Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Türkler ve İslamiyet

TÜRKLER VE İSLAMİYET

Türkler, İslam dinine girmeden önce Asya’daki ve Ortadoğu’daki çeşitli dinleri kabul etmişlerdi. Bu kabul toptan olmamış, kuzeyden güneye, doğudan batıya değişmiştir. Zaman içinde de değişikliğe uğrayan bu kabul, Türk toplumunun din konusunda katı bir saplantılarının olmadığını gösteren ilginç bir olaydır.

Bugün büyük ölçüde Müslümanlığı benimsemiş olan Türkler, daha önce Asya’da Şaman geleneğini kuvvetli biçimde yaşatmaktaydı. Aynı etki Alevi toplumu içinde bugün önemli oranda sürmektedir.

Günümüzde az sayıda Yahudi ve Hıristiyan dininden Türk de bulunmaktadır.

ŞAMANİZM

Türk toplumunun Asya’da saptanan ilk dini Şamanizm olmuştur. Şamanizm, aslında Batılı araştırmacıların bir terimi olup Türklerin din adamları olan “oyun” veya “kam” denilen din adamlarına (büyücülere) verilen şaman adından türetilmiştir.

Şamanizm adı verilen inanç biçimi bir karmaşalar topluluğudur. Bu inanç biçimi yalnızca Türklerde değil Sibirya’dan Güney Amerika’ya kadar çok geniş bir coğrafyada görülmektedir.

En genel anlamda Şamanizm bir doğa dinidir, doğanın kutsallığı üzerine kuruludur. Şamanizmde doğanın kutsal ruhlarla içiçe olduğu kabul edilir. Ağaç, su, dağ, kutsal sayılır.

Asya’daki Türklere göre birçok kutlu dağ bulunmaktadır. Tanrı Dağları gibi. Anadolu’da da kutsal tepeler vardır. Dağların özel bir ruhu olduğuna inanılır.

Su, yine kutsal sayılan bir nesnedir. Suyun ruhu olduğu kabul edilir. Sivaslı Aşık Veysel’in Kızılırmak için yazdığı taşlamada, onu bir insan gibi anlatması bundandır. Sudaki kötülük ruhlarının kovulması için yapılmış bir şaman duası ile Aşık Veysel’in şiiri hemen hemen aynıdır.

Türkler, en eskiden beri ağacı çok kutsamışlardır. Hatta kimi Türk boyları yaratılış efsanesini ağaca bağlamışlardır. Atalarının ağaçtan doğduğuna inanmak, Türk destanlarına girmiştir. Bugün bile “Ağaç kovuğundan çıkmak” biçimindeki deyim, bu eski inanışın yaşayan hali olarak sürüp gitmektedir.

Ağacın kutsal ruhla dolu olduğuna inanan Türkler, onu memnun etmek için kurban bile kesmişlerdir. Bu arada ağaçtaki ruhtan dilekte bulunmuşlar, onu memnun etmek için de dallarına bezler bağlamışlardır. Bu bez bağlama geleneği bugün bile Anadolu ve Balkan Alevileri arasında bütün gücüyle sürüp gitmektedir. Anadolu’da sakızlık denilen bir ağaç türü en fazla bez bağlanan ağaç olarak kutsal bir özellik kazanmıştır.

Din Adamı: Bu inanç biçiminde iyi ruhlar gibi kötü ruhlar da bulunur. Kam veya oyun (şaman) bu dönemde dinsel lider gibidir. O, toplumun din ihtiyaçlarını karşılar. Sihirli sözler (dualar) eder, bu duayı kabul ettirmek için dans eder, transa geçer. Bu işler, sıradan değildir ve en az 3 veya beş sene sürecek bir eğitimle (usta şaman çıraklığı ile) öğrenilir.

İslamiyet’ten sonra şamanların bir bölümü baba ve sonraları da dede’ye dönüşürken bir bölümü de ozan (sonra da kutsal kişinin işareti ile âşık/halk âşığı) haline gelmişlerdir.

Oyun, kam, baksı gibi adlar taşıyan şamanlar, eski dönemlerde sadece dinsel ihtiyaçları değil toplumun hekimliğini de karşılayan görevlilerdi. Onlar tabib, çalgıcı, ozan, koruyucu ruh, iyileştirici ruh konumundaki bir güçler toplamı gibi idiler. Toplumlar geliştikçe, bilim ilerledikçe şamanın bu görevlerini başkaları paylaşmaya başlayacaktır. İşte Türklerde halk ozanlarının ortaya çıkması da bu süreçle mümkün olmuştur.

Şamanlar, zeki, düşünceli, coşkulu insanlardır.

Bunların kullandığı sözler, aletler (örneğin üç telli saz) kutsal ruhlarla bağlantıyı sağlayan araçlar olduğundan kutsal sayılırlar. Alevi toplumunda sazın kutsallığı da işte buradan gelir.

Şamanların okuduğu dualar Türkçe idi. Bu dualar İslami işaretler de taşıyan doğa kutsamaları biçimindeydiler. Aynı durumu Alevi Bektaşilerin Anadolu’daki dualarında da (gülbenklerde) görüyoruz.

Şamanlar, İslam dünyasına girildikten sonra “baba” konumuna geldiler: Baba olgusu 16. yüzyıla kadar sürdü. Daha sonra bunlara dede denildi.

Altaylarda kam denilen şamanlar, soydan gelme olurlar. Türklerde İslamiyet’ten sonra baba-dede gibi değişim sürecinde bile bu gelenek sürdürülmüştür. Bugün bile Alevi dedeleri soydan gelme kuralını devam ettirmektedirler.

Halk şaman önünde secdeye varırdı. Bu durum Alevi cemlerinde görülen secdeye benzetilebilir.

Şamanların giysileri de hırka, börk ve bunların üzerindeki kutsal nitelikli parçalardan oluşuyordu. Şaman hırkası olduğu gibi Anadolu Bektaşilerine geçmiştir. Şamanın kızıl börkü ise Alevi kesimde eskiden TAC olarak adlandırılan 12 dilimli külaha dönüştürülmüştür.

Şamanlar, bu göreve ancak keçe üzerine oturtulup üç kez havaya kaldırıldıktan sonra gelebilmişlerdir. Alevilerde de (Örneğin Tahtacılar’da) eskiden dedeler bu göreve aynı biçimde başlatılıyorlardı.(Bak:Prof. Mehmet Eröz: Alevilik Bektaşilik)

Şamanın töreni yürütmesindeki en önemli aleti, kayın ağacından yapılmış olan bir değnek idi. Buna asa deniliyordu. Alevi-Bektaşi toplumunu yöneten dedelerin en önemli aracı da bu değnektir. Ona tarikatte “asa”, “erkan değneği”, “alaca değnek”, “tarik” gibi adlar verilir. Görgüde bu değnek görülen canlara hafif hafif üç kez vurulur ve bu arada da Allah, Muhammet, Ali denilir. Bu işe de tarik çalmak denilir.

Tarik, Hazreti Ali’nin Zülfikar’ı anlamında kullanılır ve eğitici bir özelliği vardır. Hazreti Ali’nin Cebrail’e tarik çaldığı inancı Alevi geleneğinde yaygındır. Musa Peygamber’in asasına da gönderme olan bu asanın yapıldığı kayın ağacı, halen kutsal bitkilerden sayılmaktadır. Tarik de tıpkı bağlama gibi bir bez torbaya konulup duvara asılır ve kutsal sayılır. O, bulunduğu evin bir tür koruyucusu gibi görülür ve bu yüzden de saygı görür.

Doğayı kutsayan Türk inancı, aynı zamanda kuvvetli biçimde Gök Tanrı inancına da sahipti. Gök Tanrı’ya Türk boyları değişik adlar vermişlerdir ki en ünlüsü Ülgen’dir. Bay Ülgen denilen bu büyük Tanrı’nın göğün en üst katında karısı Umay (Ana) ile birlikte oturduğu tasarlanmıştır.

Değişik Türk boylarının Kuday, Tamara, Tura gibi adlar verdiği Ülgen’in oğulları, kızları ve yardımcıları olduğu da inanışın bir parçası olmuştur.

Gök Tanrı’ya kesilen kurbanlar, gizlilik içinde sunulurdu. Bu törenlerin gizlenmesi ile Alevi cemlerinin gizlenmesi arasında bir ince bağ da oluşmuştur.

Karanlığın ve yeraltının Tanrısı ise Kara Kan (Kara Han) sayılırdı. Kara Kan oğlu Tanrı Erlik ise ölüler dünyasının egemeni idi.

Bu durum Türklerin dünyayı, yeryüzü ve yer altı diye ikiye ayırdığını, buraları yöneten iki ayrı Tanrı ailesi olduğuna inandıklarını göstermektedir.

Bu inanç sisteminde temel gücün yeryüzü ve aydınlık (Güneş) olduğu anlaşılmaktadır. Böyle olunca ateş de Türklerde kutsal olan (kutsal ruh) bir madde olduğunu göstermektedir.

Şamanizm denilen eski inanç sisteminde atalara saygı ve onların ruhlarını kutsamak da çok önemli idi. Şamanlar bu işte aracı idiler. Atalar kültü dedğimiz bu inanç biçimi bugün de Anadolu’da, özellikle Alevi köylerinde açıkça görülmektedir. Mezarları ziyaret, hatta mezarların temizlenmesi, başına su, çerez, meyve bırakılması bu kültün Türklerde hâlâ yaşadığını göstermektedir. Tahtacılarda bu gelenek bütün gücüyle sürmektedir.

Türkler, her yıl yapılan dinsel törenlerde Gök Tanrı’ya, iyilik kurbanları sunarlardı. Aynı biçimde, kötü ruhlardan korunma kurbanları kesilirdi. Yerin-suların kutsal ruhlarına da kurban kesilirdi. Bu kurbanların en makbulü at idi. Sonra sığır ve koyun gelirdi. Kurbanların kemikleri kırılmaz, atılmazdı. Bu, onların kutsallığına inançtan kaynaklanıyordu. Aynı durumu Alevi cemlerinde kesilen kurbanlarda da görmekteyiz. Cemlerde kurban olacak hayvana çok saygı gösterilmektedir. Ayrıca, kurban kesilmeden önce onun için dualar okunmakta, deyişler söylenmekte, hayvanın bir tür rızalığı alınmaktadır. Günümüzde dedenin yaptığı bu işi geçmişte şaman yönetirdi. Eski Türkler bu dinsel törenlerde dualarını çalgı eşliğinde okurlardı ki bunun ceme aynen yansıdığı görülüyor.

Şamanist Türkler, törenlerinde içki de içiyorlardı ve buna tolu diyorlardı. Çalgı eşliğinde rakseden ve içki de içen bu insanların geleneğini Bektaşilik, dem-dolu adı altında cem törenlerine yansıtmışlardır.

Gök saygısı ve göğün yaratıcılığın kaynağı olduğu düşüncesi ile Şamanist Türkler güneşe ve aya büyük saygı duyarlardı. Bugün de Alevilerin “Ay Ali, gün Muhammet!” inancı buraya dayanır.

Günümüzde, Aleviliği besleyen kültür kaynağı temel olarak bu inanç ve yaşama biçimi olmuştur.

Şamanizm, Türklerdeki kadar net olmasa bile bütün dinlerde az çok görülen bir olgudur ve insanlığın gelişim basamaklarından birisini dile getirmektedir.

Diğer Dinler

Türkler tarihin en eski uluslarından olmakla kalmayıp dünyada en fazla yayılan ulus oldukları için değişik dinlere girmişlerdir. Bu dinler özetle şunlar olmuştur:

Mecusilik

Bu din, kurucusu olan Zerdüşt’ten dolayı Zerdüştlük olarak da bilinir. Zerdüşt’ün aslı Zaratuştra’dır. Bu sözcüğün Yunancası Zoraaster olduğundan Zerdüştlüğe Zoraastrianizm de denilir. Bu dinde Tanrı’ya Ahura-Mazda denildiğinden Zerdüştlüğün bir adı da Mazdaizm’dir. Dinin doğduğu bölgeden dolayı Parsizm adı da kullanılmıştır. Müslümanlıkta ise Kuran’da geçen mecus isminden dolayı bunlara Mecusi denilmiştir. Tapınaklarda ateş yakmalarından dolayı Müslümanlar bunlara ateşperest de demişlerdir.

İran kaynaklı olan Mecusiliği oluşturan Zerdüşt’ün MÖ. 630 dolaylarında Horasan bölgesinde doğduğu, 535 yılına kadar yaşadığı söylenirse de onun yaşamını MÖ 2 bin yılına kadar gerilere çekenler vardır.

Bu dinin temeli hayır ve şer güçlerinin mücadelesine dayanır. Zerdüşt kurban kesmeyi kaldırmış, bunun yerine ateş yakmak adetini getirmiştir. Ateş, kutsal güneşin bir sembolü ve parçası olarak algılanmıştır. Tapınaklarında ateş yakıldığı için buralara ateşgede denilmiştir.

Bunların kutsal kitapları Avesta’dır. Avesta’nın yorumlarından oluşan Zend ile bu kitap birleştirilmiş ve böylece ana kitap Zend-Avesta adını almıştır.

Bu dindeki Tanrı’nın adı “Her şeyi bilen Tanrı” anlamına gelen Ahura-Mazda’dır. Ahura Mazda’dan Zerdüşt’e vahyi getiren melek de Müslümanlıktaki Cebrail’in karşılığı olarak Vohu-Manah adı ile anılır.

Mazdaizmde cennet ve cehennem kavramı vardır. İyi ruhlar gökteki cennete (İslam’da yedi kat göğün üstündeki Cennet tasarımı buradandır.) giderler. Kötü ruhlar ise Sinvant Köprüsü altındaki Cehennem’e düşerler. (İslam’daki Sırat Köprüsü ve altındaki cehennem kavramı da buradan alınmıştır.) İyi-kötü yapılanmasına bağlı olarak kötü Tanrı’ların başı da Angra Mainyu, diğer adıyla Ehriman’dır. Mazda inancına göre dünyanın sonuna doğru Mehdi (Şaoşyant) gelecek ve Tanrısal egemenliği kuracaktır.

Günümüzde bunlara İran’da Gabriler, Hindistan’da Parsiler deniliyor. Toplam sayılarının 300 bin olduğu sanılıyor.

İran’dan doğuya doğru yayılan bu dinin Göktürkler arasında taraftarlarının olduğu anlaşılıyor. İslamiyet fetihçi biçimde Asya’ya girince Buhara, Semerkand gibi Türk kentlerinde Mecusi tapınaklarının olduğu görülmüştü. Maveraünnehir bölgesine de egemen olan Mecusilik, Budizm gibi etkili bir Türk dini olmuştu. Ateşin kutsallaştırıldığı Mecusilik, Türk Gök Tanrı kültü ile benzeştiği için kabul gören bir din olmuştur.

Budizm

Budizm, Hindistan’da Buda’nın fikirlerinden oluşan bir dindir.

Asıl ismi Siddharda olan Buda, MÖ. 483 yılında ölmüştür. O İncirağacı (Bodhi Ağacı) altına gelerek düşünmeye başlamış, yedi senelik bir süreçten sonra gerçeğe ulaşmıştır. Budistler ona ruhsal ilkeler gözüyle bakıp Tatha gatha demişlerdir. Budistlere göre Buda, evrende sayısız biçimde oluşların mükemmel örneğidir. Buda ilkin M.Ö. 563 yılında dünyaya gelmiş olsa bile daha sonra o yine gelecektir, gelmiştir.

Budizmde tanrı inancı yerine ahlak ilkeleri temel olmuştur. Dünyanın yaratılışı veya Tanrı olayı Buda için geri plandadır. Budizm’de dünyayı yöneten tek güç “Karma”dır ve bu da Ebedi Evren Kanunu’dur.

Daha önceleri ruhun maddeden maddeye devrettiği inancı egemendi. Ruh, insanda, hayvanda, bitkide, madende tutsak kalıyor idi. Sansara denilen bu tutsaklığa engel olan da karma denilen eylem-düşünce bütünüdür. Madde, hile ile ruhu tutsak alır, karma ise onu özgürleştirir. Amaç da ruhun özgürleştirilmesidir.

Budizm, bireysel kurtuluşu mümkün gören bir dindir. Canlıyı öldürmemek, dürüst olmak, hırsızlıktan, yalandan uzak durmak, uyuşturucu kullanmamak temel ilkelerdendir. Doğruluk ilkesi ile şekillenen Budizm, kişinin bu yolla kurtuluşa (Nirvana) erebileceğini savunur.

Dünyacıl olanı önemsemeyen Budizm, İslam’da tasavvuf ile dile getirilen felsefenin ana kaynağını oluşturmuştur.

Bu dinin zamanla Orta Asya’da yayıldığı anlaşılıyor. 3. ve 4. yüzyıllarda Taşkent, Merv gibi Türk kentlerinde bunların tapınaklarının olduğu saptanmıştır.

Manastırlarına vihara, din adamlarına Toyin denilen Budizm Türkler arasında Mahayana ve Lamaizm biçiminde yayılmıştır.

Arap istilacıları Türk bölgelerini ele geçirince Budist tapınaklarında altın heykeller bulmuşlardır.

Maniheizm

Bu din Güney İran’da doğan Mani (216-277) tarafından yaratılmıştır.

Bu din de iki zıt güç tasarımına dayanır. Işık-karanlık, iyilik-kötülük gibi. Dinin Tanrısı, Işık Aleminin Kralı veya Yüceliğin Babası anlamında ad taşır.

Karanlığın (huşuk), ışık alemine saldırıp ele geçirme mücadelesine karşı Tanrı ilk insanı (Hürmüz) yaratmıştır. İlk insan yenilince kurtarıcı Mitra yaratılır. Sonra da Üçüncü Elçi denilen kurtarıcı güç devreye girer. Işık güçleri kurtarılır.

Bunlara göre yalancı Mitra (Deccal) çıkıp ortalığı karıştıracaktır. Buna karşı İsa Mesih gelecek, iyiyi kötüden ayıracaktır.

Beş Emir, Üç Mühür: Maniheizm’de ibadet ve yaşayışın temelini beş buyruk ve üç yasak oluşturur. Beş emrin başında; 100 günü bulan oruç gelir. Bu durum, Müslümanlığa kutsal 3 aylar olarak girmiştir.

Bu dinde günde 7 kez namaz (dua) etme geleneği vardır. Halk bu 7’yi 4 olarak yerine getirir.

Maniheizm’de sadaka vermek de ibadetin bir şekli olarak kabul edilmiştir. Ayrıca yalan söylememek, herhangi bir canlıyı öldürmemek ( Et yememek: Türk kökenli Alevilerde avcılığın yasak olması, Muharrem ayında et yenilmemesi gibi gelenek Kerbela’ya bağlanarak bu yolla sürdürülmüş ve zamanımıza kadar gelmiştir.) önemlidir.

Maniheizmde üç mühür, “eline, diline, duygularına (düşünceye) sahip olmaktır. Ağzın mührü: Kötü söz söylememek, et yememek. Elin mührü: Kötü bir eylem yapmamak (Canlıyı öldürmemek, hatta toprağı bile sürmemek). Gönlün (belin) mührü: Cinsellikten uzak durmak.

Manihezmin bu üç ilkesi Türk Aleviliğine hemen hemen “edeb” sözcüğünde somutlaştırılarak “el’e, dil’e, bel’e sahip olmak” ilkesi ile aktarılmıştır.

Maniheizmdeki toplumsal yapılanma “seçkinler” ve “dinleyiciler” biçimindedir. Bu da Aleviliğe “dedeler” ve “talipler” biçiminde aynen aktarılmıştır.

Mani, zamanında misyonerlerini Asya’ya da göndermişti. Sogdlu tüccarların kabul ettiği bu din, bu nedenle Asya’da yayılma olanağı bulmuştur. Uygur Kağanı Böğü Han (759-779) zamanında Uygur Türkleri bu dine girmişlerdir. 10. Yüzyılda bu dinin yandaşlarına Türkistan’da Acari deniyordu (Bak: Prof. Dr. Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler tarihi, s. 114)

Hıristiyanlık

Hıristiyanlık, Asya’da Nesturyanizm biçiminde taraftar bulmuştur. Beykent, Buhara, Merv gibi Türk kentlerinde Nesturilik 4. yüzyıldan sonra yayılmıştır. Nesturilik daha sonraları Kırgız, Uygur, Nayman, Kereit, Hun gibi boylar arasında da görülmüştür.

Bizans kilisesi ise Doğu Avrupa ve Balkanlardaki Türk boyları üzerinde Hıristiyanlaştırma çalışmaları yürütmüştür. Bunların çabaları sonucu bu bölgelerdeki Türkler Hıristiyanlaşmış ve Slavlaşmışlardır. Bulgar, Kuman, Kıpçak Türk boyları buna örnektir.

Günümüzde ancak Hıristiyan olduğu halde ulusal kimliğini Gagauz Türkleri (Gök Oğuzlar) korumuşlardır. Bunlar halen Moldovya Cumhuriyeti’nde özerk biçimde yaşamaktadırlar.

Musevilik

Musevilik, aslında Yahudilere özgülenmiş bir din olmakla birlikte, Hazar Türkleri bu dine girmişlerdir. Yahudiliğin bu Türk boyu içinde kabul görmesi 7. Yüzyıl’da olmuştur. Bizans’ın sıkıştırması ile Hazarlara sığınan Yahudiler, orada dinlerini egemen hale getirmişlerdir. Bunlar daha sonra Müslümanlığa geçmişlerdir.

Bugün Azerbaycan’da Dağlı Yahudiler adıyla anılan Türkler bunlardandır ve Bakü ve Guba’da sayıları fazladır.

Taoizm

Bu din MÖ 604 yılında Güney Çin’de doğan Laotse tarafından kuruldu. Bu dinde Tao, varlığın temeli, evrenin içinde bulunduğu yol anlamına gelir. Te, iyi iş, erdem demektir. Taoizmde varlığın hiçbir şey yapmaması, onların o işi yapmasına daha fazla yardım eder. Hayatın amacı, sükunettir. Hiçbir şey yapmamak ve söylememek... Bunun yolu da arzu ve istekleri terk edip Tanrı’ya teslim olmaktır. İnsandaki maddeye yönelen varlığı (İslam tasavvufunda: benlik) bastırmak birinci görevdir. Bu yüzden maddi hayat ve sosyal mertebeler küçümsenir.

Taoizm bir Çin dini olmasına karşılık İslam dünyasına tasavvuf kanalından etki yapmıştır. Türk sufilerinin büyük bölümü, dünya hayatının kötülenmesi ve nefsin terbiye edilmesi fikrini bu kanaldan almışlardır.


Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git