Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Tarih Tanıktır

Tarih Tanıktır

Hazreti Ali'nin, Peygamber Muhammet için çok önemli olduğunu Peygamberimizin davranışları, uygulamaları açıkça göstermektedir. Elbette Peygamber Muhammet, Ebubekir, Ömer gibi sahabelerine de çok değer veriyordu. Fakat iş Kuran, din, bu dinin tebliği olunca, kendisinden sonra karar mevkiinin Hazreti Ali olduğunu açıkça gösteriyordu.

Ve Peygamber bu tutumunun kendi isteği olmadığını, Allah'ın böyle istediğini söylüyordu.

Burada, anlatacağımız olay, bütün İslam tarihlerinde yer almaktadır.

Bu olay şudur:

      “Tanrı Elçisi, Tövbe Suresi'nin birinci ayetinden kırkıncı ayetine kadar olan kısmı indikten sonra, bu ayetleri Ebu Bekir aracılığıyla Mekke'ye göndermiş, onu Hac Emiri olarak tayin etmişti. Ebu Bekir, Zil Hulayfe'de ağaçlık bir yere vardığında Ali, onun ardından yetişerek Tanrı elçisi tarafından ona verilen ayetleri elinden aldı. Bunun üzerine Ebu Bekir, Tanrı elçisi'nin katına dönerek: Ey Tanrı Elçisi! Babam anam senin yoluna feda olsun, hakkımda bir ayet mi indi? diye sorduğunda, Tanrı Elçisi: Hayır, öyle bir şey yok. Fakat, benim ismimden ancak benim ailemden biri söz söyleyebilir.

      Ey Ebu Bekir! Senin, Mağara'da bana arkadaşlık etmek ve Havuz başında (Cennet'te) benim arkadaşım olmakla kanaat etmez misin? dedi. Bunun üzerine Ebu Bekir: Ey tanrı Elçisi, kanaat ederim, cevabında bulundukan sonra Hac Emiri olarak Hac kılmak üzere Tanrı Elçisi'nin yanından ayrıldı.

      Ali de “Tövbe Suresi”ni okumak ve ilan etmek maksadıyla yoluna devam etti. Ali, bayram gününde “Tövbe Suresi”ni okuyarak: Bu yıldan sonra Mescid-i Haram, yani Kâbe Mescidi'ne Tanrı'ya ortak koşan kimse ayak basmayacak, yanaşmayacaktır. Kimse, Kâbe'yi çıplak tavaf etmeyecektir. (...)” diye ilan etti. (Taberi, V. cilt, s. 776-777)

Yukarıda anlatılan olay, Peygamberimizin en gerçek tutumunun ne olduğunu göstermek bakımından çok öğreticidir.

Kuran'ın bir bölüm ayetinin tebliği için ancak Ehlibeyt'inden birisinin görev yapabileceğini dile getiriyor Peygamber. Tanrı Elçisi, bu tutumunu da Allah’ın bir kararı olarak değerlendiriyor.

Şimdi Peygamber'e inanan ve onun sünnetinde olan bir Müslüman, Peygamberin bu tutumundan doğru ders çıkartmak zorundadır. Bu yüzden de “Bütün sahabeler gökteki yıldız gibidir ve hepsi eşittir.” anlamına gelen sözün, Ehlibeyt dışındakileri kapsadığını bu olay gayet açık biçimde göstermektedir.

Sünni Müslümanların artık bu gerçeği görme zamanları gelmiştir.

Peygamberimiz, Hicret'in 10. yılında Umre Haccı'na gitmişti. Burada o Ali ile birlikte ihramdan çıktı ve Kurban'ı da kendisi ve Ali için kesti. (Taberi, s. 816)

Peygamber Tebük gazasına çıkarken, Medine'de yerine vekil olarak Ali'yi bırakmıştı. Ali düşmanları, bu durumu, “Peygamber, Ali'ye önem vermediği için onu savaşa götürmedi.” diye dedikodu malzemesi yapınca, Ali silahlanıp Peygamber'e yetişti ve ona bu küçültücü durumu anlattı. Bunun üzerine Peygamber ona şöyle dedi: “Onlar yalan söylüyorlar. Ben seni, arkamda kalanlara bakmak üzere Medine'de bıraktım. Sen Medine'ye dön, ailemde ve kendi ailende benim halefim ol. Ey Ali! Musa'ya nisbetle Harun ne ise sen de bana nisbetle o mevkide bulunmağa razı değil misin? Fakat, benden sonra Peygamber gelmeyeceğine göre, ancak peygamberlik derecesi bunun haricindedir.” (Taberi, s. 746)

Burada da görüleceği gibi Peygamber, Ali'yi kardeş yerine koymakta ve kendisinden sonraki en önemli ismin Ali olduğunu açıkça dile getirmektedir.

Hicret'in 8. yılında (630) Halit bin Velit, Beni Cezime kabilesinin erkeklerini, Müslüman oldukları halde topluca katlettirdi. Bu büyük günah karşısında “Allah'ım, ben Halid'in yaptıklarından uzağım!” diye derin üzüntüsünü ve istiğfarını dile getiren Peygamber, bu kabileye Hazreti Ali'yi göndererek onların haklarını verdirdi.

Aynı şekilde Halit bin Velid'in Yemen'de direnişle karşılaşması üzerine de Peygamber kendisini temsilen oraya da Ali'yi gönderdi ve Ali sorunu çözdü, halkı Müslüman yaptı.

Hayber Kalesi'nin Yahudilerden alınması sırasında da Ali'nin ayrıcalığı yaşanmıştır. Tarih diyor ki: “Tanrı Elçisi, Hayber ahalisinin kaleleri etrafına indikten sonra bayrağı Ömer bin Hattab'a verdi. O, kendisiyle birleşenlerle ilerledi; Hayberlilerle karşılaştıklarında Ömer ve arkadaşları yenilerek Tanrı Elçisi'nin katına döndüler. Ömer arkadaşlarını, arkadaşları onu korkaklıkla itham ediyorlardı. Bunun üzerine Tanrı Elçisi: Ben yarın bayrağı Tanrı ile Elçisi'ni seven ve Tanrı ile Elçisi tarafından sevilen birine teslim edeceğim, dedi.

Sabah olduğunda Ali'yi çağırdı. Ali, gözünden rahatsızdı. Tanrı Elçisi, gözüne tükürdükten sonra bayrağı ona verdi. Ali, kendisiyle birleşenlerle Hayber ahalisiyle karşılaştılar. Merhab ile vuruştular (...) Ali onun tepesine vurdu; kılıç başını yararak azı dişlerine kadar işledi. Tanrı, arkadan gelenler yetişmeden önce Ali ve arkadaşlarına zafer kazandırdı. Ali ve arkadaşları kaleyi fethettiler. (...)

Yahudilerden birisi vurarak onun elindeki kalkanı yere düşürdü. Bunun üzerine Ali kale yanında bulunan bir kapıyı alarak bunu kalkan yerinde kullanmak suretiyle kendini korudu. O şehri fethedinceye kadar bu kapıyı kalkan edinerek savaştı. Bundan sonra kapıyı yere attı. Biz sekiz kişiyle birlikte bu kapıyı bütün gücümüzle devirmeye çalıştık isek de deviremedik.” (Taberi, c.V, s. 606 vd.)

İşte Hazreti Ali budur ve Peygamber'in onu nasıl değerlendirdiği Hayber önünde bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Ali’ye Sövenler

Hazreti Ali, peygamberle birlikte İslam'ın kurulması, güçlenmesi, yayılması için canını ortaya koyarak mücadele ederken, Arapların ileri gelenleri ile de savaşmak zorunda kalmıştı. Bu yüzden de onun büyük kabileler arasında pek çok düşmanı ortaya çıkmıştı. Özellikle Mekke'ye egemen olan Emevi soyu, Ali'ye düşmandı.

Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye, amcası Osman'ın desteği ile Vali bulunduğu Şam'da özerklik kazanmış, sonra da iktidarı zorla ele geçirmişti. Muaviye zamanında Ali'ye ve soyuna camilerde küfredilmesi bir mecburiyet haline getirilmişti. Hazreti Ali'ye sövülmesi ilkin Şam'da başlatılmış, valilere de böyle yapmaları konusunda Muaviye tarafından emir verilmişti (Belazüri'den aktaran Doç. İbrahim Sarıçam, Emevi-Haşimi İlişkileri, s.291).

Muaviye'nin Şam'da camide Ali'yi kötüleyen sözlerine halktan karşı çıkanlar olmuştur.

Muaviye'nin ve Asoğlu Amr'ın Şam'da Ali'ye küfretmeleri Mekke'ye de ulaşınca İmam Hüseyin, hacca gelen Muaviye'yi yakalayarak ona bu kötü işten vazgeçmesini söylemiştir (Age, s.291).

Muaviye'nin valileri cumaları minberlerde Hz. Ali'ye lanet ediyorlar, sövüyorlar, ayrıca da halkı böyle yapmaya mecbur ediyorlardı. Muaviye, vali atadığı kişilere görevlerini sayarken, Ali'ye sövmeyi zorunluluklardan birisi olarak bildiriyordu. Örneğin Kufe'ye vali atadığı Mugire'ye böyle talimat vermişti. Mugire de Kufe mescidinde Ali'ye sövüyor, lanet ediyor, onun Kuran'a aykırı davrandığını, zalim olarak öldüğünü iddia ediyordu. Ayrıca bu vali Ali'nin yolundan gidenlere ve onu sevenlere de lanet okuyordu. (Age, s. 292).

Mugire'den sonra Kufe'ye vali atanan babası belirsiz Ziyad, Kufe'de valilik binasının önüne halkı topluyor, onları Ali'ye lanet etmeye mecbur tutuyor, karşı çıkanlara kılıcını gösteriyordu. Basra Valisi Büsr ile Rey valisi Kesr de cami minberinde Ali'ye sövüyorlardı.

Bu küfürlere karşı çıkanlardan Adiyoğlu Hucr, Muaviye tarafından arkadaşlarıyla birlikte Şam yakınlarında öldürülmüşlerdi.

Bu küfrü resmi bir görev gibi yerine getirenlerin başında Mervan geliyordu.

Muaviye tarafından Medine'ye vali olarak atanan Mervan, her cuma günü caminin minberinden Hazreti Ali'ye söverdi (İbn Kesir, c.8, s.417)

Bilindiği gibi Mervan'ın babası El Hakem, Peygamberin en büyük düşmanlarından biriydi. Mekke fethedilince Müslüman olan Hakem, Peygamber'i taklit etmeye kalkıp kendisine de Kuran ayetleri gibi vahiy geldiğini iddia edince Taif'e sürgün edilmişti.

Peygamber'e ve Ehlibeyt'ine karşı mücadele eden Emevi ailesi üç büyük soydan oluşuyordu. l- Mervan soyu: Babası Hakem, dedesi Ebül As, büyük dedesi Ümeyye. 2- Muaviye'nin soyu: Baba Ebu Süfyan, dede Harb, büyük dede Ümeyye... 3- Osman'ın (3. Halife) soyu: Baba Affan, dede: Ebül As, büyükdede: Ümeyye.

Mervan, Halife Osman'ı da kullanmış, hatta onun öldürülüşüne yol açacak mektup yazarak Mısırlı isyancıları kızdırmıştı.

Emeviler, Hilafeti zorla, hileyle, parayla elde ettikten sonra da Ali soyuna küfrederek, onları aşağılayarak kendi iktidarlarını güçlendirmeye uğraşıyorlardı.

Alevilerin dördüncü imamı Zeynelabidin'in (Hüseyinoğlu Ali) oğlu Zeyd, Emevi yönetimine karşı ayaklanmıştı. Bu olaydan önce Emevi yöneticisi Ömeroğlu Yusuf, duyduğu bir söylenti üzerine Vali Halid'i çağırtmış ve ona sormuştu:

“Sen şu Zeyd'e emanet mal bıraktın mı? Bıraktıysan söyle de alalım.”

Aldığı cevap şu olmuştu:

“Hayır! Ben her cuma günü atalarına sövdüğüm halde nasıl olur da kendisine emanet mal bırakırım.”(İbn Kesir, c. 9, s. 535.)

Emevi yönetiminde ülkede Ehlibeyt'e sövgü genelleşmişti. Halife Abdülmelik oğlu Hişam, Hacca gittiği bir yılda onu 3. halife Osman'ın torununun oğlu Said karşıladı ve şöyle dedi: “Ey emirelmüminin (müminlerin beyi) senin aile bireylerin bu yerlerde Hazreti Ali'ye sürekli lanet ederler, sen de lanetle onu.” Hişam, bundan hoşlanmamış ve “Ben buraya birilerine lanet etmeye değil haccetmeye geldim.” diyerek akrabası Sait'ten yüz çevirmişti. (İbn Kesir, c.9, s.381).

Ali'yi sevenlerin, Ali’yle küfretmenin mecbur edildiği camiye giderek ibadet etmeleri elbette mümkün değildi. Bu yüzden Aleviler artık evlerinde ibadet etmeyi daha doğru buluyorlardı. İşte Ehlibeyt yandaşlarının Kuran'ın özündeki bu özel ibadete yönelmeleri de ibadet biçiminin ayrışmasını gündeme getirmiştir.

Camilerin Sünnilere ayrılması, evlerin ise ibadet mahalline dönüştürülmesi (cemevleri) bu tarihlerden itibaren başlamıştır.

Toplumcular Şiayi Oluşturdu

Daha peygamber döneminde başlayan ekonomik-siyasal ayrışmada, toplumcu insanlar, Ehlibeyt'in çevresinde yer aldı. Sembol isim ise Hazreti Ali idi.

Ali çevresinde birleşmek, Aleviliğin ilk çekirdiğini oluşturmuştur. Çekirdek Şia, dürüst, toplumcu, bilgili, eşitlik yandaşı insanlardan oluşuyordu.

Sünni kesimden gerici yazarlar, bu oluşumu, bir Yahudi'nin gerçekleştirdiğini ileri sürerek Hazreti Ali ve Şiasını kötülemeye, karalamaya, halk nazarında küçük düşürmeye çalışmışlardır.

Bunun için bir kişi bile uydurmuşlardır. Bu kişi İbn'ü Emet'is-Sevda lakaplı ve Sabaoğlu Abdullah adlı bir hayali varlıktır.

Güya Sabaoğlu Abdullah, Yahudi imiş ama Müslümanları birbirine düşürmek için İslam'a girmiş. Sonra bu kişi Osman zamanında Hazreti Ali'nin yandaşı olmuş ve Osman'ın öldürülmesini bile planlamış. Ali'ye Allah demiş, vb...

Geçmişin Sünni tarihçilerine göre, Ali yandaşı Ebu Zer, Ammar, Abdurrahman, Sasaa, Ebu Huzeyfeoğlu Muhammed ile Ebubekiroğlu Muhammed, Malik-i Eşter, işte bu Yahudi tarafından kandırılmış imiş.

Ne yazık ki günümüzde kendisini Alevi yazarı gösteren ve araştırmacı geçinen kimileri de bu Emevi yalanını o iftiracı kitaplardan alıp aynen halkımıza aktarıyorlar. İşte, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi (Nejat Birdoğan) adlı kitaptan ilgili bölüm: “Seba oğlu Abdullah adlı Müslüman görünümlü bir Yahudi, bu siyasal görünümlere dinsel bir giysi giydirip Sebaiye mezhebini kurdu. Şiiliğin Galiye (abartma) kolundan gelen bu inanç, Tanrı'yı her yerde var olan ve her dilde konuşur bir insan biçiminde tasarımlıyordu.”

Sözü edilen dönemde yaygın ve kitaplara konu olmuş bir Şiilik, hele hele Şiiliğin Galiye kolu gibi yapılanma, siyaset, din anlayışı yoktu.

İşin düşündürücü yanı şudur: Sözü edilen Sebaoğlu Abdullah, uydurma bir kişiliktir. Hazreti Ali ve yandaşlarını küçük düşürmek için böyle bir hikaye yaratılmıştır. Bu kişinin uydurma olduğunu, Murtaza'l Askeri adlı araştırmacı, Abdullah b. Saba Masalı adlı çalışmasında kanıtlamıştır. (Bak: Abdullah b. Saba Masalı –Bir yalancının Düzmeleri, Çev: Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul, 1974–)

Üstüne üstlük bu uyduruk kişiye bağlı olduğu ileri sürülen büyük kişilerin tümü Hazreti Ali'nin yanında (Kırklar Meclisi) yer alan en yakın dostlarıdır, adamlarıdır.

Ebu Zer, İslam dünyasının en gerçek toplumcusudur ve ömrünü zenginleri, güçlüleri, halife Muaviye'yi korkutarak tamamlamıştır.

Yasiroğlu Ammar, hayatını Hazreti Ali'ye adamış ve Muaviye'ye karşı Sıffın'da doksan üç yaşında savaşırken şehit olmuştur.

Ebu Huzeyfeoğlu Muhammed, Peygamberin sohbetine katılanlardandı ve Mısır'dan gelerek Osman'a karşı mücadele edenlerdendi. Onu, Muaviye, kölesine şehit ettirmiştir.

Udeysoğlu Abdurrahman, Osman'a karşı Mısır'dan hareket eden ordunun komutanıydı. 656 yılında Muaviye tarafından şehit ettirildi.

Ebubekiroğlu Muhammed, hep Hazreti Ali'nin yanında bulundu ve onun Cemal ve Sıffın savaşlarında piyadelerine komuta etti. Bu da Muaviye tarafından şehit edildi.

Sühanoğlu Sasaa da Ali yandaşı idi, Sıffın'da bulunmuştu. Muaviye onu Bahreyn'e sürmüştü.

Malik-i Eşter, Cemal ve Sıffın savaşında Hazreti Ali'nin yanındaydı ve komutanı idi. Büyük başarılar kazanmış bir askerdi. Muaviye onu balla zehirleterek şehit etmişti.

İşte, Ali'nin bu büyük Şiası, Sünni yazarların Emevici zihniyetleri gereği Yahudilere hizmet eden dönekler (dinsizler) gibi gösteriliyor ve Aleviliğin büyük tarihi buraya bağlanarak karalanmak isteniyor.

Araplarda kabileciliğin ve soyun çok önemli olduğunu tarih gösteriyor. Bu topluma yön verecek, insanları etkileyecek kişilerin büyük kabilelerden ve bunların en tanınmış önderlerinden olması şart idi. Sözü edilen Abdullah'ın ise soyu sopu Araplar için hiçbir değer ifade etmemektedir. Böyle bir kişinin o dönemde tarihin gidişini değiştirecek işler yapması mümkün değildir. Böyle olmadığı da kanıtlanmıştır. Ne yazık ki bu yalan üzerine kurulan Alevi ve Ehlibeyt düşmanlığı günümüzde bile sürdürülmektedir.

Alevi-Emevi Yönetim Farkı

Alevilikle Emevilik arasındaki yönetim farkı, aslında İslam içinde oluşan iki zihniyeti de açıklaması açısından öğreticidir. Hazreti Ali'nin halkın baskısı ile halife olmasından sonraki tavrı, Alevi toplum anlayışını gösterir. Muaviye'nin iktidarı zorla ele geçirmesiyle oluşan yönetim de iktidarlara egemenlik ve yasallık sağlayan Sünni anlayışı yansıtır.

Ali, Emirelmüminin (İnananların emiri, yönetici) unvanı ile başa geldiği gün, tavrını, zihniyetini açıklayan şu konuşmayı yapmıştı:

      “Ey halk! Ben ancak sizlerden biri olan bir insanım. Sizin haklarınız benim de haklarımdır. Sizin yükümlü olduğunuz ödevlerle ben de yükümlüyüm. Ben sizi peygamberinizin izine çağırıyorum. Ve emrolunan şeyleri yaparım. Bilin ki Osman'ın verdiği her toprak parçası, Allah'ın malından verdiği her mal, hazineye geri alınacaktır. Çünkü, hiçbir şey hakkı iptal etmez. Eğer kendisinin, hazineden (hazine parasıyla) kadınlarla evlendiğini, cariyelere sahip olduğunu ve ülkelere mal dağıttığını görseydim, onları da geri alacaktım. Çünkü adalette genişlik vardır. Haktan canı sıkılan kimsenin haksızlıktan daha çok canı sıkılır.

      Ey halk! Dünya nimetlerine dalıp topraklara sahip olan, nehirler açan, atlara binen ve zarif köpekler edinen bazılarınızı, içine daldığı durumdan alıkoyduğum ve kendilerinin de bildiği haklarına döndürdüğüm zaman, 'Ebu Talib'in oğlu, bizi haklarımızdan yoksun bıraktı.' demesinler. Biliniz ki, Peygamber'in arkadaşlarından birisi, bu arkadaşlıktan dolayı başkasından üstün olduğunu sanıyorsa, üstün yarın ancak Allah katında belli olur; onun sevabı da ödülü de ona aittir.

      Biliniz ki; Allah ve peygamberine uyan, kurallarımızı kabul eden, dinimize giren ve kıblemize dönen herkes İslamiyet'in tanıdığı hakların ve sınırların kapsamına girer. Çünkü siz Allah'ın kullarısınız; mal da Allah'ın malıdır ve aranızda eşit bölüşülecektir; bu malda birisinin diğerine üstünlüğü yoktur. Sakınanlar için Allah katında sevap vardır.”(Seyyid Kutub'dan aktaran Mehmet Emin Bozarslan: Hilafet ve Ümmetçilik Sorunu, s. 39-40)

Hazreti Ali'nin toplumcu, eşitlikçi, adaletli fikir yapısını bu konuşma açıkça göstermektedir.

Hazreti Ali, konuşmakla kalmamış, Beytülmal'ı (Hazine'yi) Müslümanlar arasında eşit biçimde dağıtmıştır. Bu tutum Arap egemenlerini kızdırmış ve onların, “Nasıl olur da kölem ile bana aynı miktarda para verirsin!” diye karşı çıkmalarına yol açmıştır. Talha ve Zübeyr'in isyan gerekçeleri arasında bu da vardır.

Hazreti Ali'nin bu eşitlikçi tutumu, Arap beylerinin Muaviye'den yana tavır takınmalarına yol açmıştır.

Muaviye, yönetim ve toplum anlayışını ise iktidara gelir gelmez Kufe'de halka yaptığı konuşmada şöyle açıklamıştır:

      “Ey Kufe halkı! Ben namaz, zekat, Haç için mi size karşı savaştım? Sizin namaz kıldığınızı, zekat verdiğinizi, Hacca gittiğinizi biliyordum. Fakat ben size hükmetmek ve başeğdirmek için size karşı savaştım. Siz istemediğiniz halde, Allah bu dileğimi bana verdi. Biliniz ki bu fitnede dökülen bütün kanlar ve ziyan olan bütün mallar heder olmuştur. (Barış için) Kabul ettiğim bütün şartlar, şu iki ayağımın altındadır. (Age, s. 43)”

Muaviye, Medine halkına da şunları söylemiştir:

      “Vallahi, ben bu işi sizin beni seveceğinizi ya da başkanlığıma sevineceğinizi bilerek almadım. Ben bu işi, sizi şu kılıcımla zorlayarak aldım. Gönlüm, size karşı Ebubekir ve Ömerinki gibi davranmamı istedi; ama ben ondan şiddetle nefret ettim. Osman'ın izinde yürümek istedim, onu da gönlüm kabul etmedi. Onun üzerine, sizin de benim de çıkarımız bulunan bir yola koyuldum. Bu da birlikte yemek içmektir.

      Siz beni en iyiniz olarak kabul etmeseniz bile, ben başkanlık görevinde sizin için en iyisiyim.”

İşte, iki kişi, iki zihniyet, iki Müslüman, iki din anlayışı...

Elbette Muaviye birdenbire ortaya çıkmamıştı. Onu böyle büyüten de Halife Osman olmuştu.

Osman, hazineyi akrabalarına yağmalatmış, bütün önemli valiliklere onları getirmişti. Bundan başka Arap kabile reislerine ve ileri gelenlerine fethedilen topraklara gitme, oralardan mal edinme hakkını vermişti. Ebu Bekir ve Ömer zamanında yasaklanan bu talancı-yağmacı tavır, Osman tarafından hayata geçirilince Arabistan'da çalışıp kazanmadan her taraftan kazanç elde eden boş bir aristokrat sınıf ortaya çıkmıştı (Seyyid Kutub'dan, Age, s.37)

Osman'ın yanlı tutumu ve Kuran konusunda yaptıkları yüzünden ayaklanma başladı. Seyyid Kutub, bu olguyu değerlendirirken diyor ki:

“(...) Genellikle o ayaklanma Osman'ın, daha açıkçası Mervan'ın (Osman'ın Başbakanı) ve onun arkasındaki Emevilerin tutumundan İslam ruhuna ve yönetimine daha yakındı. Osman için şu mazereti buluyoruz: Kötü tesadüfler kendisini halifeliğe getirdi. Çünkü Emevi topluluğu çevresinde bulunuyordu. Kendisi de seksenine yaklaşmış güçsüz bir ihtiyardı.

(...)

Osman'ın kişiliğinde İslam'ın ruhunu itham etmemiz güçtür. Fakat onun hatasını da affetmemiz o ölçüde güçtür. Çünkü, açıktır ki, üçüncü Halife'nin mal dağıtımındaki tutumu, müsteşarı Mervan'ın tutumu ve onun görevlerin çoğunu Emevilere vermesi, bütün bunlar tarihin gidişini etkileyen birtakım genel durumlar yarattı. Artık mesele, bir ferdin rolünden ibaret değildi, ağırlığı ve itici gücü olan birtakım durumlara yol açtı.

Osman, fiilen Emevi Devleti'ni ayakta bırakarak gitti. Bunu, her yerde, özellikle Şam'da onlara imkan ve İslam ruhundan uzak olan Emevilik ilkelerine ortam hazırlamakla yaptı. Böyle olmasaydı, Muaviye sonradan Halifeye (Hazreti Ali'ye) karşı çıkmak için tehlikeye atılamayacaktı. Çünkü, Muaviye'yi Muaviye yapan Osman'ın 13 yıllık iktidarıydı. Çünkü bu iktidar onun eline para gücünü, ordu gücünü ve devlet gücünü toplamıştı (Seyyid Kutub'dan, age, s.38-39)

20. Yüzyıl'da İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden birisi sayılan Mısırlı Seyyid Kutub'un bu değerlendirmesi, iki zihniyeti göstermesi açısından öğreticidir.

Alevilik, Hazreti Ali'ye bağlılık olarak Muaviye karşıtlığı biçiminde yükselirken, adaletsizliğe, zorbalığa, eşitsizliğe karşı da yükselen bir hareket olmuştur.

Bugünkü Alevi kimliğini neden Hazreti Ali sembolünün belirlediğini yukarıdaki örnek göstermektedir.

Muaviye ise peygamberin davranışlarını (Sünnet'i) hayata geçirdiğini iddia ederek kendisince bir yol icat edecek ve Sünnilik böyle şekillenecektir.


Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git