Arap-Türk Savaşları
ARAP-TÜRK SAVAŞLARI
Türkler bugün büyük ölçüde Müslümanlığı benimsemiştir. Fakat bu olay öyle kısa bir süreçte olmamış, yüzyılları kapsayan bir zaman dilimi sonucunda ancak gerçekleşmiştir.
Bu durum, Türklerin İslamiyete diğer dinlerden çok daha fazla direndiklerini ortaya koymaktadır.
Arapların Türklerle mücadelesinin kısa bir özeti, bu dini kabul edişin hiç de gönüllülük biçiminde olmadığını göstermektedir.
İslamiyetin, Arap sömürgeciliğinin bir ideolojisi biçimine dönüştürülerek Türklere dayatılması, karşı koyuşu gündeme getirmiştir.
Araplar, kendi emperyal ideallerinin içine mal, köle, toprak kazanma hırslarını yerleştirmişlerdi. Bu düşüncelerini Arap örfü ve kabilecilik dayanışması ile pekiştirmişlerdi.
Araplar, İslam ideolojisi ile bütünleşmelerine karşın, Arap olanı, Arap olmayandan kesinlikle üstün gören bir anlayışı, İslam içine monte etmişlerdi. Bu anlayışa göre kendileri asil, diğer milletler mevali (köle, soysuz) sayılıyordu. Öyle ki, Arap olanın Arap olmayan bir kadınla evlenmesi bile o kadının Araplaşmasını sağlamış sayılmıyordu. Böyle kadınlardan doğan Arapları bile ikinci sınıf gören bir anlayış yüzyıllar boyunca sürüp gitmiştir.
Bir Arap kadınının, bir başka milletten bir erkekle evlenmesi ise kesin biçimde yasaklanmıştı. Arap kadını başka milletin erkeğinden üstün sayılıyordu. Bu görüşler, Arapların diğer ülkeleri yağmalamasına bir yasallık kazandırmak için oluşturulmuştu.
Asya’nın bu sömürgeciler tarafından ele geçirilme mücadelesi, bir tür Arap-Türk mücadelesi biçimine dönüşmüştür. Çünkü, Arap orduları kısa sürede İran’ı ezmiş, Horasan’da Türklerle karşı karşıya gelmişti.
Bu karşılaşma dönemi, Türklerin zayıfladığı tarihlere denk düşüyordu. Çünkü, Batı Göktürk Devleti, Sulu Han’ın iktidarından sonra (638-651) Çinliler tarafından yıkılmıştı. (Prof. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, s.193)
Türklerin Araplarla ilk çatışmaları Halife Ömer zamanında işte bu yıkılış sürecinde olmuştur. 642 yılında, Ömer'in emri üzerine, Rebiaoğlu Abdurrahman, Türklerle savaşmak üzere Bab'a yöneldi. Belencer beldelerinin 200 fersah (yaklaşık bin kilometre) içlerine kadar girdi. Türkler Müslümanların ölümsüz olduklarını sanıyorlardı. Fakat ormana saklanıp ok atarak bir Müslüman'ı öldürdüler. Bunun üzerine Müslümanlara saldırıp savaşmaya başladılar. Türklerin çok şiddetli ok atmaları yüzünden Arap ordusu geri çekilmek zorunda kaldı (İbn Kesir, c.7, s.204). Osman döneminde de zaman zaman süren Türk -Arap çatışmasında ganimet peşindeki Müslümanlar Türkleri bastırmaya başlamışlardı.
Türk-Arap savaşı, Mekke'de ortaya çıkan iktidar çatışmaları yüzünden biraz hafifledi.
675 yılında Muaviye, Horasan Valisi olan Ziyadoğlu Ubeydullah'ı görevden aldı; yerine Osmanoğlu Said'i atadı (İbn Kesir, c.8, s. 138)). Osmanoğlu Said, Horasan'a gidip Türk illerine daldı. Said'in ordusu ile Türkler Semerkand'a bağlı Suhud mevkiinde karşılaştılar. Said onları yendi ve pek çoğunu öldürdü.
Said, Halife Osman'ın oğlu idi. O, Muaviye'den Horasan valiliğini isteyince, Muaviye; Ubeydullah'ı görevden almak istemedi. Bunun üzerine Said, Muaviye'ye şunları söyledi: “Vallahi senin asla ulaşamayacağın bir noktaya gelmen için babam her türlü iyiliği yaptı ve seni iyi bir mevkie getirdi. Ancak, sen onun başına gelen musibetten dolayı teessürlerini bildirmedin. Ardından da kimseyi ödüllendirmedin; tutup şu oğlunu öne geçirdin. Ona Müslümanlardan beyat aldın. Oysaki ben şahsen ondan çok daha hayırlı olduğum gibi babam ve annem, onun baba ve annesinden çok daha hayırlıdır.” (İbn Kesir, s.138).
Muaviye Said'e hakverir görünse de, “Senin gibi adamların Şam'da dolaşmalarına pek de razı değilim.” demiş ve kendisini savaş işleriyle görevlendirip Horasan'a yollamıştı.
Said, Semerkand'a gidince Türklerden Sogd halkı, ona karşı çıktı; fakat yenildiler. Said, onların kentlerini kuşattı. Bunun üzerine Türkler barış istediler ve eşraftan olanların elli oğlu Said'e rehin verildi. Said bu çocukları yanında Medine'ye getirmiştir.
698 yılında Ebu Bekre oğlu Ubeydullah, Türklerin büyük hükümdarı Rutbil ile savaştı. Hükümdar Rutbil Müslümanlarla bazen iyi geçiniyor bazen de onlara başkaldırıyordu. Bunun üzerine Haccac, Ubeydullah'a mektup yazarak; Rutbil'in ülkesine hücum etmesini, kalelerini yıkmasını, savaşçılarını öldürmesini emretti. O da mektubu alınca askerleriyle harekete geçti ve Rutbil'i yendi, birçok yeri istila etti. Rutbil’in başkentine yaklaşınca meydana gelen çatışmalarda ise Müslümanlar yenildiler ve çekilmek zorunda kaldılar. Türkler bu büyük savaşta Müslümanlardan otuz bin savaşçı öldürmüştü. (İbn Kesir, c.9, s.52-53)
Haberi alan Haccac, halife Abdülmelik'e başvurup intikam almak üzere ondan izin istedi. Abdülmelik izin verince Haccac 699 yılında 40 bin kişilik büyük bir ordu topladı.(İbn Kesir, s.56) Başına da Esaşoğlu Muhammetoğlu Abdurrahman'ı getirdi. Türk illerine giren Abdurrahman, Rutbil'in barış önerisini kabul etmedi. Birçok yeri ele geçirdi, çok bol ganimet elde etti ve çok sayıda insanı esir aldı. Türk illerinin içerilerine doğru saldırıya geçtiler. Rutbil'in başkentini alan Araplar çok insan öldürüp hazineleri ve zürriyetleri ganimet olarak ele geçirdiler (s. 57).
Haccac, Abdurrahman'dan saldırıyı sürdürmesini istedi. Kış geldiğinden bu zordu. Zaten Haccac'ın kendisini öldürteceğinden korkan Abdurrahman, onun emrine karşı geldi. Abdurrahman, 700 yılında Türk hakanı Rutbil'e haber salıp, “Haccac'ı yenersem sizden haraç almayacağım.” diye onunla anlaştı.
Topladığı ordu ile Horasan'dan Suriye'ye yürüyen Abdurrahman uzun mücadelelerden sonra 702 yılında Haccac'a mağlup oldu ve kaçıp Türk illerine gitti, Rutbil'e sığındı. Rutbil ona eman verdi, saygı gösterdi (Age, s.83).
Haccac, Abdurrahman'ın adamlarından yüz otuz bin kişiyi, elleri kolları bağlı iken öldürtmüştür.
Haccac, daha sonra Rutbil'e mektup yazıp, “Abdurrahman'ın ya başını ya kendisini bana göndermezsen bir milyon kişilik bir ordu ile ülkene girip her yeri mahvedeceğim.” diye onu tehdit etti. Rutbil de bu tehdit karşısında Abdurrahman'ı Haccac'a vermek zorunda kaldı. 702 yılında Abdurrahman'ın başı kesildi ve şehirlerde teşhir edildi.
Kuteybe Belası
Müslimoğlu Kuteybe, Türk illerinin ele geçirilmesi, yağmalanması konusunda en büyük hamleleri yapmış kişidir. O, 703 yılında Halife Abdülmelik'in başbakanı konumundaki Zalim Haccac tarafından Horasan ve Merv Valisi olarak atanmıştı.
Onun görevi, Türk illerini yağmalamak, insanlarını esir etmek, bu ülkeleri haraca bağlamak idi. O da bu işi yönetimin istediği gibi yaptı. 705 yılında Türklerin ve diğer kafirlerin birçok beldelerine gaza yaparak çok sayıda esir, mal, kale ve araziyi ganimet olarak ele geçirdi (İbn Kesir, c.9, s.104)
Kuteybe Türk hükümdarı Neyzek üzerine de yürüdü. Neyzek, bol miktarda mal vererek barış yaptı ve ülkesindeki Müslüman esirleri bıraktı.
Kuteybe bu sene Buhara'nın ilçesi olan Beykent üzerine de yürüdü ve burayı ele geçirdi. Ele geçirilen hazine o kadar kıymetliydi ki sadece bir döküm heykelin içinden 150 bin dinar altın çıkmıştı. Müslümanlar para, mal, esir ganimetleri ile çok zenginleşmişlerdi.
Kuteybe, 706 yılında Türk Hükümdarı Körboğa'nın ülkesine saldırdı. Yanında esir Türk hükümdarı Neyzek de bulunan Kuteybe, Körboğa'yı da yendi (Age, s.127), esirler, ganimetler aldı.
Kuteybe 707 yılında Sugd, Nesef, Keş illerine saldırdı ve burada Türklerle savaştı, oraları da ele geçirip yağmaladı. Bundan sonra Arap ordusu Buhara üzerine yürüdü. Buhara meliki Verdan Huzahi, Kuteybe ile çok şiddetli savaştı ve orayı alamayacağını anlayan Kuteybe Merv'e geri döndü. Haccac, bu çekiliş yüzünden Kuteybe'ye kızdı. Kuteybe Türk illerine saldırılarını sürdürdü ve Azerbaycan yakınlarındaki Babül Ebvab'a kadar ilerledi(Age, s.130).
708 yılında Türk illerindeki melikler Neyzek'in önderliğinde birleşerek Kuteybe'yle savaştılar ama mağlup oldular. Kuteybe dört fersah (ortalama 20 kilometre) uzunluğundaki yol boyuna darağaçları kurdurmuş, Türk askerlerini asarak gözdağı vermişti.
Araplar, 709 yılında, Kuteybe'den başka Abdülmelikoğlu Mesleme'yi de başka bir ordu ile Türk illerinin fethine gönderdiler. Mesleme de Azerbaycan taraflarında çok sayıda şehri ele geçirdi (Age, s.137)
Bu sene Kuteybe saldırılarını şiddetlendirerek sürdürdü. Çok miktarda mal, kadın, altın, gümüş kaplar elde etti. Zengin Talikan ilini ve peşinden de Faryab ilini ele geçirdi. Peşinden saldırılarını sürdürüp Cürcan bölgesini ve Belh’i ele geçirip yağmaladı. Sonra Neyzek Han'ın üzerine yürüyüp Bağlan'da onu kuşattı. Şehri ele geçiremeyeceğini anlayınca ona eman verdi ve yanına çağırdı. Kuteybe'ye güvenen Neyzek han, 700 adamıyla onun yanına geldi ama Kuteybe bir sabah bunların tümünü öldürttü ve böylece başsız bıraktığı Türk kentlerine hakim oldu (Age, s. 139).
710 yılında saldırılarını sürdüren Kuteybe, Şoman, Keş ve Nesef bölgelerini ele geçirdi. Sonra Sicistan üzerine yürüyüp Türk Hükümdarı Rutbil'i yakalamak istedi. Rutbil ona mal, köle ve kadın göndererek barış yaptı.
Kuteybe 711 yılında Harezm bölgesini ele geçirdi. Burada Türkleri korkutmak için önünde arkasında, sağında solunda biner esiri öldürttü.
Bu zalim komutan daha sonra Türklerin en zengin kenti Semerkand'ı da ele geçirdi. Buradan çok büyük ölçüde mücevher, altın gümüş elde etti. Sonra 100 bin erkek ve kadın köleler aldı.(Age, s.143 vd.)
Arapların gaza altında yaptıkları bu talan, vurgun, sömürü seferleri Arabistan'daki ve Suriye'deki Arap yöneticilerini çok mutlu ediyordu. Bu sömürgeleştirme eylemlerini dönemin Arap ozanlarından Kab el Eşari şöyle bir şiirle söylemişti:
“Kuteybe her gün bir talan yapıyor
Servetlere yeni servetler katıyor
Bahili olup başına tac geçirildi
Siyah saçları ağardı sonunda onunla
Sogdluların başını döndürdü askerleriyle
Sonunda Sogdlular çölde ve açıkta kaldılar
Çocuklar babalarını kaybettikleri için ağlarlar
Muzdarip babalar da çocukları için ağlarlar
O her bir beldeye konduğunda veya o beldeye geldiğinde
Atlıları şehirde yarıklar ve hendekler meydana getirip giderler” (Age, s.146)
Bu şiir, o günlerde bile Arapların İslam adına yaptıkları savaşların, “servetlere servet katmak” için olduğunu göstermeye yetiyor.
Kuteybe bu sömürgeleştirme savaşlarını 712 yılında da devam ettirdi ve Şaş ile Fergana bölgelerine saldırdı ve Kabil'e kadar olan yerleri ele geçirdi. Buralarda ve Hocend'de Türklerle savaştı ve kimilerini öldürüp kimilerini esir aldı; çok miktarda ganimet elde etti.
713 yılında Kuteybe Şaş illerine saldırdı ve birçok kaleyi ele geçirdi. Bu sırada Haccac'ın öldüğü haberi geldi. Kuteybe bunun üzerine saldırıları bıraktı ve Merv'e döndü.
Kuteybe 714 yılında Çin diyarındaki Kaşgar'ı da ele geçirdi ve Çin'i tehdit etti. Oradan da çok miktarda mal, para, esir alarak döndü.
Bu sırada halife Velid öldü ve Abdülmelik oğlu Süleyman başa geçti. Kuteybe, Süleyman'ın halifeliğine karşı ayaklandı. Bunun üzerine askerler onu öldürdüler.
Kuteybe'nin görevini artık Mühelleboğlu Yezit üstlenmişti. O da tıpkı Kuteybe gibi Türk illerini yağmalamak, sömürmek görevini birinci iş sayıyordu. Kuhistan'ı ele geçirince 4 bin eli kolu bağlı Türk'ü öldürtmüştü. Buradan sayılamayacak, niteliği anlatılamayacak derecede kıymetli ve güzel mal ile eşyayı ganimet almıştı (Age, s.284). Sonra 120 bin askerle Cürcan'a saldıran Yezit, buradan muazzam miktarda mal, altın, esir alarak anlaşma yapmıştı. Denildiğine göre Türk illerindeki mal ve eşya yağmasında Yezit herkesi geçmişti.
717 yılında Halife Süleyman ölünce yerine Abdülazizoğlu Ömer geçti. Bu sene Türkler Azerbaycan'a saldırıp oradaki Müslümanları öldürdüler. Bunların üzerine giden Ömer Hatem, Türkleri yendi ve çoğunu öldürdü, kalanları esir alıp Şam'a getirdi.
Müslümanlık Değil Para Önemli
Halife Abdülazizoğlu Ömer, adaletli bir yönetici idi. Mühelleboğlu Yezid'i, “Ailesi zorba, kendisi de Müslümanların mallarını gaspetti” diyerek görevden alıp hapse attırdı. Aynı biçimde Horasan valisi Abdullahoğlu Cerrah'ı da kovdu.
Horasan valisi Cerrah'ın kovulma nedeni çok ilginçtir. Bu vali, kafir iken İslam'a giren kişilerden cizye vergisini almaya devam etmişti. Onlar, “Müslüman olduk, cizye almayın.” diye itiraz etmişler ama Cerrah, “Siz para vermemek için İslam'a giriyorsunuz.” diye bu din vergisini almaya devam etmişti. Bunun üzerine bölgedekiler, eski dinlerine dönmüşler ve cizye ödemeye devam etmişlerdi.
Halife Ömer bunu öğrenince Cerrah'a, “Cenabı Allah, Muhammed'i vergi ve cizye toplayan biri olarak değil, aksine davetçi olarak göndermişti.” diyen bir mektup yollamış ve onu görevden almıştı.
Adil halife Ömer zehirlenerek öldürülünce yerine Abdülmelikoğlu Yezit geçti. Bu halife, Horasan bölgesine Mesleme'yi vali atadı. Bu sırada Türk kağanı Körsal komutasındaki bir askeri birliği Sogd'a gönderip Arapların bulunduğu Bahili Kasrı'nı kuşattırdı(720). Bunların yardımına gelenlerle yapılan savaşta Türkler yenildiler.
Türk Arap savaşı Arapların Hocent'i kuşatmasıyla 722'de de sürdü. Amroğlu Said, çok sayıda mal ve esir alıp Şam'a gönderdi. 723 yılında Cerrah, Lan bölgesine saldırdı ve Belencer'in gerisindeki birçok kaleyi ve şehri ele geçirdi, bol ganimet ve Türk çocuklarını esir aldı(Age, s.376).
724 yılında Saidoğlu Müslim, Fergana ile buraya bağlı ilçelere saldırdı. Buralarda Türklerle savaştı. İki kesim arasında büyük savaşlar oldu. Bu savaşlarda Türklerin hakanı ve birçok adamı öldürüldü.
Cerrah ise bir başka orduyla Hazar diyarının derinliklerine doğru gitti. Hazarlılar ona cizye ve haraç ödediler.
Abdülmelikoğlu Haccac ise Lan şehrine saldırdı ve bölgeyi yağmaladı.
726'da Horasan valisi Abdullağolu Üseyd, Türk illerine saldırdı ve onları bozguna uğrattı.
Aynı yıl Türk Hakanı, Azerbaycan'daki Araplara saldırdı ise mağlup oldu.
728 yılında Abdülmelik oğlu Mesleme ile Türk hakanı uzun süre savaştılar ama kış gelince Türkler yenildiler.
Bu sırada Horasan'a vali olan Abdullahoğlu Eşres, zimmileri İslam'a girmeye çağırdı ve onlardan cizye vergisi almayacağını söyledi. Zimmiler İslam'a girince Eşres yine cizye almaya devam etti. Bunun üzerine Zımmiler onlarla savaştılar. Böylece Eşres ile Türkler arasında çok savaşlar oldu (Age, s.425).
729'da Eşres'in yerine Horasan valiliğine atanan Abdurrahmanoğlu Cüneyd Türk süvarileriyle savaştı ve zor da olsa onları yendi.
730 yılında Lan dolaylarındaki Türkler Araplara karşı saldırıya geçtiler ve Cerrah ve adamlarını Mercierdebil'de öldürdüler ve Erdebil'i ele geçirdiler (Age, s. 496). Halife Hişam bunu öğrenince, birisi kardeşi Mesleme'nin komutasında olmak üzere Türklerin üzerine iki ordu gönderdi. Bunlar, Türkleri yendiler ve katliam yaptılar.
Arap saldırısı karşısında Türkler yeniden ordu topladılar ve Semerkand üzerine yürüdüler. Horasan valisi Cüneyd büyük bir ordu ile Türklerin üzerine yürüdü. Yapılan büyük savaşta Türkler, Arapları yendiler. Araplardan geriye 2000 kişi kalmıştı. Türkler, esir aldıkları Arapları Hakan'a götürdüler (Age, s.497). O da esirlerin öldürülmesini emretti. Bu savaşa Geçit (Akabe) savaşı denir.
731'de Abdülmelikoğlu Mesleme Türk illerinin iç taraflarına doğru ilerledi. Türklerden çok sayıda adam öldürdü.
Abbasi Propagandası
Horasan bölgesi, Emevi yönetimi aleyhine Arap devleti içinden başlatılan muhalefetin üssü durumundaydı. Burada, Peygamber'in amcası Abbas soyundan gelenlerin halife olmaları gerektiği yönünde propaganda yapılıyordu. Bu gizli propaganda sonucunda Abasoğlu Abdullahoğlu Alioğlu Muhammed adına hilafet çağrısı başlamıştı. Bu çağrıyı yapanlardan Haddaş lakaplı Yezidoğlu Ammar 736'da Horasan Valisi Halid tarafından yakalanmıştı. Haddaş, kendisini Muhammed'in görevlendirdiğini söylemiş, çok sayıda taraftar kazanmıştı. Halid onun elini kestirdi, dilini koparttırdı, sonra da astırdı.
Bölgede daha önce de Abbasi propagandacıları ortaya çıkmış, bunlar yakalanarak öldürülmüşlerdi.
Gel gör ki Arap sömürgeleştirme politikası bölgedeki Türk ve İranlı kavimler üzerinde çok derin ve olumsuz etkiler bırakmıştı. Bu milletler, Emevi belasının bitirilmesi gerektiğini düşünüyorlardı.
Emevi yönetimine isyan edenlerden birisi de Hazreti Ali'nin torunu Ali'nin (Zeynelabidin) oğlu Zeyd idi. Zeyd 738 yılında isyan etti. Kufe halkına güvenen Zeyd yine ihanete uğradı 739'da yakalanıp idam edildi.
Zeyd'in oğlu Yahya Horasan'da gizleniyordu. 743 yılında 70 kişilik bir grupla Emevilere karşı ayaklandı. Üzerine gönderilen 10 bin kişilik orduyu önce bozdu, hatta komutanını da öldürdü ama sonunda yakalandı ve başı kesildi.
744 yılında Hazreti Ali'nin kardeşi Cafer'in torunu Muaviye Kufe'de halkı kendisine biat etmeye çağırarak ayaklandı. Onun adamları ile Irak Valisi Abdullah'ın ordusu arasında yapılan savaşta Muaviye yenildi ve dağlara kaçtı.
Bu isyancılar, hilafetin Ehlibeyt'e ait olduğunu ileri sürüyorlar, bu iddia üzerine asker topluyorlardı.
İşte bu şartlar içinde Horasanlı Eba Müslim ortaya çıktı. Onun 741 yılında Abbasi propagandacıların çağrısı ile muhalefet hareketine katıldığı anlaşılıyor (Age, s.557). O, hilafetin Ehlibeyt'e ait olduğunu söylüyordu ama Ehlibeyt'e Peygamber'in amcası Abbas'ın ailesini de katıyor ve çağrıyı onlar adına yapıyordu. 745 yılında Abbasilerden İbrahim, Eba Müslim'i Horasan'a göndermiş, eline verdiği mektuba da, “Ona itaat edin. Kendisini, ele geçireceği yerlere vali olarak atadım.” diye yazmıştı.
Ortam bu iken Türklerle Arapların mücadelesi bütün şiddetiyle sürüyordu. 737 yılında Horasan valisi Abdullahoğlu Esed, Türk illerini yağmalamaya devam edince Türk hakanı ordu toplayıp bunlara saldırdı. 4000 kişilik Türk ordusu ile Arapların savaşında Türkler yenildiler. Türk hakanı da ihanet eden komutanlarından birisi tarafından öldürüldü.
738 yılında Horasan Valisi Seyyaroğlu Nasr, Türkler üzerine yağma savaşlarını sürdürdü. Bu savaşlardan birinde Türk hükümdarı Körsol'u esir aldı ve başını kestikten sonra yaktı(Age, s.535)
Semerkand’ın Araplar tarafından alınması üzerine buranın hükümdarı, eski düşmanı Çin imparatoruna mektup yazarak, “35 yıldan fazladır Arap eşkıyası ile savaşıyoruz.” demişti, (Osman Turan, age, s. 218)
Türklerin bu yenilgileri zamanla onların kendi içlerinde birbirlerine düşmesine de yol açmıştı. Bu da sömürgeci Arapların işine geliyordu.
Fakat, Eba Müslim isyanının patlaması ile Türklerin mücadele ettiği Emevi yönetimi sarsılmaya başlamıştı. Türk beylerinin bu isyanı desteklemesinden daha kaçınılmaz bir şey olamazdı.
Bu mücadeleler sonucunda Abbasilerden Abdullah es Seffah 749 yılında hilafet makamına oturdu.
Çinliler Taşkent Bey’i Bağatır Tudun’u hile ile ele geçirip hapsedince Türkler Abbasilerle işbirliğine gittiler. Arap-Türk ordusu Talas’ta Çinlileri bozguna uğrattı (751)
Bu işbirliğine karşın, Abbasiler de yönetimi ele geçirdikten sonra Türk illerindeki yağma seferlerini sürdürdüler. Halife Mansur, oğlu Mehdi'yi Horasan Valisi yaptı. Ona yardımcı olması için ayrı bir ordu da gönderdi ve “Taberistan'a saldır, ele geçir” emrini verdi. Türk Hakan'ı İstihbaz'la savaşan Mehdi, onu haraca bağladı. Sonra Masmağan adlı Türk hükümdarına saldırıp onun da çoluk çocuğunu esir aldı ve Taberistan Arapların eline geçmiş oldu (İbn Kesir, C. 10,s.134)
761 ve 762 yıllarında Mansur, Deylem üzerine ordular gönderip oraları yağmalattı, insanlarını öldürttü.
764 yılında Eşterhan el Harezmi, Türk ordusu ile Ermenistan taraflarına saldırdı, çok insan öldürüp Müslümanlardan esir aldı. Mansur, ertesi sene bu bölgeye ordu gönderdiyse de Türk ordusu çekilmişti.
767 yılında Horasan'da Üstad Sis adlı bir başka kafir (müslüman olmayan Türk) isyan etti ve bu isyan çok zor bastırıldı.
768 yılında Abbasilerin bir başka Türk hükümdarına saldırıp onu esir ettiği de anlaşılıyor ( Age, s.183)
Yönetim Merkezinde Türkler
Arapların İran'ı ele geçirmeleriyle birlikte Türklerle ilişkiye geçmeleri kaçınılmazdı. Buna bağlı olarak bazı Türk boyları, Arapların yanında görev yapmaya başlamışlardı. Bunlar paralı askerler durumundaydılar. Daha Emevilerin ilk dönemlerinde bu ilişkiler başlamış olmalıdır.
Örneğin, Emevi halifesi Mervanoğlu Abdülmelik'in yanında büyük bir Türk savaşçı kitlesinin varlığı da anlaşılıyor. 698 yılında öldürülen Yalancı Peygamber Haris olayı bunu gösteriyor. Abdülmelik bu yalancı Peygamberi yakalatmak için Nasıriye'ye gidiyor. Haris'in yanına gidip gelen Nasıriyeli bir adam kendisine başvurup Haris'i yakalayacağını ama kendisine Türk askerlerinden bir grup verilmesini ister. Halife Abdülmelik adamın yanına Ferganalı Türklerden bir grup asker verir ve o da Haris'i yakalar, Türklere teslim eder; Haris böylece yakalanıp asılır. (İbn Kesir, c.9, s.50)
Arap yönetiminin emrine giren bu Türkler, Müslümanlığı benimsemiş Türklerdir. Bunlar, mezhep olarak yönetim merkezinin mezhebinden, yani Sünni idiler. Bu yüzden, Emevi ve Abbasi yönetim komutasındaki Türkler Sünnileşirken, bu güçlerin çatıştığı Türkler ya eski dinlerinde kaldılar ya da karşı duruşlarını kamufle edecek muhalif bir mezhebi, yani Aleviliği seçtiler.
Abbasiler döneminde Arapların Türklerle ilişkileri hızla düzeldi. Bunların yanında önemli miktarda Türk askerinin bulunduğunu kaynaklar gösteriyor. Türkler sarayda önemli görevlerde bulunuyorlardı. Örneğin Harun Reşit zamanında, 786 yılında Tarsus şehri, Türk hadim Ferec tarafından kurulmuştu (İbn Kesir, c.10, s. 271).
Abbasiler, Emevileri Acem-Türk-Arap güçleri ile yenmişlerdi. Türk askeri liderleri zamanla Abbasilerin en önemli adamları haline geldiler.
835 yılında isyan eden Babek el-Hurremi ile savaşma görevini, halife Mutasım, Afşin Bey'e vermişti. Afşin Bey, Babek'i bozguna uğrattı ve adamlarını öldürdü ama Babek kaçtı.
Ertesi sene Babek, Türk komutan Büyük Boğa ile savaştı ve onu yendi. Bunun üzerine komutan Afşin, Babek üzerine gitti ve büyük savaşlardan sonra Babek'in merkezi Bezz'i ele geçirdi ve Babek'i de yakaladı. Horasan Şeytanı adı verilen Babek 837 yılında Bağdat'ta parçalanarak öldürüldü.
Şairlerin bile övdüğü Afşin'in oğlu Hasan, halifenin sarayında evlendirildi.
839 yılında isyan eden Maziyar yakalanarak idam edildi. Bunun Afşin ile mektuplaştığı iddia ediliyordu. Afşin halifeye kafa tutacak hale gelmişti. Ayrıca Afşin'in bir puthaneyi yıkıp mescid yapan imam ile müezzine biner kırbaç vurduğu, yanında, küfrü temsil eden altın ve mücevherlerle süslenmiş “Kelile ve Dimne kitabı bulunduğu iddia edildi. O da bu kitabın atalarından miras kaldığını söyleyerek kendini savundu (Age, s.492)
Afşin'in Mecusiliği desteklediği, boğulmuş hayvanı, kesilmiş hayvana tercih ettiği, her çarşamba siyah bir koyun getirtip kılıçla ikiye yararak bu iki parça arasında yürüdükten sonra etini yediği ileri sürüldü. Bunun üzerine Halife Mutasım, Büyük Boğa'ya emir vererek Afşin'i horlanmış bir halde zindana atmasını istedi. Halife, bir başka Türk komutanına ele geçirttiği Afşin'i 840 yılında astırdı.
Halife Mutasım, Türklerden çok sayıda kimseyi hizmetinde çalıştırıyordu. 20 bin kadar Türk kölesi vardı (Age, s.498).
Abbasi sarayında Türk egemenliği son derece artmıştı. Halife Vasık ölünce, kimin başa geçmesi konusunda kararı Türk gücü verdi. Türkler önce Vasık'ın oğlunu halife yapmak istediler ama onun küçük olması yüzünden Mutasım'ın oğlu Mütevekkil Alallah Cafer'i halife seçtirdiler (Age, s. 520-521).
837 yılında Ermeniler ayaklanıp Müslümanları öldürdüler. Bunların üzerine Türk komutan Büyük Boğa gönderildi. O da isyanı bastırıp 30 bin yerli ahaliyi öldürdü (Age, s.528).
852 yılında Büyük Boğa Tiflis'i ele geçirdi ve burada çıkan savaşlarda 50 bin insan ateşte yanarak can verdi.
861'de öldürülen Halife Mütevekkil'in suikastçilerinden birisi de ordu komutanlarından Türk Bağır el-Türki idi. (İbn Kesir, c.11, s.33).
Bağdat'taki Türk komutanlar halifeyi yönlendirdikleri gibi genel siyaseti de belirleyecek konuma yükselmişlerdi. 865 yılında Abbasi devleti Halife Müstain'in yönetiminde idi ama onun oğulları Mutez ile Müeyyed arasında, iki başlı hale gelmişti. Bu mücadelelerde dengeleri sağlayanlar da Büyük Boğa'nın oğlu ile Küçük Boğa idiler.
864 yılında Ehlibeyt soyundan gelenler (Talibiler: Hz. Ali'nin Babası Ebu Talib'le ilişkilendirilerek) isyan ettiler. Kufe'de Ebül Hüseyin Yahya, yoksulluktan başkaldırmıştı.
Yine bu yıl Talibi (Alevi) Hasan bin Zeyd Taberistan dolaylarında ayaklandı. Rey şehri dolaylarında da Ehlibeyt'ten Ahmet bin İsa ayaklandı. 865 yılında Kazvin ve Zencan'da Hüseyin bin Ahmed ( Kevkebi) ile Kufe'de Hüseyin bin Muhammed ayaklanması, Ehlibeyt isyanları idi. Bu ayaklanmaları bastıran temel güç genelde Abbasilerin emrindeki Türk kuvvetleri oldular. Örneğin Kevkebi'yi 865 yılında bozguna uğratan Büyük Boğa'nın oğlu Musa olmuştu (Age, c.11, s.42)
Mutez hilafete geçince, Müstain'in öldürülmesini istemiş bu iş de Türk beylerinden Tolonoğlu Ahmet'e verilmişti. Ahmet 866 yılında yanındaki Türk askeri gücüyle bu işi yapmıştı.
Türklerin yönetimdeki gücünü şu örnek de gösteriyor: 869'da halife Mühtedi, Samarra'da yanında bulunan Türk görevli ve askerlere karşı güç kazanmak amacıyla Büyük Boğa'nın oğlu Musa'yı yanına çağırdı. Ancak Musa, bulunduğu yerde cihadla uğraştığını söyleyip özür bildirdi (c.11, s. 51).
Musa daha sonra ordusu ile Samarra'ya geldi ve hücum ederek şehre girdi. Türkçe emirler veren ordu komutanları Halife Mühtedi'yi ele geçirdiler, onu horladılar, başka bir saraya gönderdiler, mallarını yağmaladılar. Mühtedi, onlara “Ben sizi, sizinle güçlenmek için çağırmıştım” dedi ve Musa da kendilerine kötülük yapılmayacağı sözü alınca halifeyi serbest bırakıp emrine girdiler (Age, s.55).
Halife, Türkleri birbirine düşürmek için Musa'nın komutanlarından Türk Bayık Bey'e mektup yazıp onu başkomutanlığa atadığını bildirdi. Bu haber öğrenilince Musa ile Bayık Bey ayrıldılar. Samarra'ya giden Bayık Bey'i Mühtedi öldürttü. Bunun üzerine kardeşi Togotyan, Türk askerleri ile halifenin ordusunu yendi ve onu öldürdü (Age, s.58).
Mühtedi, halifeleri tahkir edip zelil kılan (alçaltan) Türkleri yok etmek niyeti taşıyordu. Çünkü Türkler hilafet makamının saygınlığını yok etmişlerdi (Age, s.59).
Türklerin, hilafet merkezine egemen oluşları yüzünden, Asya içlerinde Araplara ve İslam'a karşı bir yumuşama başlamıştı. Bu yüzden İslam dinine geçenlerin sayısı artıyordu. 960 yılında 200 bin kadar Türk, müslümanlığı kabul etti. Bunlara Türkiman (Türk-iman) denildi. Sonra bu bileşik kelime hafifletilerek Türkman şeklinde teleffuz edildi (c.11, s.404).
Türklerin egemenliğini zayıflatmak için Abbasi yönetimi diğer milletleri devreye sokarak onları birbirleriyle mücadele ettiriyordu. Örneğin Basra'da Deylemliler, Türkleri yenmişler, kovmuşlardı. Bunun üzerine Sebüktekin harekete geçmiş, Bağdat'ı ele geçirmiş, halifeyi bile sürgüne göndermeye karar vermişti. Bu mücadelede, Türk Sebüktekin'in egemen oluşu ile Şii Kerh Mahallesi Sünnilerin saldırısına uğramış, ikince kez yakılmıştı (c.11, s.468)
Müslüman olmayan Türklerle Müslüman Türkler arasında savaşların yaşandığı da gözleniyor. Örneğin 1017 yılında doğudaki Abbasilere bağlı illere saldıran Türkler, İslam'a girmemiş boylardan oluşuyordu. Bunlar Selçuklu devletini kuracak olan kesimler olmalıydılar.
Öbür yandan İslam'a giren Türk egemen kesimi, halifenin emrinde olduğu için sünniliği benimsiyorlardı. Bu yüzden Gazneli Mahmut, halifenin emri ile bölgesindeki Mutezili, Rafızi (Alevi), Karmati, Cehmi, Müşebbihi mezhebinden olanları idam ettirmişti (İbn Kesir, c.12, s.73).
1030'da Bağdat'ta Türklerle Haşimiler savaşmış, ellerinde Kuran'ı kaldıran Haşimileri Türkler ok yağmuruna tutarak perişan etmişlerdi.
Türk Gücü
Türk paralı askerleri Abbasi yönetimince boşuna tercih edilmiyordu. Türklerin sadakati, yiğitliği Arap yönetimini çok etkilemişti. Gerçi Araplar Türkleri mağlup etmişlerdi ama bu işi örgütlü olmaları sayesinde becermişlerdi. Bir de Türklerin birçok devlete ayrılmış olmaları Arap istilasını kolaylaştırmış gözüküyor. Bu ortamda Araplar, Türkleri kendilerinden üstün görmeye başlamışlardı. Bunun en açık kanıtını 869 yılında ölen el-Cahiz'in yazdığı “Türklerin Faziletleri” adlı kitapta görmekteyiz. el-Cahiz, Türklerin bazı hususlarda Araplardan üstün olduğunu belirttikten sonra (s.44), “Dünyanın bütün süvarileri bir araya gelseler Türkler onların tümünden daha korkunç görünür.” diyor (Age, s.48).
el-Cahiz, Türklerin ağzından diyor ki: “Bütün Bağdat bizimdir. Biz durduk mu o durur, biz hareket ettik mi o hareket eder. Bütün dünya ise ona bağlı, onun kaderine tabidir. (Age, s. 55).”
Bu saptama, Türklerin Arap saltanatını yönlendiren asıl güç olduğunu da açıkça Arap aydının ağzından ortaya koyuyor.
1129'da ölen şair Yahyaoğlu İbrahim, Türkleri ve oluşan Türk imajını bir şiirinde şöyle anlatır:
Türk bahadırlarının hamleleri
Yıldırım gibi ışık ve ses verir
Onlar öyle bir millettirler ki
Kendilerine güzel yüzle mukabelede bulunursan
Melek gibi olurlar
Kendileriyle savaşılınca da ifrit kesilirler”
(c.12, s.374)
Bu süreçte Asya'da büyük Türk devletleri kurulmuştur. Önce Karahanlılar, sonra Gazneliler ve peşinden de Selçuklular.
Bu devletlerin merkezi yönetimi Sünni karakterlidir ama Türk özelliği bu karakterin klasik dokusunu değiştirip onu yumuşatmaktadır.
Haçlı saldırıları başlayınca, bunlara karşı mücadeleyi de Türk beyleri üstlendiler. Örneğin Eyyuboğlu Selahaddin Yusuf bu Türk beylerinden birisi idi. Şair Hasan, o dönemde yazdığı şiirinde bu gerçeği dile getirir.
Selahaddin, Mısır'daki Arap yönetiminin üzerine yürüyünce ozan Hassan şöyle yazmıştı:
“Türk sahipleri,
Arabilerle savaşmak için Mısır'a yöneldiler.
Ey Rabbim! Nasıl ki önceleri bu yerleri Yakub oğlu Yusuf'a verdinse
Şimdi de Eyuboğlu Yusuf'a ver.” (c.12, s.456).
Haçlıları yenen Nureddin Mahmut Zengi'nin soy kütüğü de onun Selçuklu Türkü olduğunu gösteriyor (İbn Kesir, c.12, s.493).
Türk merkezi yönetiminin Sünni karakterine karşın Asya'daki kırsal alanların Aleviliği benimsediği bir gerçektir. Göçebe yaşam tarzına pek uymayan Sünni ibadet biçimi yüzünden Türk milletinin köylü ve göçebe kesimi Aleviliği değişik biçimlerde kabul etmişti. Türkistan adlı çalışmasında Barthold da bu durumu saptamıştır.