Hazreti Fatıma
HAZRETİ FATIMA
(Fatma Ana)
(Kullanılan Kaynak: Örnek İslam Kadını HZ. FATIMA, Yazan Ayetullah İbrahim Emini, Yayımlayan: Ensariyan Yayınları, Kum kenti, İran, 340 sayfa)
İslam dünyasındaki ayrışmaların anlaşılabilmesi için Hazreti Fatıma'nın hayatını incelemek şarttır. Çünkü bu yaşam bize gelecekteki olayların ipuçlarını açık biçimde vermektedir.
Fatıma, peygamberimiz ile onun ilk eşi Hazreti Hatice'nin çocuğudur. Doğumu için iki tarih ileri sürülüyor. Birincileri, Fatıma'nın, 605 yılında, ikincileri ise 615 yılında doğduğunu ileri sürüyorlar.
O, babasının Hakka yürümesinden sonraki ilk üç ay ile 6 ay arasında Hakka yürüdü. Bu tarih de 633 yılının başlarıdır.
Anne Hatice, gençliğinde Atik İbn-i Aziz ile evlendi. Atik kısa süre sonra öldü ama Hatice'ye büyük bir servet bıraktı. Daha sonra Beni Temim Kabilesinin büyüklerinden Hind İbn-i Bennas ile evlendi. Bu kişi de erkenden öldü ve Hatice'ye buradan da büyük servet kaldı.
Hatice bu serveti faizde kullanmadı ama onunla ticaret yaptı. Bu iş için Mekke'nin dürüst ve işbilir insanlarından yararlandı. Kendisine Arab'ın ileri gelenleri evlenme teklifinde bulunsalar da geri çeviriyordu. Kervan ticaretini yönetmek için görevlendirdiği Muhammet'in dürüstlüğünü ve olgunluğunu görünce onu çağırtıp dedi ki: “Ya Muhammet ben seni şerif, emin, hoş ahlaklı ve doğru konuşan birisi bulduğum için seninle evlenmek istiyorum.”
Hazreti Muhammet, o sıralar yoksuldu, doğru dürüst evi bile yoktu. Bu yüzden de 25 yaşına kadar evlenememişti.
Hatice, bütün servetini Muhammet'in emrine verdi ve onun peygamberlik yolundaki adımlarını teşvik etti...
Peygamber de hayatı boyunca onu hep iyilikle andı. Bir gün Ayşe peygambere der ki: “Hatice ihtiyar bir kadındı. Allah sana ondan daha iyisini bağışladı.”
Peygamber sinirlenerek şu vevabı verir: “Andolsun ki Allah-u Teala ondan daha iyisini bana nasip etmemiştir. (...) Allah, benim neslimi onun evladından kıldı.” (Sayfa, 33)
O Hatice ki, Hazreti Muhammet'in en dar zamanında, “Bu ev ve bu mallar sana aittir; ben de senin cariyen ve hizmetçinim!” diyecek kadar alicenaplık etmiş idi.
Peygamber'imizin Hatice'den Abdullah ve Kasım adında iki oğulları oldu ama bunlar daha çocukken bu alemden göçtüler. Bunun üzerine onların düşmanları sevindiler ve peygamberimize, “Ebter” yani soyu kesik, dediler. Onların son derece üzüldüğü bu durumdan sonra Allahü Teala Peygambere Kevser suresini göndererek teselli verdi. Sure şöyle diyor: “Ey Muhammet, şüphesiz biz sana Kevser'i verdik. Öyleyse Rabbin için ibadet et ve kurban kes. Doğrusu, asıl soyu kesik olanlar, onlardır.”
Böylece Fatıma dünyaya geldi. O, Kevser'de işaret edilen ilahi müjdenin ta kendisi idi.
Peygamberimiz, bir kızının doğduğunu duyunca, öteki Arapların aksine son derece sevindi.
Peygamberimiz İslam dinini duyurmaya başlayanca Mekke'deki egemenler bunlara düşman oldu. Ölüm tehdidi karşısında amca Ebu Talip, Hazreti Muhammet'i ve diğer Müslümanları, Şib-i Ebu Talip denilen bir dereye gönderdi. Bu dere içinde, çok zor 3 yıl geçirildi. Hatice Ana ve kızı Fatımatüz Zehra da burada sıkıntı içinde yaşıyorlardı.
Buradan kurtulduktan bir sene sonra anne Hatice Hakka yürüdü ve Fatıma yalnız kaldı. Bundan sonra Fatıma, babasının en büyük yardımcısı olmuştu. O babasına yapılan saldırılara karşı mücadele ediyordu. Örneğin Peygamber bir gün Kâbe'de ibadet ederken, müşrikler gittiler, yeni kesilmiş bir devenin sidik, pislik ve kan içindeki rahmini getirdiler ve bunu secdedeki peygamberin başına attılar. Babasını izleyen Fatıma, ağlayarak koştu ve o pisliği babasının üzerinden kaldırıp attı ve babasını eve götürüp temizledi.
Babasına bir tür annelik yapan Fatıma'yı peygamberimiz çok seviyordu. Öyle ki Allah Resulü, Fatıma'nın yüzünü öpmedikçe uyuyamıyordu.
Müşriklerin Mekke'de artan baskısı karşısında Peygamberimiz Medine'ye göç etme kararı verdi. O gizlice giderken geride Hazreti Ali'yi bıraktı ve ona dedi ki: “Halkın emanetlerini onlara geri ver. Sonra da kızım Fatıma'yı, annen Fatıma'yı ve amcam Hamza'nın kızı Fatıma'yı, diğer Müslümanları da alarak Medine'ye getir.”
Hazreti Ali, bu görevi yerine getirdi.
**
*
Medine'de Hazreti Fatıma'ya birçok talip çıktı. Örneğin Ebu Bekir taliplerden birisi idi. Peygamberimiz ona, “Bu hususta Allah'ın emrini bekliyorum!” diye cevap verdi ve isteği geri çevirdi. Ömer de talip olanlardandı. Ona da “Fatıma henüz küçüktür ve kocasının tayini Allah'ın emrine bağlıdır.” cevabı verildi. Osman'ın zenginliği, Abdurrahman'ın malı mülkü de onların damat adayı olarak kabul edilmelerini sağlamamışı.
Ebu Bekir, peygamberin, kızı için Hazreti Ali’yi eş düşündüğünü anlamıştı. Bunun üzerine genç Ali'yi uyarıp talip olmasını söyledi. Hazreti Ali ise, “Bunu ben de düşünüyorum ama fakirim.” cevabını verdi. Sonunda gidip Fatıma'yı Peygamber'den istedi. O da bu isteği sevinçle kabul etti.
Hazreti Ali'nin Hazreti Fatıma'ya mihriye (başlık parası) olarak verdiği şunlardı: Bir zırh, bir takım elbise ve bir koyun postu. İşte damadın bütün serveti buydu.
Zırh satıldı ve bazı ev eşyaları ve gerekli şeyler alındı.
Düğün yemeğini de Peygamber hazırlattı ve gelen konukları onar onar eve alıp doyurdu. Sonra da kızını ve damadını zifaf odasına gönderip “Allah'ım bu evlenmeyi mübarek eyle ve onlardan tertemiz bir nesil vücuda getir!” diye dua etti.
Fatıma, Ali'nin evinde çok çalıştı ve çok yoksulluk çekti. Fakat bundan etkilenmedi. Kızının kocası ile değirmen çektiğini gören Peygamber, onun yerine geçip damadı ile un öğüttü.
Fatıma, savaş sıralarında ise cephe gerisinde görev alıyordu. Onun İslam dünyasının ilk hemşiresi olduğunu söylemek yanlış sayılmamalıdır.
Fatıma'nın Hasan ve Hüseyin adlı iki erkek ve Zeynep ve Ümmü Gülsüm adlı iki kız çocuğu oldu.
Peygamberimiz, kızından olan çocukları, kendi soyunun çocukları olarak görüyordu ve “Ben, Fatıma'nın evlatlarının babasıyım.” diyordu.
Peygamberimiz, Fatıma'nın çocuklarını çok seviyor, onlarla oyunlar oynuyordu. Cabir diyor ki: “Bir gün Resulallah’ın evine gittim. Hasan ve Hüseyin'in Hazret'in sırtına bindiklerini gördüm. Hazret, diz üstü yürüyüp şöyle buyuruyordu: En iyi deve sizin deveniz, en iyi binici de sizlersiniz.”
Peygamberimiz Hasan ve Hüseyin'i dudaklarından öper, onlar için “Siz halkın önderleri ve cennet gençlerinin efendilerisiniz!” derdi. Ve “Allah, size düşmanlık yapanlara lanet etsin!” diye ilenirdi.
Peygamberimizin Fatıma ile ilgili sözlerinden birisi de şudur: “Fatıma gazap ettiği zaman Allah da gazap eder.”
Ehlibeyt
Peygamberin eşlerinden Ümmü Seleme ve Ayşe ile o dönemin ünlü kişilerinden Makal İbn-i Yesar, Ebul Hamra, Enes İbn-i Malik, Sad İbn-i Ebi Vakkas, Vasile İbn-i Eska, Ebu Said Hudri, İbn-i Abbas şöyle bir olayı nakletmişlerdir: Bir gün Peygamber, Fatıma’nın evine gitti. Hazreti Fatıma ve Ali'yi karşısına oturttu. Hasan ve Hüseyin’i de kucağına aldı. Sonra abasını bunların üzerine örttü ve dedi ki: Allah'ım, abamın altındakiler benim Ehlibeyt'imdir. Her çeşit pislik ve çirkinliği onlardan gider.”
Bu sırada “Ahzap suresi”nin 33. ayeti inmişti. Ayet şöyle diyordu: “Ey Ehlibeyt, gerçekten Allah her çeşit pislik ve çirkinliği siz Ehlibeyt'ten gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.”
O dönemden gelen bilgilere göre Peygamberimiz altı ay ile sekiz ay boyunca, Fatıma'nın evinin önünden geçmiş ve bu ayeti okumuştur. Yani, Ehlibeyt'ten maksadın kendisi ile kızı, damadı ve torunları olduğunu açık açık göstermiştir.
Peygamber, Ehlibeyt'in kendisi ile bu dört kişi olduğunu açık açık ve uzun bir müddet göstererek, ileride başkalarının bunu istismar etmesini önlemek istemiştir.
Öyle ki kendisinin saygın hanımlarından Ümmü Seleme de bir gün bu abanın altına girmek istemiş ama Peygamber onu engellemiştir. Yalnız gönlünü almış ve “Sen de hayır üzeresin!” demiştir.
Gel gör ki daha sonraları çıkar çatışmaları yüzünden bu gerçek gizlenmeye, değiştirilmeye kalkışılmıştır. Ehlibeyt'in peygamberin evi olduğu, bundan maksadın da onun hanımları olduğu ileri sürülmüştür.
Fakat Sünni alimlerinin büyük bölümü de Ehlibeyt'ten maksadın “Al-i Muhammet” olduğunu belirtmişlerdir.
Namazda beş vakit okunan salavatta adı geçen de Ehlibeyt'tir. “Al-i Muhammet”e verilen salavat, işte bu beşliye verilen salavattır.
Yani Sünni Müslümanlar da günde beş kez Ehlibeyt'i selamlamaktadır.
Peygamberimizin, kızını, damadını, ve torunlarını abasının altına alarak “Bunlar benim Ehlibeyt'im” demesi nedeniyle; Ehlibeyt (Ehlelbeyt), aynı zamanda “Aba'nın altındaki aile” anlamına gelen Al-i Aba ile de ifade edilmiştir. Bu kişilerin sayısının beş olması yüzünden bu kavram, Penç-i Al-i Aba diye de anlatılmıştır.
Anadolu Alevileri, ehlibeyt'in 5 seçkin üyesini, elin beşparmağı ile sembolize etmişlerdir. Bu yüzden de Pençe-i Al-i Aba denilen şekiller çizilmiştir ve bu şekiller kutsal sayılmıştır.
Bu kutsallık elbette ki Ehlibeyt'in başı olan hazreti Muhammet'e duyulan saygıdan kaynaklanmıştır.
Fatımaya Yapılan Zulüm
Peygamberimiz, tek evladını o kadar çok seviyordu ki, bunu anlatmak için “Fatıma, bedenimin bir parçasıdır.” buyuruyordu. Kızına, “Gözümün nuru!” diye hitap ediyordu.
Peygamberimiz, Veda Haccı'ndan sonra rahatsızlandı. Bu sırada bir ordu düzenleyip Usame'nin emrine verdi ve Arap ileri gelenlerinin de bu orduya katılmalarını istedi. Peygamberin rahatsızlandığını gören Ebubekir, Ömer, Osman gibi ileri gelenler, bu emre uymadılar ve “Biz, bir kölenin oğlunun emrine giremeyiz.” dediler. Onların, Mekke'de kendisinin vefatını beklediklerini anlayan Peygamber, hastalığının ilerlemesi üzerine, “Kağıt ve mürekkep getirin, size vasiyetimi yazdırayım!” dedi. Çevresindekilerden bazıları bu isteği yerine getirmek isteyince Ömer bunu engelledi ve “Bu adam sayıklıyor, hastalık ona egemen olmuş.” dedi.
Fatıma bütün bunları görüyor, çok üzülüyordu.
Babasının Hakka yürümesinden sonra Fatıma tam bir karabasan hayatı yaşamaya başladı.
Hazreti Ali, Peygamberimiz Muhammet'in defin işleri ile uğraşıyorken, Mekkeli Araplar Saide Oğulları'nın Gölgeliği'nde toplandılar. Orada Ömer'in baskısı ile Ebu Bekir'i halife seçtiler.
Fatıma ise, babasının sağlığında Hazreti Ali'nin bütün Müslümanlara veli olarak bırakıldığını biliyordu. Veda Haccı'ndan dönüşünde, Peygamber Gadiri Hum denilen bölgede durmuş ve Hazreti Ali'yi bütün Müslümanlara veli ilan etmişti. (Ayrıntılı bilgi Gadiri Hum Bölümü'ndedir.)
Fatıma, hayatının kalan 3 veya 6 aylık zamanında işte bu Hakk'ın telim edilmesi için mücadele etti.
Hazreti Ali, Ebubekir'e karşı açık bir mücadele başlatmadı. Çünkü böyle bir tavır, İslam düşmanlarının işine yarayacaktı. İsyan etmek için fırsat bekleyen Arap kabileleri, Hazreti Ali'yi tahrik bile ettiler. Bunların başında da Ebu Süfyan geliyordu.
Ebu Süfyan, Ebu Bekir'in halife seçildiğini görünce, hemen Ali'yi buldu ve “İstersen, Mekke'yi atlılarla doldururum.” dedi. Hz. Ali bu önerinin İslam dinini yıkabileceğini hesap ederek kabul etmedi ama Ebu Bekir'in olup bitti ile halife yapılmasını da kabul etmedi. Evinde oturup Kuran'ı toplamakla uğraştı.
Bu arada Hazreti Fatıma, Ali ile birlikte geceleri Arap ileri gelenleri ile görüşüp peygamberin vasiyetini onlara hatırlatıyorlardı. Bu muhalefet etkili olunca, Ömer, Ebu Bekir'e, “Ali ve yakınları dışında herkes sana biat etti. (Halifeliğini kabul etti) Onları da zorla getirip biat ettirelim.” dedi. Ömer yanına Halit bin Velit, Kunfuz ve başkalarını da alarak Ali'nin evine gidip çaldı. Fatıma hastaydı. Gelenin Ömer ve adamları olduğunu anlayınca, “Ey Ömer bizimle işin olmasın. Bırak kendi işimizle uğraşalım.” dedi.
Ömer: “Kapıyı aç, yoksa evi yakarım.” dedi.
Fatıma: “Ey Ömer Allah'tan korkmuyor musun?İzinsiz olarak evime mi girmek istiyorsun?”
Fatıma ne ettiyse Ömer'i engelleyemedi. Ömer, adamlarına, “Odun getirin, evi yakacağım.” dedi.
Ömer'in bu tehdidi üzerine kapıyı açan Fatıma, ona yiğitçe direndi. Kındaki kılıçla onun karnına vurdular. Sonra Hz. Ali'yi yakalayıp götürmek istediler: Fatıma bu sırada Ali'nin elbisesine yapışıp bırakmak istemedi. Kunfuz, kamçısıyla bu kez de onun kollarına vurdu ve pazusunu şişirdi. Bu kargaşada kapı ile duvar arasına sıkışan Fatıma'nın kaburgaları kırıldı ve çocuğunu düşürdü.(Adı geçen Yayın, s. 204 vd...)
Ebu Bekir, daha sonra Ali ve Fatıma ailesinden peygamberin kendi hakkından verdiği Fedek Hurmalığı'nı da alarak onları yoksulluğa mahkum etti. Buna isyan eden Fatıma'ya Ebubekir burasını geri vermek istedi ama Ömer engelledi.
Babasını yitirdikten sonra böyle acımasız saldırılara uğrayan Fatıma üzüntü ve acılara dayanamayarak genç yaşta hayata veda etti.
İşte, dünya saltanatı (hilafet) için peygamberin sevgili kızına, tek evladına yapılan bu zulüm, Arap toplumunda ve İslam'ın yayıldığı bölgelerde, büyük tepkilere yol açtı. Halkın Ali'yi ve evladını tutmasında, bu zulmün büyük etkisi oldu.
Fatıma, erdemli, yiğit ve fedakar kadın örneği olarak Alevi toplumunda hep örnek alındı.
Ne acıdır ki peygamberin kızına yapılanlar, torunlarına daha ağırlaştırılarak yapıldı ve Ehlibeyt, İslam dünyasında zalimlerin, zorbaların, dünya malına tapan çıkarcı harislerin bir numaralı hedefi oldu.
Alevilik, işte bu mazlumlardan yana tavır takınmak olarak şekillendi ve gelişti.
(EK: 2002)