Hacı Bektaş Veli
HACI BEKTAŞ VELİ
Kutbülarifin, Gavsülvasılin nitelemesiyle anılan Hacı Bektaş Veli'nin yaşamı hakkında açık bilgiler yoksa da, bugün bazı genellemeler yapabilecek durumdayız.
Hacı Bektaş Veli, 13. Yüzyıl'da yaşamıştır. Bu tarih, eski bir Vilayetname'ye eklenen notta 1209-1271 olarak saptanmıştır. Tarihsel gerçeklere uygun görünen bu tarihlerin doğruluğunu şu kanıtlar onaylar.
1- Hacı Bektaş Veli, 1273 tarihinde öldüğü kesin olan Mevlana Celalettin-i Rumi ile çağdaştır. Bu çağdaşlığı, Mevlevi kaynakları ortaya koymaktadır. Bunlardan Ariflerin Menkıbeleri adlı Ahmet Eflaki'nin kitabı ilginç bilgiler verir. Bu düşmanca tavır taşıyan kitaptaki bilgiler ile Bektaşilerin Vilayetnamesi'ndeki bilgiler birbirlerini doğrular. Kısacası, Hacı Bektaş Veli, Mevlana ile aynı dönemde yaşamıştır ve üç aşağı beş yukarı bunlar aynı yaştadırlar.
2- Hacı Bektaş Veli, 1263-1264 tarihlerinde Anadolu'dan Kırım'a geçen Alevi Türkmenlerin başında bulunan Sarı Saltuk'un da mürşididir. Osmanlılar döneminde Sünni anlayışla yazılan Saru Saltuk Vilayetnamesi'nde bile Saru Saltuk'un Alevi inançları taşıdığı anlaşılıyor. (Yunus Emre ve Tasavvuf, s. 44). Hacı Bektaş'ın, 1282den sonra ölen Saru Saltuk'dan daha büyük veya onunla yaşdaş olması (Yol gereği mürşit, küçük de olabilir...) normal sayılmalıdır.
Saru Saltuk'un beline çelikten değil tahtadan kılıç takılır. Bununla da onun manevi gücü, aydınlatma yeteneği anlatılır. Tahta kılıçla ülkeler fethedilmez ama gönüller fethedilir.
Hıristiyanların bile onu ermiş kabul etmelerinin nedeni, onun zor adamı değil, gönül adamı olmasından kaynaklanır.
Bugün, Anadolu Alevilerinin bir bölümü Saru Saltuk ocağına bağlıdır. Bu durum bile Saru Saltuk'un Alevi dedesi olduğunu gösterir.
İbni Batuta da Saltukluların Sünniliğe aykırı davranışları olduğunu yazar.
3- Hacı Bektaş; Taptuk Emre'nin; Taptuk Emre de Yunus Emre'nin mürşididir. (Alevilerde şeyh diye bir olgu yoktur.) Bugün, Yunus Emre'nin 1320 civarında Hakka yürüdüğünü (öldüğünü) bililyoruz. Yunus Emre'nin manevi gıdasını veren de Hacı Bektaş'tır. Öyleyse, Büyük Pir'in, Yunus Emre'den önce Hakka yürüdüğünü söylemek yanlış olmaz.
4- Vilayetname'de, Hacı Bektaş'a karşı çıkan ve onun duvarı yürüttüğünü görünce teslim olan Seyyit Mahmud-ı Hayrani de 1267-1268 tarihlerinde ölmüştür. Nureddin bin Caca da yine bu yüzyılda yaşamış olup Vilayetname'de adı geçen önemli kişilerden birisidir.
5- Taptuk Emre’nin mürşidi gibi görünen Barak Baba da Anadolu Batınilerindendir. Kendisi 1307-1308 tarihinde Giylan’da katledilmiştir.
6- 1275 ile 1343 yılları arasında yaşayan Ebülfarac Vasıti'nin Tiryakül Muhabbin adlı eserinde de adı geçen Hacı Bektaş'ın, 1343'ten önce ölmüş ve oldukça şöhret kazanmış olduğu anlaşılıyor.
7- En önemli kanıtlardan birisi de; Kırşehir'de bir Mevlevi tekkesi kurmuş olan Şeyh Süleyman bin Hüseyin'in vakfiyyesinde geçen “fi nahiyetil-Hacı Bektaş kuddise sırruhu...” ibaresidir. 1297 tarihli bu ibareden, Hacı Bektaş'ın bu tarihte artık ölmüş olduğu anlaşılmaktadır. Kuddıse sırruhu ibaresinin, o tarihlerde sağ insanlar için de kullanıldığı görüşü, belli bir kanıta dayanmamaktadır... (Bu bilgi için bak: John Kingsley Birge, Bektaşilik Tarihi, s. 45. Birge’in naklettiği bir başka bilgi de 1295 tarihli bir vakfiyede yer alıyor. Orada da Hacı Bektaş Veli’den merhum diye söz edilmektedir.).
Gerek Aşıkpaşazade'nin tarihinde, gerekse “Menakıbül Kudysiyye'de; Hacı Bektaş'ın Baba İlyas-ı Horasani'nin yolunda, onun ardası olduğu vurgulanır. 1240 yılında öldürülen Baba İlyas'ın ardası olacak birisinin o dönemlerde en az 30 yaşlarında olması gerekir. Bu da Hacı Bektaş için saptanılan doğum tarihinin 1209 dolayları olduğunu gösterir.
8- Hacı Bektaş Veli hakkında Menakıbül Kudsiye’de geçen şu beyitler önemlidir:
Hacı Bektaş şol sebebden hiç
Göze almadı tac-ı sultanı
Edebali vü bundagı huddam
Gördüler Hacı’dan bu seyranı
(s. 169).
Bu beyitler o dönemin gerçek bilgisini yansıtıyor. Ve anlaşılıyor ki Hacı Bektaş Veli ve yanındaki yoldaşları 1240 yılında çıkan isyana katılmamışlardır.
9- Anadolu'da Hacı Bektaş gibi ünlü düşünürlerin yetişmesi 13. Yüzyıl'dadır. Çünkü bu çağda gerek tasavvuf, gerek klasik Alevi düşüncesi, Anadolu'da rahatça yayılma olanağına kavuşmuştur. Değişik İslam ülkelerinden gelen bilgeler Anadolu'da yerleşerek görüşlerini yaymaya çalışmışlar, bu durum da Anadolu için bir kazanç olmuştur.
“Veli” Sıfatlı Pir...
Hacı Bektaş Veli'nin adındaki (Türkçe söylenişi; Veli Hacı Bektaş olmalıdır.) Veli unvanı önemlidir. Alevi felsefesindeki velayet yükünü taşımakla yükümlü en ulu kişiye verilen bu unvan, Anadolu’da Aleviler arasında iki kişilik için kullanılmıştır. Birincisi Hacı Bektaş; ikincisi de Safevi yolundan olan Şah ibrahim... Velilik, Alevilere ve Alevi felsefesine özgü bir olgudur. Halk arasında bu olgunun gördüğü saygınlık nedeniyle Alevi olmayan bazı şeyhler de kendilerine veli dedirtmişler, ya da yandaşları onlara veli sıfatını yakıştırmıştır. Onlar kendi kendilerinin velileri olmaktan öteye gidememişlerdir.
Veli Hacı Bektaş'ın, ana baba tarafından Arap olmadığı ortadadır. Onun Türkler arasında, Türk kültürü ile yetiştiği, gerek yaşantısından, gerek düşüncelerinden anlaşılıyor. Buna karşın; Hacı Bektaş'ın soyunun İmam Ali'ye çıkartılması; gerçekte İmam Ali'nin manevi mirasına sahip çıkmaktan kaynaklanır. Hacı Bektaş'a veli unvanının verilmesi de işte bu yüzdendir. Hacı Bektaş, yaşadığı dönemde, Anadolu'da “serçeşme” pınarların başı (asıl kaynak) olarak görülmüştür. Bu da veliliktir.
Zaten daha 14. Yüzyıl başlarında bile Hacı Bektaş'tan seyyit olarak bahsedilmesi, bu bağlantının boşuna olmadığını, sonradan uydurulmadığını gösterir. 1343 yılında ölen Vasıti'nin, Hacı Bektaş için “seyyit” sıfatını kullanması, onun seyyitliğinin sonradan uydurulmadığını kanıtlamak açısından önemlidir.
Hacı Bektaş ile İmam Ali arasında kan bağı olmasa bile ilim (bilgi) bağı vardır ve çok güçlüdür. Bu bağ gerçektir. Bu nedenle, onun soyunu imamlara ulaştıran soy kütükleri doğru sayılabilir... Sıradan insanlar, işte bu manevi bağlantıyı bilemedikleri için, Hacı Bektaş'ı bir Arap gibi görme yanılgısına da düşmüşlerdir.
Ayrıca, Hacı Bektaş'ın ailesinin geldiği Horasan çevresi çok kuvvetli Alevi akımların bulunduğu bir bölgedir. Nişabur Kenti, yönetimin Sünni karakterli olmasına karşın, fütüvvet ehlinin ve Melamilerin yoğun olduğu ve bu akımların filizlendiği bir yerdir. Gerek esnaf teşkilatı olan fütüvvet, gerekse Melamilik, Alevi düşüncesinden son derece etkilenmiştir.
Altıncı İmam'dan sonra, Hz. Ali evlatları, genellikle Arap toplumunun dışına çıkmış, doğuya, Horasan'a yakın bölgelere kaymışlardır. Bunların düzinelerle çocukları olmuş, geniş bir soy ağacı oluşmuştur. Hacı Bektaş'ın baba yanından olmasa bile ana yanından bu soyla ilişkisi olabilir. Başlangıçta söylediğimiz gibi, ana yanından bağlantı kurma ve soy yürütme olgusu, ta Hz. Muhammet döneminde Fatıma ile başlamıştır.
Ayrıca, Hacı Bektaş gibi büyük bir insanın, imamlar soyu ile bağlantı kurması ve bunun da daha sonra hiç itiraz görmemesi, düşündürücüdür. Bu sessizlik bile, dolaylı da olsa, kendisinin imamlar soyu ile ilişkisi bulunabileceğini gösterir.
16. Yüzyıl'daki Osmanlı belgelerinde, Hacıbektaş ilçesinde, kendilerinin Hacı Bektaş Veli evladı olduğunu söyleyen bir kuşağın var olduğunu görüyoruz. Bu kuşaktan insanlar, kendilerini seyyit soyundan saymaktadırlar.
Bir başka kanıt da Pir Sultan Abdal'ın şiirleridir. Bu şiirler, sonradan Pir Sultan adına yazılmış değil iseler -ki, üslup özellikleri, Pir Sultan'a ait olduklarını gösteriyor.- Hacı Bektaş Veli'nin seyyit soyundan olduğunu dile getirmektedir.
Anadolu'da Yetişti...
Hacı Bektaş Veli'nin tahminen 1240 yıllarında veya bu tarihin hemen öncesinde Moğal baskısından kaçan boylarla birlikte Anadolu'ya geldiği; Babalılar ayaklanmasının lideri Baba İshak'a bağlandığı, onun halifesi olduğu; Baba İshak'ın 1240 yılında öldürülmesinden sonra Sulucakarahöyük çevresine geldiği; hemen hemen bütün araştırmacılar tarafından kabul edilir. Bu görüşün bazı yönleri yanlıştır...
Çünkü:
1- Anadolu, o çağlarda büyük düşünürlerin harman olduğu bir yerdir. Öyle Horasan'dan gelen herkesin hemen kabul gördüğü, veli sayıldığı gibi mantığı benimsemek olanaksızdır. O dönemi yansıtan menakıp kitaplarında, şeyhler ve babalar arasında kuvvetli bir varlık mücadelesinin olduğunu görüyoruz. Halkın, hiç tanımadığı birisini, gelir gelmez var olan babalara, dedelere, şeyhlere tercih ederek kendisine veli yapması akıl ve mantıkla bağdaşmaz. Bu nedenle, ailesi Horasanlı olmakla birlikte, Hacı Bektaş; Babalılar arasında, Anadolu'da yetişmiş ve kendisini, gerek eylemleri, gerek düşünceleri ile kabul ettirmiştir...
Horasanlı sıfatı; her zaman, bizzat Horasan’dan göç edenleri ifade etmez... Kaynağı Horasanlı olan aileleri de anlatır. Horasanlılık, genelde, İslamiyette Alevi düşüncenin kaynağını da ifade ettiğinden, Alevi büyüklerine Horasan Erenleri sıfatı verilmiştir...
2- Babalılar ayaklanmasının manevi lideri, Baba İlyas-ı Horasani'dir. Baba İshak, Baba İlyas'ın öğrencisidir (halifesidir). İsyani yöneten bir kumandan olan Baba İshak'ın mürşit postuna oturarak Hacı Bektaş'ı irşat ettiğini söylemek Aleviliğin geleneklerini bilmemekten kaynaklanır. Mürşitler düşünce üretirler, ellerine silah almazlar... Bu nedenle, Baba İlyas için, Hacı Bektaş'ın mürşidi denebilir ama Baba İshak için bu görev yakıştırılamaz. Çünkü, Baba İshak, görev verilendir; görev veren değildir. Savaşta yönetici, lider olması da bunun en somut kanıtıdır.
Alevilerde toplum liderleri işlerini kılıçla görmezler. Bunun en çarpıcı kanıtı, Hz. Muhammet'in vefatından sonra, Hz. Ali'nin kılıcını bırakması ve savaşlara katılmamasıdır. Çünkü, peygamber vefat etmeden önce Ali'yi İslam toplumuna veli olarak göstermiş, görevinin bittiğini açık açık vurgulamıştır. Böylece, tebliğ dönemi kapanmış, aydınlatma dönemi başlamıştır. Hz. Ali de tebliğ dönemindeki tavrını bırakıp veli olarak kılıcını bir kıyıya koymuştur. Velilerin şahı olarak İmam Ali, kılıcın yerine bilgiyi geçirmi, ondan sonraki bütün mürşitler de böyle davranmışlardır. Bu nedenle, kılıcını alıp savaşa girişenlerin mürşitlik görevi yapmaları olanaksız olmuştur.
İmam Ali'nin istemeyerek halife olduktan sonra yaptığı savaşlar, yalnızca savunma savaşlarıdır.
3- Hacı Bektaş, 1240 dolaylarında Anadolu'ya gelmiş olsaydı, tamamen hareket içinde olan Türkmenlere söz dinletmesi olanaksız olurdu. Belli ki, o, Türkmenler arasında yaşıyordu... Başsız kalan önemli bir kitleyi, 1240 isyanından sonra almış, oldukça güvenli sayılabilecek Sulucakarahöyük çevresine götürmüştür.
Zaten, Moğol baskısından kaçış, 1220 yılında Cengiz Han'ın Batı Türkistan'a saldırıp yakıp yıkması sıralarında olmalıdır. Özellikle Türkler üzerine yoğun baskılar 1220-1225 arasındadır. Eğer, Hacı Bektaş'ın ailesi Moğol baskısından Anadolu'ya göçen Türklerden ise, bu göç olayının 1220 dolayında olması kuvvetle muhtemel. Hacı Bektaş Veli, bu sırada 11-12 yaşlarında bir çocuk olmalıdır.
Bizce, Hacı Bektaş Veli, Babalılar Ayaklanması'ndan ortalama 20 yıl önce Anadolu'ya gelmiş; ailesinin saygınlığı, kendisinin parlak zekâsı önemli bir kitle tarafından tanınıp tutulmasını sağlamıştır.
Gerek Âşıkpaşazade tarihinde, gerekse Menakıbül Kudsiyye'de; Hacı Bektaş'ın, Babalılar ayaklanmasına katılmadığı vurgulanır. Bu durum da, Hacı Bektaş'ın, devletin takibinden kurtulmak isteyen kitleler için bir sığınak haline gelmesi sonucunu doğurduğunu söyleyebiliriz. Zaten, bir diplomat inceliğiyle Alevi kitleleri kendisine bağlaması; Hacı Bektaş Veli'nin yalnız bir düşünür değil politikacı olduğunu da ortaya koymaktadır.
Şimdiye değin kesin bir belge bulunmamasına karşın; Hacı Bektaş Veli'nin, Karamanoğulları hareketinin bilgi dokusunu dokuduğunu söylemek yanlış olmasa gerekir. Özellikle, 1277 yılında, Karamanoğlu Mehmet Bey'in “ayağı çarıklı, başı kızıl külahlı” Alevi Türkmenlerin başında Konya'yı ele geçirmesi ve burada yayınladığı feman önemlidir. Bu fermanda, “Bundan sonra; devlet dairelerinde, evlerde, sokaklarda dinsel mekanlarda Türkçe'den başka bir dil kullanılmayacaktır. Aksi hareket edenler, idam olunacaktır.” denilmesi çok anlamlıdır.
Selçuklu yönetiminin resmi dil olarak Farsça'yı seçmesine bir tepki olan bu istek; Alevi kitlelerin tavrını yansıtıyordu. Yunus Emre'nin, şiirlerini Mevlana gibi Farsça değil de Türkçe yazması, Alevi yaklaşımının sonucudur... Alevilikte Türkçe'nin eğemenliği, Aleviliği benimseyen başka ulusların da en azından ibadet dili olarak Türkçe'yi kullanmalarını gündeme getirmiştir. Bunun en somut örneği Arnavut Bektaşilerinde ve Kürt Alevilerinde görülür.
4- Hacı Bektaş Veli'nin, Ahmet Yesevi dervişi olduğu yaygın bir kanıdır. Buradan yola çıkılarak Hacı Bektaş Veli'nin Sünni olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor. Hemen belirtelim ki, daha Ahmet Yesevi'nin Sünni olduğu kanıtlanmış değildir.
a) Nakşibendi tarikatının bu yoldan çıkmış olması, Yeseviliğin Sünniliğini göstermez. Bazı kaynaklar; Ahmet Yesevi'nin, Hz. Ali'nin oğlu Muhammet Hanefi soyundan oldunu yazarlar. Böylece, dolaylı olarak Ahmet Yesevi'nin Alevilikle bağlantısı kurulur. Bunun üzerinde önemle durmak gerekir. Ahmet Yesevi'yi ana yönünden Ebubekir'e bağlamak da Sünnilik kanıtı değildir.
Anadolu Aleviliği geleneği ise Hoca Ahmed-i Yesevi'yi İmam Bakır soyunda çıkmış kabul eder. Bu geleneğin doğruluğu saptanabilmiş değilse de kitleler kabul etmiş bulunuyor.
b) Ahmet Yesevi adına görülen hikmet tarzı şiirlerin, onun olduğu kanıtlanmış değildir. Bu şiirlerin birçoğunun daha sonradan yazılmış olduğu bir gerçektir. Ahmet Yesevi'yi Sünni bir Nakşibendi gibi gösteren bu şiirler, Nakşibendiler tarafından biçimlendirilmiştir. Bu nedenle, sonradan değiştirilen metinlere bakarak Yeseviliği koyu Sünnilik olarak göstermek de doğru değildir.
Kızıl İmameli Veli
13. Yüzyıl'daki Anadolu Alevi Türkmenlerinin başlarına kızıl külah geçirip savaşlara öyle katıldıklarını kaynaklar ortaklaşa belirtiyor. Velayetname'de iki yerde de Hacı Bektaş'ın başına kızıl renkli imame sardığı yazılıdır. Bu çok önemli kayıt; Hacı Bektaş Veli'nin açık açık tavır takındığını ve Hz. Ali yolunda bir Alevi olduğunu ortaya kor.
Osmanlılar zamanında, Sünni akımın etkisiyle kızıl külahlar, beyaza çevrilecektir.
Hacı Bektaş Veli'ye; Horasan ve İran'daki Alevilere yönelik iftiraların atılmak istendiği de kaynaklardan açık açık anlaşılıyor. Hacı Bektaş'ın sünnetsiz olduğu dedikosunun yayılmak istenmesi bunun kanıtıdır... Bu söylenti; Sünni kesimin onu kötülemek için çaba gösterdiğini ve Hacı Bektaş'ın Alevi olduğunu gösterir.
Ayrıca, Hacı Bektaş için “Namaz kılmaz, oturç tutmaz; şeriata uymaz.” suçlaması, o dönemdeki kaynaklarda yer alır. Bunların başında da Menakıbül Arifin gelir. Mevlevilerin açık açık suçladığı birisini, şeriata uygun düşünen bir Sünni derviş olması ihtimali yoktur.
En önemli kanıtlardan birisil de, Hacı Bektaş'ın doğduğu zaman söylediği varsayılan kelimei şahadette geçen “Ali'yyün veliyyullah” ibaresidir. Velayetname'de yer alan bu söz, Alevi felsefe ve inancının temel taşıdır ve Hacı Bektaş'ın Aleviliğinin en sağlam kanıtlarındandır.
Hacı Bektaş Veli'nin, elinde kılıç kâfir ülkelerine savaşa çıkan birisi gibi gösterilmesi olayı tamamen yanlıştır. Onun düşüncesinde, insana kıymak büyük bir günahtır. Cihat veya gaza denilen savaş ise, insanın kendi nefsiyle yaptığı savaştır.
Hacı Bektaş'ın kılıcı da batın kılıcıdır. Bu kılıç görünmez... Kişinin bilgisini ve sağlam kişiliğini dile getirir. Maddi kılıcın keskinliği ve gücü, bu batın kılıcının yanında hiç kalır... Batın kılıcının sahipleri ise ancak batin bilgisi ile (hakikat bilgisi ile) dolu olan insanlardır.
Yeniçeri Ocağı'nın Hacı Bektaş'ı pir tanıması da, Hacı Bektaş Veli'nin manevi gücünden yararlanmak isteyen Osmanoğullarının bir düzenidir. Hıristiyan çocuklarını katı Sünni kurallarla eğitemeyeceğini bilen Osmanlı kafası, onları hümanist bir çizgi olan Alevilere teslim etmeyi başlangıçta uygun görmüştür. Bütün yaratılmışları aynı sevgiyle kucaklayan Anadolu Aleviliğinin sıcaklığına bağlanan Ortaçağ Hıristiyan kesimi, dolaylı olarak Osmanlı'nın emrine Alevilik kullanılarak aktarıldı.
Zaman içinde, yalnız adı Bektaşi kalan Yeniçeri Ocağı, Osmanlı'nın silahlı gücü olarak Anadolu Alevilerinin tepelenmesinde önemli bir rol oynadı. Yeniçerilerin tarih içinde, Aleviliği veya Bektaşiliği savunmak için bir eylem koyduğunu bulmak olanağı yok. Onların kazan kaldırmaları, tamamen kendi çıkarlarını korumaya yönelik olmuştur. Yeniçerilik, Bektaşiliğe hiçbir şey vermemiş, ondan çok şey alıp götürmüştür.
Yeniçeri Ordusu'nun Bektaşiliğe bağlı görünmesi, bu ordunun 1826 yılında kaldırılması sırasında, Bektaşi katliamını da birlikte getirdi. İstanbul ve Anadolu'daki önemli Bektaşi liderleri, bu ordu tepelenirken tepelendi. Bektaşi tekkeleri yıkıldı. Hacı Bektaş dergâhına bile Nakşibendi şeyhi atandı. Alevilere ait tekkeler basıldı. Buralardaki kitaplar toplanıp yakıldı. Yakalanan önemli Aleviler öldürüldü.
Hacıbektaş'taki Hacı Bektaş postunda oturan Hamdullah Çelebi de Amasya'ya sürüldü. Hamdullah Çelebi'nin ancak hicri 1256 yılında (1840 yılı) sürgün cezasının kaldırıldığını Osmanlı arşivlerinde bulduk. (Celalettin Ulusoy, Hamdullah Çelebi'nin sürgünde öldüğünü yazıyor.)
Günümüzde, Alevilikle ilgili eski kitapların yok denilecek ölçüde az olmasının bir nedeni de işte bu kitap katliamından kaynaklanır.
Devlet katında meşru görünmek kaygısından doğan Yeniçeri ordusunun Hacı Bektaş Veli tarafından dualandığı görüşü, yanlıştır.
Yeseviliğin Özellikleri
Günümüzde, Türk kültürü üzerine yazılan kitaplarda, Yeseviliğin Sünni nitelikli bir yol olduğu söylenir.
Ahmet Yesevi'nin Sünni olduğu, Yeseviliğin, Sünni karakterli bir tarikat olduğu, Prof. Mehmet Fuat Köprülü'nün, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı kitabındaki görüşlere dayanır. 1918 yılında, 28 yaşında bir genç iken yazdığı kitaptaki bu konudaki görşülerinin yanlışlığını Prof. Köprülü daha sonra kabul etmişti. V. Barthold'un ‘İslam Medeniyeti Tarihi’ne yazdığı izahlarda 187. sayfadan itibaren şunları söylüyor Köprülü:
“Burada, Yesevi’ye tarikatının hakiki mahiyeti ve karakteri hakkındaki eski görüşlerimi düzeltmek icab ettiğini söylemeliyim: İptida, Yesevilikten çıkan ve Maveraünnehir'in 15.-16. asırlardaki mutaassıp muhitinin tesirini taşıyan Nakşibendi tarikatına mensup müellifler, büyük pirleri Ahmet Yesevi hakkında birtakım şeyler yazmışlardır ki, ona ait eski kaynaklar bunlardır. Bu müellifler, Yeseviliğin ilk şeklini ve Ahmed Yesevi'nin hakiki şahsiyetini tarihi realiteye uygun olarak tasvir etmemişler, kendi arzu ve temayüllerine göre, hakikati tamamiyle değiştirmişlerdir, Yeseviliğin ilk yayıldığı göçebe Türk muhitlerinin icapları ve din değiştirme psikolojisinin umumi kaideleri göz önüne getirilince, buna imkân olmadığı anlaşılır. Esasen, bu sonraki Nakşibendi müelliflerinin bütün tahriflerine rağmen, Yeseviliğin göçebe Türk muhitlerine intibak ettiği eski Türk paganizminden birçok şeyler aldığı ve ayinlerinde –göçebe örfüne uygun olarak– kadınlarla erkeklerin beraber bulunduğu, eski Şamani ayinlerinde olduğu gibi, müsiki, şiir ve extatique (vecdli) raksların ihmal edilmediği, onların yazılarından dahi istidlal edilebiliyor. Esasen, Türklerin eski dini ananelerine bu suretle tetabuk etmese, Yesevlik halk arasında böyle süratle yayılmaz ve İslamlaştırma rolünü asla oynayamazdı. (...)
Türk kültür tarihinde çok büyük ehemmiyeti olan Hoca Ahmed Yesevi hakkında, İslam Ansiklopedisi'nin Türkçe neşrinde çıkmış olan yazımı buraya ilave etmeyi zaruri gördüm:
“AHMET YESEVİ
Ahmet Yesevi (?- 1166), sufi şair ve tarikat müessisi sıfatı ile, Türklerin manevi hayatı üzerinde asırlarca tesiri görülmüş büyük bir şahsiyettir.(...)
1- Tarihi Şahsiyeti: Ahmet Yesevi, hecegan silsilesine mensup olduğu cihetle, buna Hace Ahmed Yasevi de derler. (...)
Ahmet, XI. asrın ikinci yarısında, Garbi Türkistan'da (şimdiki Çimkent şehrinin biraz şarkında) Sayram Kasabası'nda doğdu. İbrahim adlı bir şeyhin oğlu olan Ahmed, yedi yaşında babasını kaybetti ve ablası ile beraber-sonradan Türkistan adını almış olan-Yesi şehrine gelerek, oraya yerleşti. Şehirde, o sırada Arslan Baba adlı meşhur bir Türk şeyhinin temsil ettiği bir tasavvuf ananesi mevcuttu. Ahmed, ilk tahsil yıllarını burada geçirdikten sonra, Maveraünnehr'in büyük İslam merkezi olan Buhara'ya geldi. Ahmet, Buhara'da, devrin en ileri gelen alim ve mutasavvıflarından Şeyh Yusuf Hemedani'ye (1048-1140) intisap ederek onun şiddetli nüfuzu altında kaldı ve onunla beraber birçok yerler gezdi. Şeyhinin büyük teveccühünü kazanarak, onun üçüncü halifesi olan Ahmed, ilk iki halifeden sonra, 1160'da Buhara'da şeyhin postuna geçti; fakat onun eski bir işareti mucibinde, biraz sonra Yesi'ye döndü ve ölümüne kadar bu şehirde kuvvetli bir tasavvuf propagandası yaptı. (...)
Ahmed Yesevi'nin İbrahim adlı bir oğlu olmuş ise de, daha babası hayatta iken ölmüştür; son zamanlara gelinceye kadar kendilerini Ahmed Yesevi sülalesinden sayan birçok kimselerin nesebi ise, onun Gevher Şehnaz adlı kızına erişir (...)
2- Tasavvufi Hüviyeti ve Tesiri: Biraz aşağıda edebi hüviyetinden bahsederken görüleceği gibi, bugün elimizde Ahmed Yesevi tarafından yazıldığı muhakkak hiçbir eser mevcut değildir. Ölümünden asırlarca sonra yazılmış muhtelif tasavvuf kitaplarında, yahut menakıb mecmularında ona isnat edilen bazı sözler, bazı hareketler, birtakım menkabeler, doğru bir fikir verebilmekten çok uzaktır. Esasen bu eserlerden birçoğunun Orta Asya'da kuvvetli Nakşibendiye tarikatının kuruluşundan ve XV. asırda Osmanlı İmparatorluğu memleketlerine yayılışından sonra vücude geldiği düşünülecek olursa, bunların, Ahmet Yesevi'yi tamamiyle Nakşibendi görüşüne göre tasvir ettikleri kolayca anlaşılır. Maveraünnehr'in büyük İslam merkezlerinde Sünni İran kültürünün Türk - Moğol paganizmine karşı bir aksülameli mahiyetinde olan Nakşibendilik, bu kültür tesiri altındaki Türkleri de kolayca nüfuzu dairesine almak için, Yesevilikle bazı bağlar tesisine çalışmış olmalıdır. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar'ı yazarken, gerek Ahmed Yesevi'nin sufiyane şahsiyetini, gerek Yesevi tarikatının hüviyetini, tamamiyle Nakşibendi kaynaklarının gösterdiği şekilde tasvir etmiştim; halbuki, Babai, Hayderi ve Bektaşi ananelerinin Ahmed Yesevi hakkındaki rivayetleri, şüphesiz, tarihi hakikate daha yakındır. İlk mutasavvıflar'ın neşrinden sonra Bektaşiliğin menşeleri hakkında yaptığım araştırmalar ve elde ettiğim yeni vesikalar, onun tasavvufi şahsiyeti veYeseviye tarikatının ilk asırlardaki hususi hareketi hakkında yeni fikirler verdi ki, Türkler arasında bunlar, İlk Mutasavvıflar'dakinden tamamiyle farklıdır.
Yusuf Hemedanı halifelerinden olan Ahmed Yesevi'nin bir taraftan Horasan Melamiyesinin diğer taraftan Şarki Türkistan ve Seyhun çevresindeki Şii cereyanlarının tesiri altında kalıp, oldukça geniş ve serbest bir tasavvuf felsefesine sahip olduğu tahmin edilebilir. (...) Nakşibendi ananelerinde bile, Ahmed Yesevi'nin zikir meclislerinde kadınlar ile erkeklerin bir arada bulundukları hakkında rivayetler vardır ki, Türk göçebe hayatının bir zaruretidir. Yine Nakşibendi kaynakları, eski Yesevi ananelerinde, sığır kurbanı, muhtelif şekillere girip uçmak, münafıkları hayvan şekline koymak gibi, kısmen Türk paganizminden ve kısmen Budizmden geldiğini bildiğimiz unsurların mevcudiyetini saklayamamaktadır. Bütün bunlar ile beraber, Yesevi tarikatındaki zikir tarzının da tamamiyle Türk paganizminden alındığını vaktiyle izah etmiştim.
Dersim'deki Kızılbaş Kürt aşiretlerinden mühim bir kısmının, bugün bile, Ahmed Yesevi'ye mensup olduklarını iddia etmeleri, Yesevi propagandasının vaktiyle Anadolu'da ne kadar mühim bir rol oynadığını izaha kafidir. (Vakit Gazetesi 1925, 20 Haziran). (...)
3- Ebedi Hüviyeti ve Tesiri: Ahmet Yesevi'nin Türkler arasında tasavvuf esaslarını yaymak için, hece vezni ile Türkçe ve halk edebiyatı şekillerine uygun manzumeler yazdığı malumdur. Diğer şiirlerden ayırmak için, XV. -XVI. asırlardan beri hikmet adı verilen bu manzumeler bir araya toplanarak Divan-ı Hikmet isimli şiir mecmuası vücude getirilmiştir ki, Yesevi ve Nakşibendi ananeleri bunu doğrudan doğruya Ahmet Yesevi'ye insad etmektedirler; halbuki bugün elde bulunan yazma ve basma Divan-ı Hikmet nüshaları en sathi bir tarzda tekik edilince, bu manzumelerin muhtelif Yesevi dervişlerine ait olduğu derhal anlaşılır. Divan-ı Hikmet'in eski bir nüshasını bulmak şimdiye kadar mümkün olamamıştır. Herhalde, şimdiye kadar XVII. asırdan evvele ait bir nüshanın malum olmadığını emniyetle söyleyebiliriz.”
Dikkat edilecek olursa, bu yazısında Prof. Köprülü, Ahmet Yesevi'yi hiç de Sünni göstermiyor. Onun Sünni görüntüsünün 15. ve 16. yüzyıllarda, Nakşibendiler tarafından yaratıldığını açıkça vurguluyor. Ahmet Yesevi'nin kişiliğinin ve görüşlerinin asıl Bektaşi geleneğinde anlatılana uyduğunu belirtiyor. Bugün, Ahmet Yesevi'nin olduğu söylenen hikmet adı verilen şiirlerin hiçbirisinin onun olduğunun kanıtlanmadığını vurgulayan Köprülü, bu şiirlerin Nakşibendi dervişlerinin eseri olduğunu da dolaylı olarak söylüyor.
Aynı görüşleri, üç aşağı beş yukarı, Prof. Dr. Kemal Eraslan da Divan-ı Hikmet'ten Seçmeler adlı kitabında yineliyor.
Fakat, bu yazar, Köprülü'den farklı olarak ve kanıt göstermeden, Hoca Ahmet Yesevi'nin şeriate ve sünnete son derece bağlı olduğunu iddia ediyor (age, s. 38). Sonra da, kitaptaki hikmetlerin daha ilk bakışta bir şahsa ait olmadığının anlaşıldığını söyleyerek önyargısına tutsak olduğunu ortaya koyuyor. Ortada, Ahmet Yesevi'nin olduğu kesin olarak saptanmış bir şiir yokken; onu koyu Sünni ve şeriatçı yapmak; ancak koyu Sünni alimlerin tavrıdır. Zaten, yazar; sonunda Köprülü'nün dediklerinden farklı bir şey getiremeden kendi kendisini yalanlıyor. Fakat, Alevi geleneğini ya bilmediğinden, ya da önyargılı ve düşmanca baktığından, Yesevilikle Alevilik arasındaki ilişkiye hiç girmiyor...
Alevilikle ilgili kitap yazanların, Ahmet Yesevi ile ilgili bilgi verirken Nakşibendi kandırmacasına kurban gitmeleri, onların, Köprülü'nün daha sonraki eserlerine göz atma gereği duymamalarından kaynaklanmaktadır. Köprülü'nün görüşlerinin değişmezliğine inanan bu tutum, Hacı Bektaş'ın kişiliğinin zedelenmesine sebep olmuştur. Hacı Bektaş'ı Sünni gösterme nedeni olan, Ahmet Yesevi'nin Sünni olduğu görüşünün hiçbir temeli bulunmadığı ortadadır. Nakşibendi dervişlerinin yazdığı hikmetlere bakarak, böyle bir karara varmak mümkün değildir.
Divan-ı Hikmet Ne Diyor?...
Hoca Ahmet Yesevi'ye mal edilen, en eski nüshası ise hemen hemen Ahmet Yesevi'nin ölümünden beş yüz sene sonra ortaya çıkan Divan-ı Hikmet adlı şiir kitabında bile Ahmet Yesevi'nin Sünni olduğunu açıkça kanıtlayacak belgeler bulunmuyor. Tam karşıtı olarak, biz bu Yesevi dervişlerinin Nakşibendi bakış açılı şiirleri arasına serpiştirilen görüşlerden; Ahmet Yesevi'nin de şeriata (zahire) değil hakikate (batına) önem veren bir Alevi olduğu neticesini çıkartabiliriz. Alevlikteki tören geleneğini ve felsefeyi bilmeyenler; hikmetlerde dile getirilen görüşleri Sünni bir kimlikle yorumlamaktadırlar. Şurası unutulmamalıdır: Alevi büyükleri, şeriatı kaldırıp atan bir tavır içine girmemiştirler. Bir tasavvuf büyüğünün, dinden, Kuran'dan söz etmesi, hemen o kişinin Sünni olduğuna kanıt sıyılıyor. Bunlar yanlıştır.
Ahmet Yesevi'den çok sonra yazılan hikmetlerin bulunduğu Divan-ı Hikmet, Yunus Emre'den açık bir etkilenmeyi yansıtır. Bir örnek:
“Aşkın kıldı şeyda beni; cümle âlem bildi beni
Kaygum sensin dün ü günü; bana sen gereksin sen.”
Bu şiir, Yunus Emre'nin “Aşkın aldı benden beni” biçimindeki şiirinin, daha sonra yapılmış basit bir kopyasadır.
Hoca Ahmet Yesevi'den 250 yıl sonra öldürülen Seyyit Nesimi'den bile söz edilmesi, Divan-ı Hikmet’teki bu şiirlerin, Ahmet Yesevi adına daha sonradan yazıldığını gösteren bir başka kanıttır.
Zaten, şiirler sofuca tavra da karşıdır. Bir dize şöyle: “Kul Hoca Ahmet zahit olma âşık ol...” Hikmet adı verilen bu şiirlerde, dinin biçimini öne çıkaran şiirlerden çok, aşkı öne çıkaran (Tanrısal aşk) bir tasavvuf havası vardır. Ve, yaratan, yaratılan kavramını reddettiği için, tasavvuf özü gereği, Sünni anlayışla bağdaşmamaktadır. Zaten, “Riya ile kılınan namaz boştur” demek yoluyla, özü öne geçirmektedir. “Tarikate girenin Tanrı'dan ödül aldığı” yolundaki sözler de şeriattın reddettiği tarikat kavramına sıkı sıkıya sahip çıkıldığını ortaya koymaktadır.
Hikmetlerde, şeriat-tarikat-hakikat aşamalarından söz edildiğini görüyoruz (Age, s. 38).
Aleviliğin temel olgularından olan Kırklar Meclisi ve şarap olayını bu hikmetlerde değişik yerlerde görüyoruz:
“On sekizde, Kırklar ile şarap içtim. (Age, s. 75)”
Hoca Ahmet'in içki içtiği pek çok dörtlürkte yer alır:
“Otuz üçte saki olup mey dağıttım”
“Kırklar ile şarap içtim, yoldaş oldum”
“Pir-i mugan nazar kıldı, şarap içtim”
“Aşksızların hem canı yok, imanı yok”
Şarabı reddetmeyen, aşkı öne geçiren ve öze yönelen bir düşünceyi hikmetlerde bol bol buluyoruz.
Ahmet Yesevi'nin kamçı ile dövülme öyküsünün anlatıldığı (age, s. 187) bölüm; açık açık Şamanist kültün yansımasıdır. Burada anlatılan öykü ile Hacı Bektaş Veli için Vilayetname'de anlatılan öyküler birbirlerine çok benzer.
Yine, Şeriat'ın öldürttüğü Hallac-ı Mansur'a, hikmetlerde büyük saygı var (age, s. 331).
Bunlara benzeyen pek çok kanıtla, bu haliyle bile Divan-ı Hikmet'te anlatılan Ahmet Yesevi'nin Sünni olduğu kanıtlanamaz. Kaldı ki, Nakşibendi düşüncesiyle örülen ve sonradan yazılan hikmetleri Ahmet Yesevi'ye mal etmenin bilimsel bir tavırla hiçbir ilgisi olamaz.
Bu değerlendirmeler açık açık gösteriyor ki, Ahmet Yesevi, Sünni değildir. Onu Sünni göstermek, kolaycılıktan ve konuyu bilmemekten kaynaklanmaktadır.
Bu nedenle, Ahmet Yesevi'den yola çıkarak Hacı Bektaş Veli'yi Sünni gösterme çabaları yanlıştır.