş parmağı ile simgelenen Ehlibeyt, Sünnilikte kabul görmemiştir.
Burada; Osmanlı padişahlarının ve dolayısıyla yönetimin özel bir tavrından söz etmek zorunludur. Anadolu nüfusunun büyük bölümünün Alevi nitelikli olması, Alevi düşüncesinin mücadeleci özelliği nedeniyle Osmanlı padişahları, mümkün olduğunca Alevi büyüklerine saygı göstermek zorunda kalmışlardır. Hacı Bektaş dergâhına gösterilen saygı, Hacı Bektaş'ın Sünni oluşundan veya Osmanlı padişahlarının Bektaşiliğinden kaynaklanmaz. Osmanlı yönetimi, Alevi kitleyi yatıştırabilmek için, kimi zaman bazı ödünler vermek zorunda kalmıştır. Yavuz Sultan Selim, kulağına Bektaşi küpesini bu zorunluluktan takmıştır... Alevileri katletmesine karşın, onlarla el altından uzlaşma çabalarının işareti olan bu tavrı, oğlu olan Kanuni Süleyman da sürdürmüştür. Kanuni'nin dedesi İkinci Bayezit koyu bir Sünni'dir. Gerektiğinde, baskı ve kıyım operasyonlarını çekinmeden uygulamıştır.
Osmanlı yönetiminin ikinci bir taktiği de Anadolu'daki Ocakzade dedelerini denetim altına alabilmek için onları Hacıbektaş tekkesine bağlamaya çalışması olmuştur. Bu olgunun Balım Sultan'ın postnişinliği sırasında başladığı tahmin edilebilir. Balım Sultan'ın saraya yakın kesimlerce çok tutulmasının bir nedeni de bu olabilir. Hacı Bektaş felsefesine ters düşen bu tutum, en tepedekilerle sınırlı kalmış, halk fazla yüz vermemiştir.
Tevella-Teberra
Aleviliğin geçmişteki temel ilkelerinden birisi de tevella ve teberra idi. Bu ilkenin ilk maddesinde; Ehlibeyt'i sevmek, sevenlerini sevmek, söz konusu edilir. Teberrada ise Ehlibeyt düşmanlarına düşman olmak, sevmeyenlerini sevmemek dile getirilir. Nasıl, günümüzde belli partilerde olanlar arasında bir sempati bulunur, başka partiden olanlara karşı soğuk bir tavır takınılırsa, eskiden de Ali partisi sayılabilecek Aleviler; böyle karşıt görüşlüleri dışlayıcı bir tavır içine girmişlerdir. Günümüzde, toplumsal, gelişmelerin artık gereksiz kıldığı bu zıtlaşma, dışlama; eskiden, Alevi kitleyi diri tutmanın aracı olarak uygulanmıştır. Teberrayı, özellikle, Alevilere karşı yürütülen düşmanca kampanyaların yarattığı ve zorunlu kıldığı anlaşılmaktadır. Teberra, sıradan Sünni Müslümanları değil, Alevilere zarar veren yöneticileri hedef almıştır. Bu eski inanca göre, Ebubekir, Ömer, Osman teberra edilen kişilerdir. Onlar, Alevi inancına göre Ehlibeyt'e zarar vermişlerdir. Bu yüzden de sevilmezler.
Bu kişilerin, Anadolu'ya tevella ve teberrayı getiren pir olduğu söylenen Hacı Bektaş Veli tarafından Alevi yolunun başı olan Hz. Ali ile aynı pozisyonda anılmaları, Hz. Ali ile eş gösterilmeleri asla mümkün değildir. Bunlar, o kitaba sonradan eklenmiş bölümlerdir.
Fakat, kitabın genelinde, Hacı Bektaş Veli'nin insancıl çizgisini, sıcak kişiliğini bulma olanağı var. Aktaracağımız şu bölümler bunun bir göstergesidir.
“Tanrı, yüce Kitab'ının içinde, kendisine isyan edene bile nazar kıldı, onları da gördü. Böyle bir köyün, bir kez “La ilahe illallah” demesinden ötürü, seksen bin yıllık küfrünü bağışladı. O, onları utandırmaz ve de bir köy içlerinden dört yüz bin Tanrılık iddia edenler çıksa bile, bundan sonra peygamber verir ve şöyle der:
Katı söyleyen, sert, öfkeli konuşan, benim düşmanımdır. Yumuşak konuşan benim kulluğumu unutsa da, Tanrılığımı unutmasın.
Ve buyurdu:
– Biz, sana her şeyi yetesi kıldık. Senin için türlü besinler verdik. Şimdi kocaldın. Ölümün yaklaştı. Bir kez 'Kulunum' demek senden. Dört yüz yıllık ömür içinde geçirdiğin küfrü, yüzüne vurmamak da, benden.”
“Allah'ın elçisi, şöyle buyurur:
Mirac gecesi, dünya hesabıyla altı yüz bin yıllık yol tutarınca Arştan yukarıya çıktım. Bin türlü deniz gördüm, sordum:
“Allah'ım bu denizler nedir?”
Yüce Tanrı şöyle buyurdu:
“Ya Muhammet, o denizler benim rahmet denizlerimdir. Değme bir denizin ululuğu bu dünyanın yetmiş katıncadır. Doğudan batıya kadar bu denizlerden verdim dünyaya. Bu denizlerin bir dalgacığı, hoşluk, iyilik, gül, reyhandır. Her türlü nimet, rahatlıktır. Kâfir ve Müslümanların hepsi, o denizlerin bir dalgasındandır.”
“Yüce Tanrı buyurur: Ya Muhammet, ümmetine söyle. Nasıl yıldızlar akşamdan doğar, ertesi güne kadar uyumazsa, onlar da, akşamdan ertesi güne kadar kullukla meşgul olsunlar. Eğer bunu yapamazlarsa Ay gibi, günün bir vaktini kullukla geçirsinler. Eğer onu da yapmazlarsa Güneş gibi, rahat içinde olsunlar. Gündüzün bana kulluk etsinler. Eğer onu da yapmazlarsa, ben kerem sahibinden, en büyük bağışlayıcıdan, ben Rahman ve Rahim'den af dilesinler. Bismillahirrahmanirrahim desinler. Allah dedikleri vakit, ne kadar yaşam sürmüşlerse bu yaşamlarını hep Tanrı kulluğu ile geçirmişler gibi kabul ederim. Rahman dediklerinde, onlara, nice kulluk etmiş olanlara verdiklerimden veririm. Rahim demelerinden ötürü de, onlara, gündüzün oruç tutmuşların ve gazilik yapmış olanların sevabından veririm.”
“Hürün maksuratün filhıyami”. Bunun anlamı; Cennette de od, amber, tütsü olacaktır. Ateş yoktur. Öyleyse nasıl tütsü olacaktır? Yanıtı şudur: Yukarıdan Arş'ın, Allah katının nuru, aşağıdan ferşin yani Tanrı lütfu olan döşeğin nuru gelecek, onların arasında od ve amber yayılacak. Ateşe gereksinme kalmayacak. Nitekim inananların büyük günahları var. Onlar için aşağıdan marifet nuru, yukarıdan tecellinin nuru dolacaktır. Marifet ile tecelli nuru arasında inananların bütün günahları mahvolacak ki, bunun için de hiç ateşe hacet kalmayacak.
Özetle diyor ki:
Kâfir ile Müslüman bir damladandır. İnsanlar ateşte yanmayacaktır. O ateş, bilgi ve inanç ışığıdır. Bütün günahların affı için gönülden bir duyuş yeter.
Büyük Pir'in bu görüşlerini ele alan Yunus Emre, onları geliştirerek şiirleştirmiştir. Şu örneklerde, bunlardan bazılarını görebiliriz:
Yunus Emre; Hac olayına şöyle bakıyor:
Çatış, kazan, ye, yedir
Bir gönül ele getir
Bin Kâbe'den yeğrektir
Bir gönül ziyareti.
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet bile
Elin, yüzün yumaz değil.
Yunus Emre der hoca
Gerekse var bin hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir.
Gönül, Çalab'ın tahtı
Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise
Görüldüğü gibi, Yunus Emre, Hac için Mekke'ye gitmenin şart olmadığını, eğer bir insan gönül kırar, insanları darıltırsa, onun hacca gitmesinin boş olduğunu, insanları memnun etmenin Hac’dan daha üstün olduğunu açık açık dile getirir. Yunus'a göre, Hac insanın gönlüdür. Bu da Alevi felsefesinin temelidir.
Namaz - Oruç
Ben oruç, namaz için
Süci içtim esridim
Tesbih, seccade için
Dinlerim şeşte, kopuz.
Yunus, burada:
“Beni, oruç ve namaz yerine şarap içip sarhoş oldum.
Tanrı'ya anış ve secde için ise çalgı dinlerim” diyor, Yunus Emre açık biçimde şeriatçı ibadet anlayışına karşı çıkmaktadır. Çünkü o, dinin dış yüzüyle değil, özüyle ilgilenmektedir.
Bir başka şiirinde şöyle anlatır:
“Aşk, imandır bize gönül cemaat
Dost yüzü kıbledir, daimdir salat”
Yunus bu şiirinde, her işlerinin namaz kılmak derecesinde olduğunu vurgular ve şeriatı kabul etmez, onu geride kalan bir nokta sayar. Şöyle der:
“Dost yüzün göricek şirk yağmalandı
Onunçün kapıda kaldı şeriat.”
Kendi konumunu anlatırken de yine,
“Şeriat ehli ırak, eremez bu menzile” diyerek kendisini onlardan ayırır.
Yunus Emre, dinin şekilci halinden kendisini ayrı sayar. İnancı, derinlere, içe yöneliktir. Giderek bütün inanç ayrımlarına karşı çıkar ve der ki:
“Puthane ve şaraphane
Mescit oldu gerçek cana
Buna karşı çıkan şariat yandaşlarıyla da savaşıma hazırdır:
Şeriat oğlanları,
Nice yol keser bana
Hakikat denizinde
Bahri oldum yüzerim.
Şeriatçıları bilgisizlikle suçlar ve önemli bir saptama yapar:
“Hakikatin kâfiri, şerrin evliyasıdır.”
Bu söz, şeriatın evliya gördüklerinin, gerçekte kâfir oldukları biçiminde de yorumlanabilir. Hakikat basamağında kâfir sayılanların, gerçekte şeriatta evliya sayılanlarla aynı olduğu sonucu da çıkar. Her iki halde de, Yunus'un görüşleri, Sünni anlayışla asla bağdaşmaz.
Yine şöyle diyor:
“Oruç, namaz, gusül, hac
Hicabdır âşıklara
Âşık ondan münezzeh
Hassülhavas içinde”
Yunus; “Gayridir her milletten bu bizim milletimiz” diyerek kendi yandaşlarını da açıkça ayırır. Sonra şöyle devam eder:
Zahir suya banmadan
El, ayak deprenmeden
Baş secdeye inmeden
Kılınır namazımız.
Ne Kâbe ve ne mescit
Ne rüku ve ne sücut
Hak ile daim becit
Olur, münacatımız.
Yunus'a da “Namaz kılmıyor” diye suçlamalar yöneltildiği anlaşılıyor. Cevabı ise şudur:
“Abdestimiz, namazımız
Doğruluktur taatımız”
Yunus'a göre, Alevilerin abdesti de, namazı da doğruluktur.
Yunus, Tanrı'ya da şöyle seslenir:
“Cennet cennet dedikleri
Bir ev ile birkaç huri
İsteyene ver sen onu
Bana seni gerek seni.”
Tanrı'ya ulaşmanın coşkusu içindeki Yunus, makam-ı naz denilen Tanrı'ya nazlanma makamındadır. Bu makamda iken, cennet-cehennem kavramlarını da geride bırakmıştır. Tanrı'nın, Sırat Köprüsü yaratıp kullarını üzerinden geçireceğini kabul etmez Yunus. “Kıl gibi köprüden Âdem mi geçer?” diyerek bu anlayışı neredeyse alaya alır. Yunus, insanların imanı ile küfrü ile uğraşmaya da karşıdır. Dünyadaki aşkı, cennetteki Kevser'e tercih eder. Bu tür coşkunluk şiirlerine edebiyatta “şatıh” veya “şathiyye”de denilir. Aleviler “nefes” derler.
Yunus'ta, en önemli düşüncelerden biri de, HacıBektaş Veli'nin belirttiği gibi, insanın kendisini bilmesidir.
“İlim, ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır.”
Yunus Emre, okuyup belirli yerlere gelenlere de, en önemli olgunun insanın kendisini bilmesi olduğunu söylüyor. Bütün bu düşünceler, Alevi felsefesinin parçasıdır...
Yunus, hocalara ve o devrin danişmend denilen medrese öğretmenlerine de karşıdır.
O, üç buçuk kelime okumakla âlim olunamayacağını, medreselerde gerçek bilginin verilmediğini söyler. Böylece dönemindeki resmi eğitimi de eleştirir.
İnsanın kendisini tanımasını esas alan Yunus, kendini bilmeyen insanın bir hayvandan farklı olmadığını söyler.
Bilgisizliğe ve cehalete Hacı Bektaş gibi şiddetle karşıdır Yunus. Bir yerde:
“Eksik olman ehillerden
Kaçagörün cahillerden” der... Başka yerde;
“Cahil gönlü taştan beter
Cahil gelmez gelir değil” diyerek bilgisizliğe karşı çıkar. Yunus, hocalara ve medrese bilginlerine karşıdır.
“Peygamber yerine geçen hocalar
Bu halkın başına zahmetli oldu” diyerek, onları da cahiller katrına sokar. Gerçek bilgiyi kendi yolunda görür...
Yunus nasıl bir ilim istiyor? Şöyle der: “İlmin, sen görünüşünü okuyor, görünüşünü biliyorsun. Sen, canının iç gözünü (batın gözünü) aç. Yoksa, yüzyıl okusan, yedi Mushaf yutsan, basit tapınmadan başka şey bilemezsin.” Bu sözler, Yunus'un batın bilgisine bağlı olduğunu açıkça gösterir. (Bak: Batınilik)
Yunus Emre'de Hz. Ali Sevgisi
Şiirlerinden açkıkça anlaşıldığı gibi Yunus Emre, batıni (Alevi) düşüncelerle yoğrulmuş bir ozandı. Gerçekte Yunus Emre, şiiri, düşüncelerini yaymak ve açıklamak için propaganda malzemesi olarak kullandı. Görüşlerine o denli yürekten ve sağlamca bağlıydı ki, bu coşku; en güzel şiirler haline geldi.
Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli'nin düşüncelerini şiire dökerken, Aleviliğin manevi lideri kabul edilen Hz. Ali'yi de sevgiyle, saygıyla anar.
Bu saygı ve sevgi, sıradan bir Müslüman'ın Hz. Ali'ye duyduğu sevgiden de ötedir.
Yunus Emre, Anadolu'daki Alevi felsefesinin temeli olan Alevi söylencelerini, olduğu gibi almış, şiirlerinde sembol olarak kullanmıştır. Bu durum, Yunus'un gerçek bir Alevi olduğunu kanıtlamaya yeter...
Örneğin, Yunus bir şiirinde şöyle der:
“Sabr ile kanaati
Verip idim bunlara
Kırk kişi bir gömlekten
Başın çıkaran benim
O Kırklar'dan birine
Neşteri çaldım idi
Kırkından kan akıtıp
İbret gösteren benim
Yunus'un bu şiirde anlattığı olay, Kırklar Meclisi'dir. Aleviliğe özgü çok meşhur ve temel kavramlardan birisidir. (Bölümüne bak.)
Yunus Emre'nin Alevi geleneğine göre yazılmış bir başka şiiri de şöyle:
Yetmiş bin yıl önceden
Yarattı Muhammet'i
Kendisi âşık oldu
Bahane bir yıldızdan
O yıldız ki var idi
Nerdeysi Âdem canı
Ya bunca peygamberler
Anlamadım ağızdan
Burada Yunus'un değindiği Alevi söylencesi, Muhammet ile Ali'nin aynı ışıktan yaratıldığına ilişkindir ve çok bilinir. (Bölüm: Erkân...)
Yunus Emre, bir başka şiirinde, bu Alevi inancını şöyle anlatır:
O ki beni beklerdi
Her nerdeysem saklardı
Aşk urganı ucundaki
Kandildeki candaydım
Yine bir şiirinden:
Arşta idi seyranımız
Nurdan idi seyvanımız
Onda bu bizim canımız
Mustafa canında idi
Alevi inanışına göre, Peygamber ile Hz. Ali aynı ışıktan yaratılmıştır. Yunus da bunu yineliyor.
Yunus bir şiirinde Ehlibeyt'ten söz eder:
“Tanrı arslanı Ali
Sağında Muhammet'in
Hasan ile Hüseyin
Solunda Muhammet'in”
Bir başka şiirinde Yunus, Hz. Ali'yi överken, bilinmezleri ancak onun çözeceğini söyleyerek, Ali'yi herkesten üste çıkartır. Yanı bilgi şehrinin kapısı olarak onu görmüştür.
Yürü var ebsem ol sen
Ne simsarlık satarsın
Ali gibi er gerek
İş bu sırra eresi...
Söz konusu sır, hakikat basamağıdır. Onun bilgisi ise velayetle ortaya çıkar. Ali ise velidir. Bu bilgiyi taşır.
Muhammet-Ali sevgiyi Yunus'ta bütün sevgilerden üstündür.
“Muhammet'i yarattı
Mahluka şefkatinden
Hem Ali'yi yarattı
Müminlere fazlından”
Bu ve benzeri şiirlerden, Yunus Emre'nin Alevi olmanın ötesinde, Alevi dedesi olabileceği gerçeği ortaya çıkıyor. Hacı Bektaş Veli nefesini Taptuk Emre aracılığıyla alması, onun dede icazeti aldığının işareti sayılabilir. Zaten bir şiirinde kendisinden dede diye söz etmesi bunu kanıtlıyor:
“Yunus Dede'm aşklıdır
Eksiklidir, miskindir
Her kim yemez mahrumdur
Hanını Muhammet'in”
Alevi inancının temeli olan dört kapı ve kırk makam inancı, Yunus'ta aynen dile getirilir.
“Dört kapıdır, kırk makam
Yüz altmış menzili var
Ona erene açılır
Velilik derecesi”
Yunus Emre'de tasavvuf düşüncesi, Alevi inancına bağlı olarak yürür. Bu nedenle Yunus Emre, Sünni karakterli mutasavvıflardan ayrılır. Onda temel olan, Alevilik inancı ve felsefesidir.
Yunus'u Tahrip
Yunus Emre'nin Divan'ına, daha sonradan, onun olmayan bazı şiirlerin, “Yunus” mahlası ile sokulduğu anlaşılıyor. Yunus Emre'yi koyu Sünni gösteren bu şiirler, eski Yunus Divanlarında bulunmaz. Bu durumda, “Çıkmış İslam bülbülleri, öter Allah Allah deyu!” biçimindeki şiirlerin sahte olduğu ortaya çıkar.
Yunus Emre'yi Sünni göstermek gayretindeki Naksibendiler’in ve öbür Sünni tarikatların eseri olan bu şiirler, ne yazık ki daha sonra bazı yazmalarda Yunus adına kaydedilmiş ve “sahte Yunus”ların gerçek Yunus gibi görünmelerine yol açmıştır.
Bugün bazı antolojilerde bile gördüğümüz bu sahte Yunus şiirleri, çoğu insanı Yunus'un dünya görüşü hakkında kuşkuya düşürerek tahribatını sürdürmektedir.
Yunus'un şiirlerinin genel havasına uymayan, onun felsefesine ters düşen sahte Yunus sayısının 7'yi bulduğu sanılmaktadır. Bunlar Yunus Emre'nin ününden etkilenen, basit taklitçilerdir.
Unutmamalı ki, Yunus Emre'nin “Cennet cennet dedikleri, bir ev ile birkaç huri/ İsteyene ver sen onu, bana seni gerek seni” şiiri 16. Yüzyıl'da Şeyhülislam Ebussuut Efendi tarafından “tam kâfirlik” belgesi sayılmış, bu şiiri okuyanların katledilmesi için fetva verilmiştir. Bu konudaki ayrıntılı fetvalar, “samah” maddesinde verildi.