İkinci İmam - İmam Hasan
İkinci İmam:
İMAM HASAN
İMAM Hasan, Ali'nin, Fatıma'dan doğan ilk oğludur. Hicretin ikinci yılı Medine'de doğmuştur. Bu isim, Araplarda eski dönemde yoktu. Hasan ve Hüseyin, Peygamber tarafından, Harun Peygamber'in oğullarının (Şebber ve Şübber) isimlerinin Arapçaları olarak konmuştur. Bu durum, Hz Peygamber'in torunlarına çok özel yer verdiğini gösterir. Ayrıca, Peygamber'in reformcu tavrını da ortaya koyar.
İmam Hasan'ın, kız, erkek on beş çocuğu olmuş, soyu, Hasanül Müsenna ve Zeyd adlı oğullarından yürümüştür. Künyesi Ebu Muhammet, lakabı seçilmiş anlamına gelen Mücteba'dır.
Hz. Muhammet, İmam Hasan ve Hüseyin'i çok severdi. “Onlar benim dünyada iki demet çiçeğimdir” der, onlara “Oğullarım” diye seslenir, ağlamalarından incinirdi. Her zaman, “Onları sevenler cennetliktir, kötülük edenlerse cehennemliktir” derdi. Peygamber, torunlarını omzunda taşır, bağrına basar, öpüp koklar, güneş altında kalmalarına razı olmaz, namazda bile, sırtına çıkmalarına izin verirdi. Hutbe verirken onların geldiklerini görüp hutbeyi keserek kucağına oturtmuş, sonra hutbeye devam etmiştir. Peygamber, “Allah'ım ben bunları severim, sen de bunları ve bunları sevenleri sev, bunlar benim ve kızımın oğullarıdır” demiştir.
Peygamber, İmam Hasan'ı dizine oturtur, o da Peygamber'in sakalını karıştırırdı. Muhammet, onun dudaklarını öperdi. Bir kere de hakkında, “Anam, babam sana feda olsun, kim beni severse bunu da sevsin” demiştir. Ayşe, Peygamber'in Hasan'ı bağrına basıp “Allah'ım bu benim oğlumdur, ben seviyorum, sen de sev” dediğini söyler.
İmam Hasan, Camel savaşından sonra Sıffın ve Nehrevan savaşlarında da bulundu.
Hz. Ali'nin şehit edilmesinin ardından, Kufe Mescidi'nde İmam Hasan'a biat edildi. Ve resmen halife oldu. İmam Hasan, kısa bir hutbe okuyup minberden indi ve Muaviye ile savaş hazırlığına koyuldu. Fakat halk ona destek olmadı. Savaşa yolladığı ordusu, Şamlılara yenildi. Muaviye gerek para, gerek hile ile bütün önemli kişileri yanına çekmişti. Yalnız kalan İmam Hasan, Muaviye ile bir anlaşma imzaladı ve halifeliği bıraktı. Anlaşma şu koşulları taşıyordu:
1) Halkın, Allah'ın kitabına, Peygamber'in yoluna uygun olarak idare edilmesi,
2) Hz. Ali yandaşı olanlara hiçbir şekilde kötülük yapılmaması,
3) Hz. Ali'ye kötü söz söylenmemesi,
4) Hak sahiplerine, Camel ve Sıffın savaşında şehit olanların evladına, haraç malından pay verilmesi,
5) Muaviye'nin kendisinden sonra, yerine birisini halife yapmaması.
Muaviye, anlaşma yazılıp taraflar ve tanıklar imzaladıktan sonra, “Ben, Hasan'la bazı şartlara uyacağımı vaat ederek anlaşmıştım ama, o şartların hepsi de ayağımın altına. Onların hiçbirini yerine getirmeyeceğim” dedi.
Ve dediğini de yaptı. İmam Ali'ye, İmam Hasan'ın bulunduğu camilerde bile, lanetler okuttu. Ali'nin taraftarları öldürtülüp evleri yıktırıldı. Ehlibeyt'e ve şehitlerin çocuklarına hiçbir şey verilmedi. Muaviye, yaşamının sonunda, halktan, oğlu Yezit'e zorla biat aldı ve yerine onu bırakıp gitti. Bu, babadan oğula geçen halifelik, İslamiyet'in Sünni anlayışında bile yoktu.
İmam Hasan'ı birkaç kez zehirlediler, ama kurtuldu. Sonunda, Muaviye, İmam Hasan'ın eşi ve Kays oğlu Eşas'ın kızı Cude'ye, İmam'ı zehirleyip şehit ettiği takdirde bin dirhem altın vermeyi ve onu, oğlu Yezit'e almayı vaat etti. Babası, gerçekte dinden dönme olan Cude, bu vaatler üzerine İmam'ı zehirledi.
İmam Hasan, Medine'de 669 yılında vefat etti. Naaşı, annesi Fatıma'nın yanına defnedildi.
Muaviye, vaat ettiği parayı Cude'ye ödedi, fakat, “Peygamber'in, 'Oğlum' dediğine bunu yapan, korkarım benim oğluma da yapar” deyip ikinci vaadinden döndü.
Üçüncü İmam:
İMAM HÜSEYİN
(Şehitler Şahı İmam Hüseyin)
ÜÇÜNCÜ İmam Hüseyin, 625 ya da 626 yılında Medine'de doğmuştur, Fatıma'nın ikinci oğludur.
Lakabı Eşşehit, künyesi Ebu Abdullah’tır. Altı erkek, iki kız çocuğu olmuştur. Hz. Hüseyin, Şehitler Şahı diye anılır. İslamiyet'in en umutsuz döneminde; canını, evlatlarını, akrabalarını feda ederek Peygamber yolunu canlandırmasıyla, müminlerin gönlünde sultan olarak taht kurmuştur.
Hz. Peygamber, Fatıma'nın evinin önünden geçerken, İmam Hüseyin'in ağladığını duyup Fatıma'ya, “Bilmez misin ki onun ağlayışı beni incitir” demişti. Peygamber'in, Hüseyin'in dudaklarını öptüğü, yanağını yanağına sürüp sevdiği bütün kaynaklarda vardır. Peygamber Muhammet, ona, “Cennet gençliğinin efendisi” demiştir. Hz. Hüseyin; peygamberin terbiyesi ile yetiştirilmiştir.
Kerbela Olayı
Aleviler için, İmam Hüseyin'in ayrı bir yeri vardır. İmam Hüseyin'in kişiliği, tavrı, düşünceleri ve başına gelenler; yüzyıllar boyunca bir destan gibi kuşaktan kuşağa aktarılarak bugünlere gelmiştir. Alevilerin toplumcu ve mücadeleci kişiliklerinin oluşumunda İmam Hüseyin'in tutumu çok büyük etki yapmıştır. Bir boyutuyla trajedi olan olay, öbür boyutuyla toplumsal bir başkaldırının filizi olmuş; sönmez bir meşale olarak gönülleri tutuşturmuştur.
İmam Hüseyin'in Kerbela'da ailesi ve yandaşlarıyla birlikte şehit edilmesi aniden ve rastlantısal olarak ortaya çıkmış bir olay değildir.
İmam Hüseyin, kardeşi İmam Hasan'ın, Muaviye ile anlaştığını duyunca, ağlayarak yanına gitti ve nedenini sordu. O, ağabeyinin imzaladığı anlaşmaya ses çıkarmadı ise de Muaviye'ye asla biat etmedi, baş eğmedi.
İmam Hüseyin, kardeşi İmam Hasan'ın ölümünden dokuz yıl sonra ve Muaviye'nin ölümünden iki yıl önce Mekke'ye gitmiş, Haşimoğullarıyla Ehlibeyt dostlarını toplayıp bir hutbe söylemişti. Ehlibeyt'e ve yandaşlarına yapılan zulümlerden söz eden İmam Hüseyin, “zalimlerin her yanı tuttuğunu, Müslümanların, onlara, adeta kul köle kesildiklerini, imansız kişilerin işbaşına geçtiklerini” söylemişti. İmam Hüseyin, inananlara, zalimlerin acımadıklarını, zayıflara şiddetli davrandıklarını, bütün bunlara karşı da Allah'ın kendilerine ululuk bağışladığı kişilerin sustuklarını vurgulamıştı. Sözlerini şöyle tamamladı İmam Hüseyin: “Allahım, bilirsin ki, bu sözlerim, hükmetmeye rağbetimden, mal mülk elde etmeyi dilediğimden değil, ancak senin dininin yollarını göstermek, şehirlerini mamur bir hale getirmek istediğimdendir. Böylece de mazlum ve çaresiz, kimsesiz kullarının esenliğe ulaşmalarını sağlamak istiyorum.
Ey halk, bize yardım etmezseniz, hakkımızda insafa gelmezseniz, zalimler size musallat olurlar. Peygamberinizin dininin nurunu söndürürler.”
İmam Hüseyin Baş Eğmiyor
İmam Hasan’ın 669/670 yılında hakka yürümesinden sonra Muaviye, hilafet konusunda daha rahat hareket etmeye başladı ve yerine oğlu Yezid’i getirmenin planlarını yaptı. O, böylece, halkın seçtiği yönetici geleneğini kaldıracak, soya dayalı bir padişahlık düzeni kuracaktı.
Muaviye’nin bu tavrına dönemin şu dört önemli kişisi karşı çıktı:
1- Alioğlu Hüseyin,
2- Zübeyroğlu Abdullah,
3- Abbasoğlu Abdullah,
4- Ebu Bekiroğlu Abdurrahman,
5- Ömeroğlu Abdullah.
Arapların en önemli isimlerinden peygamberin amcası Abbas’ın oğlu ile önceki üç halifenin oğulları, Muaviye’nin bu dayatmasını kabul etmiyorlardı. Muaviye bunlardan Abbasoğlu Abdullah ile Ömeroğlu Abdullah’ı ikna etti. Fakat Alioğlu Hüseyin (İmam Hüseyin) biat etmeye (Yezid’in yöneticiliğini kabule) yanaşmadı. Aynı biçimde, İmam Hüseyin’den sonra Zübeyroğlu Abdullah da Yezid yönetimine isyan edecektir.
Muaviye, 680 yılında öldü ve yerine oğlu Yezit geçti. Böylece İslamiyet öncesinin hakimleri egemenliklerini perçinliyordu. Hem de daha güçlü olarak. Müslümanlıkta saltanat başlıyordu. Yezit, putperest ataları gibi yaşıyor. İslamiyet'i hiçe sayıyordu. Kerbela'da şehit edilen Hüseyin'in başı bir tabak içinde önüne getirilince de İbn Zibari'nin, Uhut savaşından sonra söylediği şu beyitleri okumuştu:
“Keşke Bedir'de bulunan büyüklerim sağ olsalardı da bu hali görselerdi. Ve sonra da bana, sevinerek, elin var olsun deselerdi. İslam toplumunun ulularını öldürdük. Bedir savaşının öcünü aldık. Haşimoğulları saltanatla oynadılar. Ahmet oğullarının yaptıkları işin öcünü almazsam, ben de anamın oğlu olmayayım.”
İşte böyle bir kişi, Müslümanların başına geçmiş, “inananların başı” diye anılmaya başlamıştı. Hz. Hüseyin, bundan dolayı Medine'de kendilerine rastlayan ve Yezit'e biat etmesini öğütleyen Mervan'ın sözlerine karşılık “Başımız sağ olsun. Çünkü ümmet, Yezit gibi birinin hükmü altına girmekle büyük bir belaya uğradı” demişti.
Yezit, halife olunca Medine Valisi Utbe oğlu Velid'e, İmam Hüseyin'den gerekirse zorla hemen biat almasını, direnirse öldürtmesini, bu konuda hiçbir geciktirmeye meydan vermemesini emreden bir mektup gönderdi. İmam Hüseyin, Yezid’in fasık ve içkici birisi olduğunu söyleyerek zorbaya asla biat etmeyeceğini söyledi. Bu sırada yanlarında bulunan Hakemoğlu Mervan, Vali Velit’e, “Hüseyin biat etmezse boynunu vurdur!” dedi ise de Velit bu zulmü kabul etmedi. Fakat görevden alındı.
Bu sırada kardeşi Muhammet Hanefiyye, İmam Hüseyin’e mektup yollayarak, “Yezit’e biat etmemesini, halkı kendisine biate çağırmasını, halk kendisine biat etmezse Medine’den Mekke’ye gitmesini, orada da rahat bırakmazlarsa Yemen’e geçmesini, orada da baskı yaparlarsa bir dağ başına çekilmesini ve ortalık sakinleşinceye kadar beklemesini” önermişti.
İmam Hüseyin, Medine’de baskılar artınca yanına, Muhammed Hanefi hariç kardeşlerini,yeğenlerini ve tüm aile bireylerini alarak 4 Mayıs 680 gecesi Medine’den Mekke’ye hareket etti.
Hareket’ten önce dedesi Peygamber Muhammed’in mezarını ziyaret eden İmam Hüseyin kabrin başında şunları söyledi: “Ya Resulallah! Senin yanından istemeyerek ayrılıyorum. Seninle aramıza girdiler. Şarap içen günahkar Yezid’e biate (baş eğmeye) zorlandım. Bunu yaparsam kafir olurum, şayet biat etmezsem beni öldürürler.”
9 Mayıs’ta Mekke’ye ulaşan İmam Hüseyin, dört ayını bu kentte Abbasoğlu Abdullah’ın evinde geçirdi.(Emevi-Haşimi İlişkileri, s. 308 vd.)
İmam Hüseyin’in Yezid’e biat etmeyip Mekke’ye gitmesi bir tür başkaldırı işareti gibi algılanıyordu. Bu yüzden Kufeliler, Suradoğlu Süleyman’ın evinde toplandılar ve İmam Hüseyin’e bir davet mektubu yazdılar. Bu mektupta Emevilere karşı Haşimileri tüm güçleri ile destekleyeceklerini, Yezid’in de Hüseyin’in düşmanı olduğunu bildiklerini, Yezit yerine kendisine biat edeceklerini söylediler. Mektupta kendilerinin vali ile kılınan Cuma ve bayram namazlarına katılmadıklarını da belirtiyorlardı.
İlki 15 Haziren 680’de İmam Hüseyin’e ulaşan bu mektupları diğerleri izledi. Öyle ki bu davet mektupları iki torbayı doldurmuştu.
İmam Hüseyin hem Kufelilere hem de Basralılara mektup yazarak “İmam’ın (halifenin) ancak Kuran’la amel eden ve adaletle hükmedip hakka boyun eğen kişi olabileceğini, halbuki Peygamberin yolunun öldürüldüğünü, yerine uydurmaların geçirildiğini, sözüne uyulur ise kendilerini doğru yola götüreceğini” bildirmişti.
İmam Hüseyin, Kufelilerin davetinin ne kadar gerçek olduğunu öğrenmek için Amcası Akil’in oğlu Müslim’i oraya gönderdi. 9 Temmuz’da Kufe’ye varan Müslim, hemen İmam Hüseyin adına biat almaya başladı. Biat edenlerin 12 bin ile 20 bin arasında olduğu bildirilmiştir.
Yezid bunu öğrenince Kufe Valisi Numan’ı azlederek yerine zalimliği ile ünlü Basra Valisi Ziyadoğlu Ubeydullah’ı getirdi. Yezid, Ubeydullah’a yazdığı mektupta, “Kufe’ye git, İbni Akil’i yakala, öldürüp başını bana gönder. Kufe’de Ali soyundan kimseyi sağ bırakma!” demişti.
Ubeydullah Kufe’ye geldi ve Müslim’i yakalatıp şehit ettirdi. Müslim, şehit edilmesinden 20 gün önce İmam Hüseyin’e yazdığı mektupta, halkın kendisine biat ettiğini yazmıştı ama durumun tersine döndüğünü bildirme imkanı bulamamıştı.
İmam Hüseyin Kufe’de ortamın uygun olduğunu sandığından 9 Eylül’de Kufe’ye doğru yola çıkmıştı. Abbasoğlu Abdullah ise Kufelilerin güvenilmez olduğunu, Mekke’de kalmasını veya Ali yandaşlarının çok olduğu Yemen’e gitmesini önermişti.
İmam Hüseyin’in harekete geçtiğini gören Saidoğlu Amr onu engellemek istedi ise kafile yoluna devam etti. Topluluk, yolda ünlü ozan Ferezdak ile karşılaştı. İmam Hüseyin ona Kufe’deki durumu sordu. Ferezdak şu cevabı verdi: “Halkın kalbi seninle; kılıçları ise Emevilerledir.”
Yola devam eden Hüseyin ve ekibi Kufe’de Müslim’in şehit edildiğini öğrendi. Bir durum değerlendirilmesi yapıldı. Müslim’in oğulları ve kardeşleri “Ya intikamımızı alalım veya biz de öldürülelim.” dediler. Bunun üzerine Kufe’ye gidiş yolculuğu sürdürüldü.
Kufe'yi denetim altına alan Yezid'in bir numaralı adamı Ubeydullah, İmam Hüseyin'i tutup getirmesi için Yezidoğlu Hür adlı komutanı bin kişilik bir ordu ile yollamıştı. Hür, İmam ile karşılaşınca onu zorla götürmek istediğini söyledi. Fakat, Hz. Hüseyin, bu komutanla konuşarak kendi niyetini açıkladı. “Biz Ehlibeyt’iz; bu makama (hilafete/yönetime) sizi zulümle, düşmanlıkla idare edenlerden daha layıkız. Onlar Şeytan’a itaat ettiler; Allah’a itaati terk ettiler. Bu durumu değiştirmek görevi en fazla benim üzerime düşüyor. Ben bu nedenle geldim” dedi ve Hür’ü etkileyip kendi yanına çekti. Hür, askerlerini bırakıp İmam Hüseyin'e katıldı.
Ubeydullah bunu öğrenince hemen Peygamberin yakın dostlarından olan Ebu Vakkas'ın torunu Ömer komutasında 10 bin kişilik bir orduyu Hz. Hüseyin'i yakalamaya yolladı. Rey ve Taberistan valiliği vaadini alan Ömer, Ehlibeyt'in Kerbela'da yolunu kesti. Hz. Hüseyin'e haber yollayıp Yezit'e baş eğmesini söyledi. Hz. Hüseyin, baştan beri karşı çıktığı bu isteği bir kez daha geri çevirdi. İmam Hüseyin, Ömer'i çağırtıp ona şunları söyledi: “Sana yazıklar olsun! Senin baban, şimdi benim savunduğum İslam'ı yükseltmek için canını ortaya atanların başında geliyordu. Şimdi sense sapıkların koruyuculuğuna soyunmuşsun. Ey İbn Sad, bu sözlerim, senin yardımını istediğimden değildir. Fakat, yanlış yolda olduğunu göstermek benim için bir borçtur. Ebu Süfyan soyuna uyup Peygamber soyuna kılıç çekmenin azabını düşün. Bu suçu, dünya malı ile gidermenin olanağı yoktur...”
Ömer, bu sözlerden etkilenmedi. Bu görüşmeleri öğrenen Ubeydullah, Ömer'e sert bir mektup yolladı. Eğer İmam Hüseyin'i yakalayıp getiremeyecekse, komutayı Şimr Zülcevşen'e bırakmasını bildirdi. Ömer, bunun üzerine askerleriyle Fırat ırmağının kıyısını tutturdu. Ehlibeyt'i susuz bırakıp teslim olmaya zorladı. Ömer, İmam Hüseyin’in geri dönme teklifini Şimr’in baskısı yüzünden kabul etmedi ve Yezid’e biatı şart koştu.
Yezit'in adamı Ubeydullah, İmam Hüseyin'in bir avuçluk birliğinden korkuyordu. On bin kişilik orduyu güçlendirmek için Ubeydullah, altı bin asker daha yolladı. Böylece, sayıları yüzü bulmayan Ehlibeyt karşısında 16 bin kişilik ordu kurulmuştu.
Yezit karşısında baş eğmemek kararında olan Hz. Hüseyin, bu tutumunun sonucunda kurtuluş olmadığını anlamıştı. Bunun için Ehlibeyt'i ve sevenlerini toplayarak onlara şunu söyledi: “Kufe halkı, sözünü unutmuş; yeminini bozmuş... Yardıma gelmeyecekleri anlaşıldı. Yezit'in askeri ise her yanı tutmuş. Kanımızı akıtmaya karar vermişler. Biz de küfre batan Yezit'e ve Ebu Süfyan soyuna baş eğmemeye karar vermişiz. Bu nedenle, bizleri bekleyen ancak ve ancak, şehitliktir.
Ey Ehlibeyt! Ey yoldaşlar! Bu çetin yolun sonu ölüme gitse bile, bizim kurtuluşumuz bu yoldadır. Fakat biz, şimdiye değin hiç kimseyi zora sokmadık. Hiçbir kimseye istemediği bir işi yaptırmadık. Ayrılmak isteyen yoldaşlarımıza gönülden iznimiz vardır. İsteyen dönebilir...”
İmam Hüseyin, bu şehitlik yolunda kimseyi zorlamak istemediğini açık açık söylemişti ama kimse onu bırakıp ayrılmadı. Geri dönmek, Hicaz topraklarına gitmek geçici bir kurtuluş olabilirdi. Fakat, Yezid, Arap devleti içinde, kendisi için en tehlikeli insan olarak Hz. Hüseyin'i görmekteydi. Hz. Hüseyin ise; Yezid'i, İslamiyet'in başına gelmiş bir bela saymaktaydı ve Müslümanları bu beladan kurtarmak için gerekirse canını vermeyi de kararlaştırmıştı.
16 bin kişilik Yezit ordusu (Kimi kaynaklarda 20 bin kişi, kimisinde 32 bin olduğu belirtiliyor.) Hz. Hüseyin'in 72 kişilik savaşçılarına karşı (Bazı kaynaklarda sayının 80 kişi olduğu yazılıdır) harekete geçti. İmam Hüseyin, Peygamber Muhammet Mustafa'nın abasını giydi, onun kılıcını kuşandı ve Zülcenah adlı atına binip Emevi askerlerini karşıladı... Muharrem ayının onuncu (Aşura) günü gidi...
Gerek savaşçılar, gerek çocuklar ve kadınlar; susuzluktan bunalmışlardı. Çöl sıcağında günlerdir süren susuzlukları dayanılacak gibi değildi. Özellikle çocuklarla kadınlar, susuzluktan ölmek derecesine gelmişlerdi. Fakat, inançları tamdı.
İmam Hüseyin, Yezit ordusunun karşısına geçerek şöyle seslendi: “Ey zavallılar! Mademki savaşta kararlısınız, o zaman teker teker dövüşelim. Teke tek dövüşelim ki, kim yiğit, kim korkak dünya alem anlasın.”
Düşman ordusunun karşısına ilk çıkan savaşçı Hür idi. Ebu Süfyan ordusundaki kumandanlığı bırakıp Hüseyin yandaşlığını seçen bu yiğit insan, dövüşe dövüşe birçok Yezit askerini öldürdü. Sonunda Emevi askerleri topluca saldırıp onu şehit ettiler...
Sonra, İmam Hasan’ın oğlu Zübeyr savaş alanına çıktı. Bu savaşçı da birçok Emevi askerini öldürdü ve öyle şehit oldu... İmam Hüseyin'in savaşçıları teker teker ortaya çıkıyorlar, Yezit askerlerini kırıp geçiriyorlardı. Bu durumda, Ömer'in subayları kimi zaman toplu hücum emri vererek bu savaşçıları öldürtüyordu. İmam Murtaza Ali oğullarından Fazl'a güçleri yetmeyince üzerine iki bin kişi salmış, öyle öldürebilmişlerdi...
Sırasıyla, Ehlibeyt'ten savaşçılar ortaya çıktılar, dövüşe dövüşe öldüler. Onların ölümleri, geride kalanların yüreklerine korku salmadı. Cafer-i Tayyar'ın evlatları; İmam Hasan'ın evlatları, İmam Hüseyin'in evlatları teker teker savaş meydanına çıktılar. Toplu hücumlarla öldürüldüler... Ölüm, bu insanlar için sanki kurtuluş gibiydi... Daha güzel bir dünyaya atılıyor; oraya kavuşmak için içlerinde en küçük bir korku duymuyorlardı. Dövüştüler, yiğitçe dövüştüler ama, düşman öldürmekle bitmiyordu. Sonunda teker teker tümü şehit oldu.
Bir Zeynelabidin kalmıştı. O da hasta idi. Savaşmak için izin istediğinde, babası İmam Hüseyin izin vermedi. Ona, dedesi Hazreti Muhammet ve babası İmam Ali'den kalan imamet emanetlerini teslim etti. Ailesine veda ettikten sonra atına binip tek başına Yezit ordusunun karşısına çıktı. Kendisiyle dövüşecek er istedi...
Teke tek dövüşte kimse Hz. Hüseyin'le baş edemiyordu. Önüne gelen bütün ünlü savaşçıları öldürmüştü. Susuzluğun son sınırına gelince, bir ara, düşman askerlerinin arasına dalıp onları yararak Fırat ırmağına kadar ulaştı. Tam su içecekken, evlat ve arkadaşlarının susuz susuz öldüklerini anımsayınca vazgeçip geri döndü.
Ömer, İmam Hüseyin'in karşısına çıkan herkesin öldürüldüğünü görünce askerlerine toplu hücum emri verdi. Oklar, yağmur gibi yağıyor, gökyüzünde mızraklar uçuşuyordu. İmam Hüseyin dövüş esnasında kılıç, ok, mızraklarla yaralanmıştı. Yezit askeri onu çember içine almıştı. Bir bölüm asker de yalnızca kadınların ve çocukların kaldığı Ehlibeyt çadırlarına saldırmış, yağmacılığa başlamıştı.
İmam Hüseyin bu durumu görünce düşman askerlerini yarıp dışarı çıktı. Onlara şöyle seslendi: “Ey dinsizler! Ey Ebu Süfyan soyu! Sizde insanlıktan ve imandan bir iz yok, belli. Hiç değilse putperest atalarınız gibi davranmayı bilin; kadınlarla çocuklara ilişmeyin. Putperestlerin bile yapmadığını yapıp kadınlara saldırmayın. Eğer amacınız beni öldürmekse, gelin, öldürün. İşte ben buradayım...”
Düşman askerleri bu sözlerden etkilenip İmam Hüseyin'e saldırdılar; ok atmaya, mızrak savurmaya başladılar. İmam Hüseyin, yaralardan akan kan yüzünden güçsüz düşmüştü. Sonunda atından çöle düştü. Emevi askerleri kılıçlarla mızraklarla vurarak onu şehit ettiler. Şimr Zülcevşen’in emri üzerine Enesoğlu Süleyman çölde susuz susuz can vermiş olan İmam Hüseyin’in başını kesti. Tarih, Muharrem ayının 10'u idi. (680 yılının 10 Ekim'i...)
İmam Hüseyin’in vücudunda tam 33 mızrak, 34 kılıç yarası vardı.
İmam Hüseyin’le birlikte Kerbela’da şehit edilen Ehlibeyt üyelerinin sayısı 72 idi.
Yezid ordusu, erkekleri katlettikten sonra Ehlibeyt çadırlarına girerek yağmalamaya başladılar.
Şimr, hasta yatmakta olan İmam Hüseyin'in oğlu Zeynelabidin'i de öldürmek istedi. Fakat, bir söylentiye göre Müslimoğlu Hamit adlı bir görevli, bir diğerine göre ise halası Zeynep buna engel oldu.
Ehlibeyt şehitlerinin başları kesildi ve hediye kazanmak üzere ordunun komutanlarına dağıtıldı. Yezit askerlerinden ölenler, gömüldü. İmam Hüseyin ve yandaşlarının cesetleri atlara çiğnetildikten sonra çölde bırakıldı. Kadınlar ve çocuklar, çıplak (koşumsuz) develere bindirilerek Şam'a gönderilmek üzere Kufe'ye yollandı.
Kerbela şehitlerinin naaşları ertesi gün Beni Esad kabilesinden Gadıriyye köylüleri tarafından gömüldü.
İmam Hüseyin’in ve diğer şehitlerin başı kesilerek Vali Ubeydullah’a götürüldü. Ubeydullah, İmam Hüseyin’in başı önüne konulduğunda elindeki değnekle İmam’ın dişlerine vurmuştu. Orada bulunanlardan Erkamoğlu Zeyd ağlamaya başlayıp Ubeydullah’a şöyle demişti: “Değneğini onun dudakları üzerinden çek. Allah’a yemin ederim ki ben Resulallah’ın iki dudağını bu dudakların üzerinde onları öperken görmüştüm.”
Bunun üzerine Ubeydullah, “Yemin ederim ki yaşlı olmasaydın, boynunu vurdururdum.” diye Erkamoğlu Zeyd’i tehdit etmişti. Zeyd, saraydan çıkarken “Ey Araplar, siz bugünden itibaren artık kölesiniz. Çünkü Fatıma’nın oğlunu öldürüp Mercane’nin oğlunu kendinize emir yaptınız. O sizin en hayırlılarınızı öldürüyor, kötülerinizi de köle yapıyor. Zillete razı olanlar, mahvolsun (Emevi-Haşimi İlişkileri, s.325 vd.)”
Ehlibeyt; Şam'da, Yezit'in karşısına çıkartıldı. Gerek Zeynelabidin, gerekse Zeynep, Yezit'e gayet mağrur biçimde karşılık vererek onurlarını korudular.
Bu, tarihte bir eşi daha görülmemiş yiğit direniş ve karşılaştığı katliam, halk arasında gizliden gizliye büyük tepki yarattı. Halkın çoğu Yezit'e lanet ediyordu. Bu tepkiyi haber alan Yezit, Ehlibeyt'in kalanlarına dokunamadı ve onları Mekke'ye yolladı.
Aleviler, Hz. İmam Hüseyin ve peygamber soyunun Kerbela'da susuz susuz şehit edilmelerini asla unutmamıştır. Bu acıyı yüreklerinde yaşatmışlar ve Muharrem ayının onuncu günü meydana gelen bu katliamda şehit olanlara saygılarını sunmak için muharrem orucu tutmuşlardır.
Kerbela'da meydana gelen çatışmada, Yezit, zafer kazanmış gibi görünse de tarih, asıl kaybedenin o olduğunu ortaya koydu. Yenilen Yezit, yenen ise İmam Hüseyin'di...
Tarihe ve bugünlere baktığımızda, Hz. Hüseyin'in düşüncelerinin ölmediğini; giderek yaygınlık kazandığını ve yaşadığını görüyoruz. Yezit ise, lanet edilen bir zalim olarak anılıyor. İmam Hüseyin'in yolunu yaşatan Aleviler, onu bir insanlık ve özveri timsali olarak sonsuza değin anacaklardır.
Alevilerin en çok sevdiği kişiliklerden birisi olduğu için; Alevi karşıtlarının pek tutmadığı; hatta günümüzde, bazı sarıklı profesörlerce terörist gibi gösterilmeye çalışılan İmam Hüseyin'in değeri, zaman içinde daha iyi anlaşılacaktır. Şundan eminiz ki, gelecekte, İmam Hüseyin'i yalnız Aleviler değil tüm insanlık sevgiyle anacaktır... İmam Hüseyin'in, Kerbela'da kanıyla yaktığı ateş sonsuza değin yanacaktır...