Alevilik Felsefesi
ALEVİLİK FELSEFESİ
Alevilik bir yaşama biçimidir. Bu yaşama biçiminin kendine özgü tarihi ve felsefesi vardır. Bu felsefeyi kavramadan Aleviliği anlamak ve öğrenmek olanaksızdır.
Alevilik, felsefesini temelde, İslamiyet'ten almıştır. Bu felsefede; İslamiyet'i etkileyen Budizm, Sabiilik, Zerdüştlük, Maniheizm, Musevilik, İsevilik; eski Ege kültürü, Türklerde ise Şamanizm yan etki olarak ortaya çıkar.
Alevilik, yalnız Türklerin değil, Arap ve Acem toplumlarının bir bölümünün de felsefesidir. Fakat Alevilik, en orijinal ve felsefesine en uygun haliyle Türkler arasında; özellikle de Anadolu'da varlık kazanmış, yaşamıştır. Bugün, gerçek Alevilik Türkiye'de yaşamaktadır. Bu özelliği İran’ın kuzey bölgelerinde (Erdebil) ve batısındaki kırsal Türk-Kürt kesimlerinde görmek de mümkündür.
İslam toplulukları tarih içinde dini, yer yer reforme ederek onu ideoloji olarak kullanmışlardır.
Alevilik, İslamiyet'in resmiyet kazanması ile birlikte doğmuştur.
İslamiyet'in Doğuş Nedeni
İslamiyet, toplumsal yaşama yeni bir biçim verme isteği ile ortaya çıkmış bir akımdı. Dinsel görünüm altındaki siyasi bir hareket olan İslamiyet, var olan toplumsal ilişkiyi değiştirmeyi hedefliyordu. Bu nedenle, kurulu düzen ona karşı hemen savunmaya geçti.
İslamiyet, devrimci yönüyle, köhnemiş köleci ilişkileri yok etmeye girişti. Düzen yandaşları ile yapılan ideolojik mücadele, giderek silahlı mücadeleye dönüştü. Fakir halkın, kölelerin ve ikinci dereceden kabilelerde çelişkileri bulunan bazı gençlerin İslamiyet'ten yana yer alması ile bu savaşım kazanıldı. İslamiyet'i, kabileler arası zıtlık nedeniyle bazı ileri gelen Araplar da desteklediler. Bunlar, daha çok genç insanlardı.
Fakat ekonomik ilişkileri elinde tutan kesim, teslim olmadı.
Bu kesim, kılıç zoruyla İslamiyet'i seçti. Fakat siyasi bağlamda bunlar yenilmedi. Tüccar, bezirgan, aracı, tefeci kesimi; direnmesini İslami kılıkla sürdürerek yeni bir atağa kalktı.
Bu atak, İslamiyet'i, İslamiyet kuralları içinde teslim almaya çalışmaktı.
Geçmişte; Hz. Muhammet'e karşı sürekli mücadele eden kabile reisleri, Mekke'nin alınması ile Müslüman olmak zorunda kaldılar ama Hz. Peygamber ölür ölmez toplumun yönetim kademelerini ellerine geçirdiler. Çünkü:
Ticareti halen bu kesim denetliyordu.
Yönetim tecrübeleri vardı.
Eski statüko, tam anlamıyla kırılamamıştı.
Bu kesim, siyasi yetkinin dinsel yetkiden üstün olduğunu biliyordu.
Tüccar ve aracı kesimi, siyasi ögütlenme çalışmalarını İslamiyet içinde bile sürdürmüşlerdi.
Hz. Muhammet ölünce, Peygamber'in cenazesi ortadayken Arap kabile reislerinin yönetimi ele geçirmek için verdikleri mücadele, bunun en somut örneğidir.
İslam'ın kurucusu, Müslümanların en büyüğü ve onların her şeyi Hz. Muhammet'i defnetmeyi bile düşünmeyen Arap reisleri, istidarı ele geçirmek için neredeyse savaşın eşiğine geldiler.
İlk halife, bu kargaşa, bu hayhuy içinde, bir olup bitti sonucu seçilmiştir. Fakat, halife olarak Ebubekir'in seçilmesi raslantı değildir. Ebubekir, zayıf bir kabileden gelmişti. Büyük kabilelerin çıkarlarını dengeleyecek yapıdaydı. Bu çıkarları İslamiyet'te hakim kılmak için halife seçiminde, Peygamber'in vasiyeti bile çiğnenmiştir. Seçimi, yalnızca, Arapların en üst seviyesindeki insanlar, aceleci bir şekilde, kendi aralarında yönetim direksiyonuna hemen sahip olmak için yaptılar.
Peygamber'e vekil seçilen, fakat belirli bir azınlığı temsil eden yeni halifenin, diğer kesimlere zorla kabul ettirildiği de tarihi bir olgudur.
Sonuçta, İslamiyet'i gerçek anlamda kabul etmiş olan alt kitleler, yarattıkları sistemin direksiyonundan uzaklaştırılmışlardır.
Sorun buradan kaynaklandı...
Yani, Müslüman kitleler arasında doğan çelişki, ibadet ve tapınma biçiminden değil, yönetime katılma, ona yön verme biçiminden doğdu. O zamanlar hiç kimse, şöyle veya böyle ibadet etmek için mücadele etmedi. Hedef, doğrudan, yönetime gelmekti.
Peygamber'in yerine geçen ilk halife, İslamiyet öncesi etkin güçlerin temsilcisi idi. Fakir halk kesimi dışlanmış, kabilecilik düşüncesi Müslümanlık düşüncesini alt etmişti. Bu anlayış, Üçüncü Halife Osman zamanında doruğa çıkacak, bundan da Emevi hanedanı doğacaktır.
Burada; özellikle şunu vurgulamak ve şimdiye kadar yapılan bir değerlendirme hatasını düzeltmek zorunludur:
İslamiyet; sadece Emevi ve Haşimi ailelerinin arasındaki bir mücadeleden ibaret değildir. Ayrıca; Hazreti Ali çevresinde ortaya çıkan muhalefet de; sadece İslamiyet'ten önceki Emevi-Haşimi çelişkisinin bir uzantısı değildir. İmam Ali çevresinde ortaya çıkan muhalefet, alt tabakaların, İslamiyet'in özüne uygun yaşatılmasını isteyen muhalefetleridir.
Bu nedenle; İslam içinde ortaya çıkan çelişkiler; Emevi-Haşimi çelişkisi gibi görünmesi tarihsel bir rastlantıdan; ibarettir. İslamiyet'in tebliğinden (Peygamberin İslamiyet'i duyurmasından) sonraki yaşatılma işi, Hz. Ali tarafından yürütüldüğü için, muhalefet onun çevresinde, onun adı altında yürütülmüştür. Günümüzün Sünni ilahiyatçıları ve tarihçileri, Aleviliğin oluşum mücadelesini, sanki Emevi-Haşimi kabilelerinin mücadelesi imiş gibi sunarak bu büyük toplumsal değişimi gizleme ve Aleviliği yapay bir oluşummuş gibi gösterme gayreti içindedirler.
Bu süreçte alt kitleler, mücadele ederken, bu savaşımlarını dinsel temele dayandıracak bir felsefe yaratmak gereğini anladılar.
Gerçek İslam'ı kendilerinin yaşattığını göstermek zorunluluğunu duydular.
Alevilik, bu düşüncenin sonucunda ortaya çıktı. Bu felsefe, dinsel görünüşlü olsa da, gerçekte, siyasal içerikli idi. Bu felsefe, zengin beylere, korkudan Müslüman olan çıkarcılara karşı olan kesimlerin siyasi tavrıydı. Bu tavır İslami çerçeve içinde gerçekleşti.
Kuran’ı Yorumlamak
Bütün Müslümanlar, son peygamber Muhammet Mustafa'nın, geçmiş peygamberlerin tümünün bilgisini taşıdığına inanırlar. Bu inanışa göre İslam Peygamberi, peygamberliğin mührü (sonu) olarak bütün Tanrısal bilgilere sahiptir.
Peygamber'in ilettiği Tanrı bildirimlerinden (vahiy) oluşan Kuran da, geçmiş Tanrı kitaplarını (İncil, Zebur, Tevrat) kapsar, aşar...
Fakat, Kuran'ı görünür (biçimsel, şekli) yönüyle incelediğimizde, orada 1- Emirler, 2- Yasaklar, 3- Yaptırımlar, 4- Cezalar ve mükafatlar dışında fazla bir şey bulamayız.
İnsanlık tarihinin dinsel özeti sayılacak bir kitabın, bu denli basit olduğu kabul edilmemiştir. Bu nedenle Aleviler tarafından Kuran'ın dış (görünür) anlamının ötesinde bir de iç (batın) anlamı olduğu ileri sürülmüş ve buradan yola çıkılarak yeni bir ideoloji yaratılmıştır...
İşte, İslam içinde, yöneticilere karşı tavır takınanlar; Kuran'ın içsel anlamını dış anlamından öne geçirmişlerdir. Bu görüşe göre, Kuran'ın şeklinden çok, özü önemlidir.
Alevi felsefesinin dinsel yönünün Kuran'a dayanması siyasi nedenlerden kaynaklanır.
Çünkü, yöneticiler, Müslüman halkları, İslamiyet'e sıkı sıkıya bağlı olarak yönettiklerini ileri sürüyorlar, onların din duygularını olabildiğince sömürüyorlardı.
Halkı, yalnız namaz, oruç, hac gibi biçimsel tapınmalarla yoğuran bu anlayış, muhalefet gruplarını İslamiyet'in dışına iterek etkisizleştirmeye çalışıyordu. Muhalefetin, bu saldırılara aynı silahla karşı çıkması kaçınılmazdı.
Böylece, Peygamber tarafından dile getirilen vahiyler, yorumlanmaya başlandı. Zaten birinci İmam Ali ve Peygamber bile, Kuran'ın (vahiylerin) bir iç (batın) anlamı olduğunu söylemişlerdi.
Batın anlamı demek, İslamiyet'in asıl özünü, İslamiyet'in insanlığa vermek istediği genel mesajı dile getirir. Bu yüzden İslamiyet'in gerçek felsefesi batıniliktir(*).
Batınilik Nedir?
Tanrı bildirimi olan vahiylerin (Kuran'ın) görünür (biçimsel) anlamından başka bir de iç (öz) anlamı olduğunu savunan görüş, batıniliktir. Bu konuda ilk yorum, İmam Ali'de görülür. Şöyle diyor birinci İmam:
“Kuran'daki bütün ayetlerin dört anlamı bulunur.
1) Zahir (dış, biçim, lafzi) alam... 2) Batın (iç, özsel) anlam... 3) Had (limit, sınır) anlam... 4) Muttala (Tanrısal tasarım) anlam...
Bunlardan, zahir, dil ile ikrar içindedir. Batın, kalp yoluyla kavramak ve onaylamak içindir. Had, meşru ve uygun olanla olmayanı belirtir. Muttala ise, Allah'ın her ayetle insanda gerçekleştirmek isteğidir.”
Hz. Muhammet'in ayetlerle ilgili olarak şu hadisi (sözü), bütün önemli kaynaklarda vardır: “Kuran'ın bir dış görünüşü (zahiri) bir de batnı (iç derinliği) vardır. Bu batnın ardından da başka bir batın (iç anlam) gelir. Birbiri içinde yer alan gökküreleri biçiminde bu batnın da başka batnı (derinliği) bulunur. Böylece, yedinci batıni anlama kadar varılır.”
Bu sözlere, Alevilik yolunun önemli teorisyenlerinden, 765 yılında Abbasi Sultanı'nın zehirleterek öldürdüğü altıncı İmam Cafer'üs Sadık'ın şu açıklaması katılınca, olgu daha da aydınlanır.
“Allah'ın kitabı (Kuran) dört şey içerir: Onda 1) Açıklanmış deyişler, ifadeler (ibareler) vardır. 2) İşaretler vardır. 3) Özel nitelikli duyumsanabilen alemin üzerinde bir başka aleme ilişkin gizli anlamlar, ince anlamlar (letaif) vardır. 4) Yüce manevi öğretiler (hakikatler) vardır.
Lafzi (sözel) ifade; dış anlam, topluluk için, herkes (avam) içindir. İşaretler; seçkinler, özel yetenekte olanlar içindir (havas). Gizli anlamlar (letaif); Allah dostları (evliya) içindir. Yüce, manevi öğretiler (hakikatler); nebilere, peygamberlere aittir.”
Bu söylenilenlerden çıkan sonuç: Kuran'ın, yani Tanrı bildirimlerinin yalnızca harflerden oluşan kelimeler ve cümleler topluluğu olmadığıdır. Vahiylerin ancak özel bilgi ile anlaşılacak iç (gerçek) anlamı bulunduğunu bu görüşler açık açık vurguluyor.
Bilgisi ve içsel derinleşmesi olmayan çoğunluk kesimi, Kuran'ın dış anlamında çakılıp kalmıştır. Şeriat (yaptırımlar, emirler) kapısı denilen bu en dış yüz, avam için olduğundan, Sünnilik İslam toplumlarında sayısal olarak fazla olmuştur.
Burada, Sünni mezheplerin en büyüğü olan Hanefilik'in kurallarını oluşturan Ebu Hanife'ye öğretmenlik yapan altıncı İmam Cafer'üs Sadık'ın görüşlerine yeniden göz atmak gerekiyor. Bir şiirinde, herkesin bildiğinin ötesinde başka bir bilginin bulunduğunu şöyle vurguluyor İmam:
“İlmin cevherini gizlerim cahilden
Anlayıp da fitne kopmasın, derim.
Hazreti Ali de böyle yaptı elbet
Hasan'la Hüseyin'e bunu etti vasiyet
Tanrım, ilmimden bir cevher gören
Sorar bana: Putperest misin sen?
Müslümanlar çirkin işi güzel sanırlar
Ve kanımı dökmeyi helal tanırlar.”
Peki, kimdir burada sözü edilen cahiller? Çirkin işi güzel görenler, Peygamber torunlarının kanını dökmeye hazır olanlar kimdir? Ve, burada söz konusu olan ilim nedir? Cafer'üs Sadık neyi gizlemektedir.
Gerçek şudur: Cafer-i Sadık'ın gizlediği, batın bilgisidir. Yani Kuran'ın, yani İslamiyet'in yalnız namaz-oruç olmadığının bilgisidir.
Zahir-Batın
Şeriat-Hakikat
Alevi inancında, Kuran'ın dış anlamı (zahir yönü) yasakları, emirleri, cezaları ve mükafatları kapsar. Zahir yönünün karşılığı şeriattır. Şeriat basamağı, kabaca namaz, oruç, zekat, hac gibi yaptırımlardan oluşur.
Batın anlam (iç anlam) ise, İslamiyet'in insanda gerçekleştirmek istediğini hedef alır. Batın yönün karşılığı hakikattir. Hakikat, insanın gerçek mümin haline gelmesinin ifadesidir. Alevilere göre, Peygamber ve onun kitabında dile getirilen görüşlerin amacı, insanı gerçek insan yapmaya yöneliktir. Namaz, oruç, zekat, hac, bu amacın ancak vasıtalarıdır. Anadolu insanı, hakikate, tarikat ve marifet kapılarından ulaşıldığına inanır. Bu dört kapının 40 makamı, 40 makamın da 160 menzili vardır.
4 Kapı, 40 Makam
Anadolu Aleviliği'nin temel kavramı ve felsefesi bu 4 Kapı'da somutlaşır. İşte bu kavram, Sünnilikle Aleviliği kesin olarak ayırır.
Alevi felsefesinin temel kavramı olan şeriat-hakikat çelişkisi, Anadolu'da da yaşatılır. Fakat, çelişki, yumuşak geçişlerde biraz törpülenir. Bunun için; dıştan öze doğru gidişte, dört aşama (kapı) olduğu vurgulanır.
Birinci kapı, şeriat kapısıdır. Bu kapı sıradan insanlar içindir. Kuran'ın dış (sözel-lafzi) anlamına denk düşer. İslamiyet'in başlangıç noktasını ifade eder. Hacı Bektaş Veli'ye göre; Şeriatın tamamlanması için on koşulu yerine getirmek gerekir. Sünnilikte dinin temeli sayılan namaz, oruç, hac, zekat, ancak bu on şarttan birisidir. Kısacası; dinsel anlayış Alevilikte son derece yayılır ve dar kalıpların dışına taşırılır. Sünnilikte, dindar olmanın ve dinin temeli sayılan namaz, oruç, zekat, hac dört aşamadan biridir, yani ancak onda biridir. Hacı Bektaş Veli’nin bu görüşünün Sünnilikle asla uyuşmayacağı ortadadır.
İkinci kapı (aşama) tarikat kapısıdır. Kuran'ın (İslamiyetin) gerçek anlamına ulaşmak için tutulan özel yolun adıdır tarikat.
Tarikat, şeriatı geride bırakıp daha derine dalışı ifade eder. Şeriattaki kitlesellik, azalarak tarikata da yansır.
Son yüzyıl içinde Sünni karakterli olarak ortaya çıkan Nurculuk, Süleymancılık, Biberilik gibi dinsel giysili siyasi akımları, burada anlatılan tarikat kavramının içine sokmaya olanak yoktur. Çünkü söz konusu akımlar, daha çok Sünni tekkeler gibi görünüyorlar.
Tarikat, Kuran'ın iç anlamına ulaşmayı hedefleyen bir anlayışa bağlı olarak yorumlanmak durumundadır. Böyle olunca, batıniler tarikat yolcuları sayılmak durumundadır. Kuran'ın batıni anlamına ulaşmayı hedeflemeyen hiçbir akım; adı, tarikat da olsa, tarikat sayılmaz.
Tarikatta hedef, dinin özüne, manevi derinliğine ulaşmak olduğu için, bu olgunluğu sağlayacak önderlere ihtiyaç vardır. Buna biz, mürşit (aydınlatıcı, yol gösterici) deriz. Alevilerde, bu mürşitlik işi dedelerin görevidir.
İnsanın mürşitsiz bu iç derinliği kavrama olananağı yoktur.
Üçüncü kapı Marifettir. İnsanın hem dış (zahiri) bilgi, hem iç (batıni) bilgiyle donanması, bu donanıma uygun davranması sürecidir.
Marifet, daha çok bireysel plan çerçevesi içinde kalır.
Dinin (Kuran'ın) gerçek anlamına ulaşmak için son kapı (son aşama) Hakikat kapısıdır.
Alevi felsefesinde, insan, tarikat kapısından marifete, oradan da hakikate çekilmeye çalışılır. Burada amaç, insanın mükemmelleştirilmesidir... Bu kapının durak noktası insanın toprak olmasıdır. Toprak olan insan ise “insan-ı kamil”dir. Bu en mükemmel varlık’ın toprağa dönüşle anlatılması, insanın aslına dönüştür. Dinsel metinlerde ilk insanın (Adem’in=Adam’ın) topraktan yaratıldığı vurgulanır. İşte Alevilikte hedef, insan-ı kamili yaratmaktır.
Alevilikte inancı, 4 kapıya ve 40 makama ayırmak, insanları kurallarla boğmak değildir. Tam tersine, bu yaklaşım, insana sayısız seçenekler sunmaktır.
Hacı Bektaş Veli'ye göre şeriat kapısının 10 makamı vardır... Namaz, oruç, zekat, hac, bu 10 makamdan yalnız birisidir. Böylece, şeriatın bile, yalnız namaz-oruç olmadığı hakikati çıkar karşımıza.
Aleviliğin bu inancı, hakikate giden yolu tek şeritten 40 şerite çıkarmıştır. Bu geniş yol, 40 şeritlik yol; elbette ki insanlara tek şeritlik yoldan daha rahat gelmiştir.
Şimdiye kadar Sünni tarihçilerin göstermek istedikleri gibi; Batıniler; İslamiyet dışı topluluklar değildir. Kuran'ın iç anlamı bulunduğuna inanan, asıl anlamın bu olduğunu savunan kesimler batınidir. Bu nedenle Aleviler, batınidir.
Bu anlayışın, felsefenin değişik biçimde yorumlanması ve uygulanması, batınilerin Aleviler olduğu gerçeğini değiştirmez.
Tevil ve Tesfir
Aleviler, Kuran'da dile getirilen gerçeklerin, Sünnilerin anladıklarından farklı olduğuna inanırlar. Kuran'ın, biçime bağlı kalınarak açıklanma işi tefsirdir. Tefsir, tenzil olunanın (inen-vahyolunan) açıklanmasıdır. Tevil ise bu açıklananın özünü göstermektir. Tefsir, şeriata bağlıyken; tevil, hakikati gösterir. Tefsir zahirin, tevil, batnın karşılığıdır.
Kuran'ın (Tanrı bildirimlerinin) biçime bağlı kalarak açıklanma işi, tefsirdir. Tefsir; cümlelerin (maddi seslerin; sözlerin) şeriat ilmine dayanılarak açıklanması olduğu için, iç yön ile bağlantısı yoktur. Tanrı tarafından bildirilen vahiylerin lafzi yönünü; yani, kuralları, yaptırımları açmak olarak tefsir, Sünni kesimlere uygulanır.
Kuran'ın manevi cephesini anlamak için yapılan yorumlara ise tevil deniliyor. Tevil; bir metni, bir sözü, aslına götürmek; o sözün gerçek anlamına ulaşmak demektir. Tevil olayı ile vahiy, dış görünüşünden kurtularak aslına çevrilir. Yani, zahir, batına dönüştürülür.
Tefsirde, şeriat aşamasında kalınırken tevilde hakikate ulaşılır. Bu yorumu yapabilmek için bir rehber (aydınlatıcı) bulunması gerekir. İşte bu rehber, imamdır.
İlk İmam Ali, “Ben konuşan Kuran'ım” derken; Kuran'ın sözlerini tekrarlayan veya aktaran bir vasıta olduğunu değil; onun özünü kavrayıp aydınlatacak bilgisi olduğunu vurgulamak istiyordu. Elbette, İmam'ın söylemek istediği şey, Kuran'ın hakikat cephesi idi.
Kuran'ın Alevi felsefesindeki bu yorumlanış biçimi, bir mecaz değildir. Mecaz, benzetmek demektir. Halbuki tevil ile benzetme yapılmaz, manevi gerçek açıklanır.
Böylece tevil, batına, yani içyüze ulaşmak demektir. İçyüze ulaşmak ise, Kuran'ın dış yüzünü yani şeriatı aşmak; kurallar ve yaptırımları geride bırakmaktır.
Tevil ile, ilahi bildirimler (vahiyler) gerçek anlamlarına yükseltilirler. Burada bildirmenin (vahyin) yani tenzilin karşıtı bir durum vardır.
Tenzilde, Tanrı'dan insana iniş varken; tevilde, insandan Tanrı'ya (ebedi gerçeklere) yükseliş söz konusudur.
Vahiy ile bilgi elde etme yolu, Muhammet ile kapanmış, sona ermiştir. Fakat ilham yolu ile, keşif yolu ile bilme olgusu sürecektir. Keşif yolu ile; gizli olan, örtülü bulunan, gerçeğe ulaşmayı engeleyen sebepler yok edilir.
Tevil olgusu; ayetlerin gerçek anlamını kavrama davranışı olarak İslamiyet'in ilk dönemiyle birlikte ortaya çıkmış sayılır. Maddi gerçeklikle sınırlanamayan İslamiyet, manevi gerçeklik düzleminde (hakikat) aranmalıdır.
Manevi gerçeklik ise manevi miras yoluyla aktarılan bir ilimle kavranabilir. Bu ilim ise, imamların, (12 İmamlar) Peygamber'in manevi mirasçıları olarak yaptıkları açıklamalarda yer alır.
Alevi sünnet kavramı, bu anlamda vardır. Ve Peygamber'in getirdiği dinin manevi cephesini ifade eder. Peygamber'in koyduğu kuralların (sünnet) gerçek anlamda yaşatılması Alevilikte mümkün olmuştur.
Bu ilimde iç yüz (batın, öz) açığa çıkartılırken dış yüz gizlenir.
Dış yüz mecazdır, benzetmedir. Oysa içyüz (hakikat) gerçek doğrudur. Kuran metnini oluşturan vahiyden çıkartılacak sonuç (manevi anlam), benzetme (mecaz) olamaz. Mecaz, öz anlamın (batnın, hakikatin) dış yüzü olan şeriattır. Yani; şeriat, gerçek değil, gerçeğe benzeyendir.
Mecaz (benzetme, dışyüz) gerçeğin kendisi olmadığına göre, İslamiyet'i dış yüzle sınırlı görmek, İslamiyet'i aslıyla değil benzeriyle sınırlamaktır.
Öyleyse benzeyenle (şeriat) yetinmemek zorunluluğu ortaya çıkar. Benzeyen (şeriat) olgusundan; benzeyenin benzediğine (hakikat, vahyin özü) ulaşmak için dışarıdan içeriye girmek gerekir. Yani; zahirden batına dalmak; yani şeriatten hakikate ulaşmak gerekir. Bu ise teville olur.
Tanrı bildirimlerinin (vahiy) gelmesi yani inmesi tenzildir. Bu bildirimler peygamber tarafından duyurulur (tebliğ).
Aşağı inen (vahiy) biçim, ses, söz halindeyken semboldür. Bu sembol hakikati sembolize eder. Sembol, gerçeğin kendisi değildir. Gerçeğin kendisine ulaşmak için geleni geldiği yere yükseltmek (tevil) şarttır. Sembolize edilen (simgelenen) ancak böyle ortaya çıkmış olur. Bu da, hakikate ulaşmak demektir.
Tanrı'nın bildirimlerini ileten resuldür. Bu bilgileri öz anlamlarına yükselten ise velidir...
Bu durumda, nebi ile veli; birbirine bağlı, birbirlerinin sebebi ve sonucu; birbirlerinin zorunluluklarıdırlar.
İmam (veli), İmamet (Velayet)
Böyle olunca, hakikat (batıni yön, iç anlam, gerçek anlam) resmi ve dinsel makamların koyduğu dogmalar (dinsel kurallar) olarak değerlendirilmez. Hakikat, yani gerçek Müslümanlık; dinsel kuralların ötesindedir. Bunu, sıradan bir insan kolay kolay anlayamaz. Hakikatin anlaşılması için rehberlerin, mürşitlerin olması gerekir.
Peygamberlik halkası tamamlandığına göre, yeni bir peygamber gelmeyecektir. Öyleyse Kuran'ın iç anlamını insanlara kim öğretecektir? Burada Alevi düşüncesinin ikinci bir özelliği olan velayet kavramı ortaya çıkar.
Kuran-ı Kerim, incelendiğinde görülecektir ki peygamber Hz. Muhammet her şeyden önce tebliğcidir. Yani, Tanrısal bildirimleri insanlara iletmekle görevlidir. Bu görev nübüvvet (nebilik), yapan “nebi”dir. Kuran'ın Rad Suresi (13) 40. Ayet: “Ey Muhammet (...) vazifen sadece tebliğ etmektir.” Aynı konu, Al-i İmran: 20. ayet, Maide: 99. ayet, Furkan: 56. ayet, Neml: 92. ayet, Ankebut: 50. ayet, Şura: 48. ayet, Cin: 23. ayet, Rad: 7. ayette tekrar edilmiş, başka birçok ayetle de pekiştirilmiştir. Tebliğ işi, Hz. Peygamber'in ölümüne değin sürmüştür.
Hz. Muhammet, vefat etmiş, böylece nübüvvet (peygamberlik) olgusu kapanmıştır. Fakat, onun aktardığı Tanrı bildirimleri, yalnız aktarma (biçim, kelime, gözle algılanan cümleler) olarak mı kalmalıdır? Onun özünün açıklanması gerekmez mi?
İşte bu görev, imamların görevidir. Burada sözü edilen İmam ile günlük dilde cami görevlisi olarak bilinen imamın hiçbir ilgisi yoktur. İmam, önderdir, hakikatin perdesini aralayıp onu, hazır gönüllülere gösterendir.
Yine, Sünnilikte mezhep kurmuş olan alimlerin adları önüne konulan imam sıfatı ile Alevi imamları çok farklıdır.
İmam-ı Azam (En Büyük İmam) sıfatını yandaşlarından alan Hanefi mezhebi kurucusu Ebu Hanife de bu anlamda imam değildir.
Bunlar; Alevilikteki imam kavramının toplumsal etkisinden yola çıkarak bu yüce güce ortak olmayı amaçlayan Sünni kesimden insanların sonradan ortaya çıkan tasarruflarıdır.
Alevilikteki imam, Kuran'ın batıni yönünü açığa çıkaran bilgi ile yüklü kişidir. İmam, İslamiyet'in özünü gösteren önderdir. Bu öz ise kesinlikle toplumsaldır. Bireyi toplumsalın bir üyesi olarak ele alıp en mükemmel olan seviyeye çıkarmak ister.
Alevilikte nübüvvet (peygamberlik) halkası tamamlandıktan sonra velayet halkasının başladığı kabul edilir. Velayete, imamet de denilir.
Velayet, nübüvvetin içyüzüdür. Yani, nübüvvet (Peygamberlik-Şeriat) velayetle tamamlanır, manevi anlamda da sürdürülür. Velayet, insanı, İslam'ın gerçek özüne eriştirmeyi, sırları çözmeyi, aydınlatmayı kapsar.
Nasıl, zahirin yerine batın (iç) geçerse, şeriatın ötesi hakikat ise nübüvvetin ötesi de (denliği, sürdürülmesi) velayettir...
Anadolu Alevileri, velayeti, Oniki İmam'ın yüklendiğine inanır. On İki İmam kavramı, velayeti yüklenen ve yürüten manevi önderleri kapsar.
Bu yükümlülük sonradan uydurulmuş veya adı belli 12 kişiye sonradan isnat edilmiş değildir. Bu durum, başından beri böyle kabul edilmiştir. İmamlar da bilgileri ve yaşamları ile bu görevi yürütmüşlerdir.
Birinci İmam Ali zamanından başlayarak, velayet yükü taşınmış, daha sonra kim imam olmuşsa ona aktarılmıştır.
Alevi kitle, imamlara baştan beri bağlı idi ve onların manevi ışığı ile aydınlatılmış olmaya hazırdı. Bu bağlılık, imamların resmi anlayışın ötesinde yorumlarla ortaya çıkmaları, hükümet başkanlarını çok korkutmuş, huzursuz etmiştir. Sonuçta da imamlar, hem Emeviler döneminde, hem Abbasiler çağında takip edilmişler, zulme uğramışlar, öldürülmüşlerdir. 1. İmam Ali (661), 2. İmam Hasan (669), 3. İmam Hüseyin (10 Ekim 680), 4. İmam Zeynelabidin (713), 5. İmam Muhammed-i Bakır (734), 6. İmam Cafer'üs Sadık (765), 7. İmam Musa el Kazım (799), 8. İmam Ali bin Musa'r Rıza (819), 9. İmam Muhammet Cevat'üt Taki (835), 10. İmam Aliyyün Naki (868), 11. İmam Hasan'ül Askeri (874) ya suikast sonucu ya da zehirletilerek öldürülmüşlerdir. 12. İmam Muhammed'ül Mehdi ise gaip addedilmektedir.
Alevilikte Ayrılık
İmamet, babadan oğula bağlı olarak değil, manevi bağa göre aktarılmıştır. İmam Hasan'dan sonra, Hüseyin'in imam olması, bunun bir örneğidir.
Yani, imametteki varislik, manevi bir dereceyi ifade eder: Padişahın yerine oğlunun geçmesi gibi bir dünyevi derecelenme söz konusu değildir.
Buna bağlı olarak da, kimi zaman Alevi kitle arasında, imam konusunda anlaşmazlık çıkmıştır. En önemlisi de, 6. İmam Cafer'üs Sadık'tan sonra imamın kim olduğu konusundadır.
Cafer'üs Sadık'tan sonra, onun oğlu İsmail'in imamlığa geldiğini söyleyen devrimci bir kesim, ortaya çıktı. Bunlara İsmaililer denildi.
Alevi (Şii) düşüncede ortaya çıkan bu ayrılık, şu veya bu kişinin imam kabul edilmesinin çok ötesindedir. Ayrılığın nedeni, felsefe ile ilgilidir.
İmam Hüseyin'in torunlarından Zeyd'in adına bağlı olarak meydana çıkan Zeydiyye kolu, imam kavramı dışında Alevi düşüncesiyle pek ilintili sayılamaz.
İsmaili anlayışına göre, zahir-batın (dış-iç) çelişkisinde, dış, önemli değildir. Gerçek anlam batında (içte, özde) toplandığı için, gerek Kuran'ın, gerek İslamiyet'in batıni (özsel) yönü önemlidir.
Zahiri yön olarak şeriat, gerçek Müslüman için gerekli değildir. Önemli olan, Tanrı bildirimlerinin (vahiyler) manevi (iç, öz) anlamlarını kavramak, ona göre yaşamaktır.
Böyle olunca, İslamiyet'in kurallarını içeren namaz, oruç, hac gibi özellikleri kabul edilmez.
750 yılında ölen ve Mehdi kabul edilen İsmail'i imam tanıyan İsmaililer, 909 yılında Kuzey Afrika'da iktidarı ele geçirdiler. Sonra Mısır'ı zaptettiler, Kahire'de el Ezher Üniversitesi'ni kurdular. Ticarette, Hindistan'a değin ağ kurup orada bir koloni oluşturdular. Sanatta büyük atılım yaptılar.
Bunlar, kendilerinin Peygamber'in kızı Fatıma'nın soyundan geldiklerini söyledikleri için Fatımi olarak adlandırıldılar.
Fatımi devleti içinde çıkan çatışma sonucu, İsmaili Aleviliği ikiye bölündü. Mustansırbillah'ın ölümü üzerine, oğulları Nizar ve Müstali mücadeleye başladı.
Nizar hapiste öldü. Fakat, onun yandaşları, doğuya göç ederek, Hazar Denizi'nin güneyindeki Alamut Kalesi'ni ele geçirdiler. Burada, Nizariye denilen (Sabbahilik diye biliniyor) militan Aleviliği yaşatmaya başladılar.
Alamut İsmaililiği
Aleviliğin hızla yayıldığı sırada kurulan Selçuklu Devleti, Sünnilerin en kuvvetli devleti idi. Oğuzların göçebe kesiminin Aleviliği benimsemelerine karşın Selçuklu yöneticileri, Sünni idiler. Çünkü Selçukluların devlet kurdukları İran bölgesinin egemenleri genelde Alevi eğilimli idiler. Onlarla mücadeleye girişen Selçuklu beyleri zorunlu olarak karşıt tavır takındılar. Bu yöneticiler, Sünniliği ve halifeliği korumayı başlıca vazifeleri saydılar.
Türk yönetici kesimi daha Emeviler zamanından başlamak üzere, Sünni anlayışı zorunlu olarak benimsediler. Çünkü onlar, Emevi ve Abbasi devletlerinde padişahların (halifelerin) muhafız kuvvetini ve hassa ordusunu oluşturuyorlardı. Selçukluların yönetici kesimi de biçimsel bile olsa bu yolu izlemişlerdi.
İsmaili Aleviler, çok kuvvetli olan Selçuklularla savaşmadılar. Bu devleti içeriden çökertmek için, İran'a seçme daileri (propagandacı) gönderdiler. Selçuklular, bunun farkına vardılar ve misilleme yaptılar. Her tarafta medreseler açarak, Alevi propagandasını önlediler. İşte, böyle bir zamanda yepyeni bir metot ile Hasan Sabbah ortaya çıktı ve Selçuklu İmparatorluğu için büyük bir tehlike oldu.
Hasan Sabbah
Hasan Sabbah, İsmaili Alevilerinin mücadelesi içinde parlak zekasıyla dikkatleri topladı. İran, o sıralarda Türklerin yoğunlaştığı, bir uç noktası idi. Buradaki Alevilerin ileri gelenleri, Hasan Sabbah'ı özel surette yetiştirilmek üzere, Fatımı Halifesi'nin yanına gönderdiler (1072).
İyi bir öğrenim gören Hasan Sabbah, Kahire’de görgü ve bilgisini daha da artırdı. Fakat başa geçecek yeni halife hususunda devletin ileri gelenleri ile anlaşamadı. O, halifenin oğlu Nizar'ın imam olmasını istiyordu. Bu sebepten Nizar lehine propaganda yapmak üzere Mısır'dan ayrıldı. Nizar, halife olmadığı halde, ölünceye kadar onu imam tanıdı. 1081 yılında İran'a geldi. Bu yüzden Hasan Sabbah taraftarlarına Nizari'ler de dendi.
Hasan Sabbah, İran'da bir müddet saklı kaldıktan sonra, Alevilerin çok miktarda bulunduğu dağlık bir yer olan Taberistan'a (Hazar Denizi'nin güneyi) gitti. Burada yaptığı propagandalar neticesinde, pek çok taraftar topladı. Bilhassa Alamut Kalesi'ni (Kartal Yuvası) ele geçirdikten sonra (1090) faaliyetini artırdı.
Hasan Sabbah, Alamut Kalesi'ne yerleştikten sonra, Batıni (İsmaili) teşkilatını kurdu. Amacı, sosyal düzeni değiştirmekti.
Hasan Sabbah, ilk olarak halifelik sorunu ile uğraştığını ileri sürdü. Gerçekte o, Abbasi hilafetini ve Selçuklu Devleti'ni yıkmak istiyordu. Bunu, Vezir Nizamülmülk anlamakta gecikmedi. Bu alanda Melikşah'a bazı öğütlerde bulundu: Hasan Sabbah'ın düşmanı olan Vezir Nizamülmülk, şöyle diyordu buradaki Alevi hareketi için: “Her devirde ve ülkede, hükümdara karşı ayaklananlar olmuştur; lakin, hiçbir Şii mezhebi Batıniler kadar uğursuz olmamıştır. Zira onların amacı, İslamiyet'i ve bu devleti bozmaktır, yıkmaktır. Kulaklarını ve gözlerini, bir sesin çıkmasına ve bir olayın meydana gelmesine dikmişlerdir. Her fırsatta ve her felakette, kulübelerinden fırlayacak olan bu Şii köpekleri, Şii mezhebini yayacaklar ve her şeyi yıkacaklardır, lakin hiçbir düşman, Muhammet'in dini ve sultanın devleti için onlar kadar tehlikeli ve korkunç değildir. Ben öldükten sonra, büyük ve seçkin insanları kuyulara attıkları, davul sesleriyle kulakları çınlattıkları ve sırlarını açığa vurdukları zaman bu sözlerim hatırlanacak ve bu felaket gününde sultan, bütün bu söylediklerimde haklı olduğumu görecektir...”
Batıniler, bir müezzini öldürmekle işe başladılar. Bunun üzerine Melikşah, Hasan Sabbah'a bir mektup yazdı, bu işleri bırakmasını, dine dönmesini istedi. Hasan Sabbah verdiği cevapta, dindar olduğunu, fakat halife ve Nizamülmülk'ün kötü yolda olduğunu bildirdi.
Melikşah'ın elçisi, Hasan Sabbah'ın yanına varınca, bazı fedailer bıçakla, bazıları da kendilerini kaleden atmak suretiyle, canlarına kıyarak, bir gösteri yaptılar. Hasan Sabbah, elçiye, bu militanlardan 20 bin kişi olduğunu söylemiştir.
Hasan Sabbah'ın, Batıniliği kentlerde yayması çok zordu. Buralar, devletin sıkı denetimi altındaydı. Buralardaki Alevi çalışmaları şiddetle eziliyordu. Zaten, hükümet onu ve adamlarını kanun dışı ilan etmişti. Bu nedenle Hasan Sabbah, çalışmalarını yeraltına kaydırdı.
Alamut Kalesi başta olmak üzere, yeni kaleler alınacak veya yapılacak, buralara Batıniler yerleştirilecek, böylece Batıniliğin yayılması sağlanacaktır. Batıniliğin yayılmasına engel olanlar hançerle öldürülecektir.
Nizamülmülk, bu Alevi propagandasından kurtulmak için, Alamut Kalesi'ne ordu gönderdi. Kale kuşatıldı. Fakat bu esnada Nizamülmülk, bir Batıni tarafından öldürüldü. Melikşah da öldü (1092). Bu yüzden kuşatma kaldırıldı.
Selçuklu Devleti'nde kargaşa devri başlayınca, Hasan Sabbah, propagandasına hız verdi. Yeni yeni kaleler zaptederek veya yaptırarak, Batınilerin sayısını artırdı. Yeni cereyanı kabul etmeyenler öldürüldü. Bu yüzden İsmailililk Horasan, İran ve Kuzey Suriye'ye kadar olan yerlerde yayıldı.
Batınilere karşı en sert mücadeleyi Mehmet Tapar açtı. Mehmet Tapar, Alamut Kalesi'nden sonra Batınilerin en sağlam kalesi olan Şahdiz Kalesi'ni aldı ve yerle bir etti. Reisleri Abdülmelik Attaşi ile birçokları öldürüldü. Attaşi'nin başı kesilerek Bağdat'a, halifeye gönderildi. Attaşi'nin Selçuklu sarayı adamlarına öğretmenlik ederek, haremdeki kadınlara giyecek satarak onları kendi tarafına geçirdiği öğrenildi. Aynı zamanda, vezir Sadülmülk de onunla mektuplaştığı anlaşıldığından öldürüldü (1107).
Mehmet Tapar, bir fetihname ile cinayetler yuvasının alındığını ve yıkıldığını, İslam dünyasına duyurdu. Sünniler buna sevnidiler.
Fakat, Alamut Kalesi hâlâ ayakta duruyordu. Mehmet Tapar onu da yerle bir etmek için, Nizamülmülk'ün oğlu vezir Ahmet ile Emir Çavlı'yı kale üzerine gönderdi. Bunlar pek çok Batıni öldürdüler, fakat kış geldiğinden geri döndüler (1109). Batıniler bunun öcünü almak için vezir Ahmet'i yaraladılar.
Bu olay, onların cesaretini çok artırdı, cinayet ve baskılarını fazlalaştırdılar. Mehmet Tapar, bu işi kökünden kazımaya karar verdi. Atabey Eniştekin Şir-Gir komutasında çok kuvvetli bir ordu gönderdi.
Ordunun Alamut Kalesi kuşatmasına, kışın da devam edebilmesi için evler, barakalar yaptırıldı, erzaklar depolara yerleştirildi. Fakat Mehmet Tapar'ın ölmesi, kuşatmaya katılan bazı birliklerin komutana sormadan ayrılmaları yüzünden bu son kuşatma da bozgunla neticilendi (1117). Ordunun bütün ağırlıkları Batınilerin eline geçti.
Hasan Sabbah'ın 1124 yılında ölmesinden faydalanan Vezir Kaşani, Batınilere karşı en şiddetle mücadeleyi açtı (1126). İmparatorluğun her yanına fermanlar gönderdi. Batınilerin nerede görülürse görülsün öldürülmelerini, mallarının yağma ve ailelerinin esir edilmesini emretti. Her yanda Batıniler kovalandı ve tepelendi. Batınilerin buna tepkisi sert oldu. Bir sene sonra Kaşani, Batıniler tarafından öldürüldü (1127).
Buna karşılık Batınilerin Horasan'daki şefleri öldürüldü. Bu durum karşısında Batıniler, hükümetle anlaşmak zorunda kaldılar. Bu anlaşmada, Sancar'a yapılmak istenen suikastın da etkisi olmuştur. Hasan Sabbah yandaşı bir kadın aracılığıyla hükümdarın yatağının başucuna bir hançer saplanmış ve aynı zamanda şu haber iletilmişti: “Kendisine sevgisi olmasaydı, bu hançeri yumuşak göğsüne saplamak kolay olacaktı.” Bu anlaşmaya göre, Batıniler yeniden kale yapmayacaklar, silah satın almayacaklar, dinlerine kimseyi çağırmayacaklar, büyük şehirlerde oturmayacaklar, vurgunculuk ve soygunculuk yapmayacaklardı.
Böylece, Selçuklu Devleti, Batıniliği bir mezhep olarak kabul ediyor ve onların sayısını dondurmaya çalışıyordu. Yalnız imparatorlukta yaşayan halk, Şiiler ve Sünniler olmak üzere, iki büyük düşman sınıfa ayrılmış bulunuyordu ki, bu, devletin yıkılmasında en büyük rolü oynayacaktır.
Batıniler prensip olarak inançlarının yayılmasına engel olanları, hançerle öldürdüklerinden pek çok devlet adamı, vezir, vali, komutan ve devlet başkanını hançerlediler. Bunlar arasında Abbasi Halifesi Müsterşid, Vezir Nizamülmülk, vezir Keşani hatta, bir ihtimale göre Melikşah, Musul Valisi Mevdud, Aksungur Porsuki gibi çok önemli kimseler vardır.
Batıniler öldürme yolu ile halkı ve devlet adamlarını sindirdikleri gibi, pek çok komutan ve devlet adamını da, batıni yaparak, yaşamak ve yayılmak imkanlarını sağlamışlardır.
Bu sebepten, Batıniliğin beyni ve yayılma merkezi olan, kartal yuvası Alamut Kalesi, Moğollar zamanına kadar yaşamış, nihayet Hülagu 1256 yılında kaleyi zaptederek ve içindekileri öldürerek, faaliyetine son vermiştir.
Nizariler, İsmaili felsefesini daha da geliştirdiler. Kuran'ın batıni yorumunu, imam anlayışını biraz daha toplumsallaştırdılar. 1256'da, Moğolların Alamut'u yıkmalarına değin çalışmalarını sürdürdüler. Alamut İsmailileri, silahlarından çok, yarattıkları felsefe ile etkili oldular...
Türk boylarının batıya göçmeleri sırasında, İslam dünyası fikirsel olarak Sünni veAlevi öğretisini oluşturmuş, sistemleştirmişti.
Yeni yeni Müslüman olan Türkler, şeriatın getirdiği katı kurallarla zorlaştırılan Sünni İslam'dan çok, Batıni yönü öne çıkartan Alevi İslam'ı yeğliyordu.
Göç yolunun üzerindeki Alamut İsmailileri, göçebe Türklerin Aleviliği benimsemesinde etkili oldular.
Hemen belirtelim... Alamut İsmaliliğini, Hasan Sabbah'la özdeş gören anlayış, resmi Sünni saraylarının görüşlerini tekrardan başka bir şey yapmıyor.
Gerek Abbasiler, gerek Selçuklular, Sünni otoriteye karşı çıkan bu İsmailileri kötülemek için her yolu denediler. Onları, yalancı cennet yaratmakla, haşhaş içirdikleri militanlarla bir katiller ordusu kurmakla suçladılar. Bu atmosferi, güzel çıplak kızlarla süsleyerek namus konusunda da dokundurma yaptılar.
Böylece bir sapıklar topluluğu gibi gösterdiler İsmailileri.
Bu görüşlerine dayanak olarak da, İsmaililere düşman yazarların kitaplarını gösterdiler.
Fakat İsmaili yazarların kitapları, bunların iftiradan başka bir şey olmadığını ortaya koyuyor.
Doğu İsmaililerini özkaynaktan değerlendirme, Türkiye'de başlamış değil. Dünyada ise ilk adımları atılıyor.
İsmaili batıniliğinin Anadolu'ya önemli ölçüde etkisi olduğu, araştırmalar objektif ölçülerle yapılırsa görülecektir.
Anadolu Alevileri, 12 İmam'a bağlıdır. Fakat 12 İmam Aleviliğini, İsmaili Aleviliği önemli ölçüde beslemiş görünüyor.
Özellikle, batıni anlamı öne geçirip şeriatın kurallarının dışlanması, İsmaili anlayışın etkisi olarak ortaya çıkıyor. Fakat, 12 İmam Aleviliğinde de, batıni anlama ağırlık verildiği ortadadır.
Bugünkü İran'da Ne var?
İran'da resmi mezhep olan Caferilik'in özünde, 12 İmam Aleviliği vardır.
Fakat, bu Alevilik günümüzde, tamamen iğdiş edilmiş, bozulmuş bir Aleviliktir.
İmamlar, başlangıçtan beri Kuran'ın dış (özel, lafzi) anlamını değil, iç (batın, öz) anlamını öne çıkarmışlardır, yandaşlarına da bunu açıklamışlardır.
İslamiyet'te önemli olanın şeriat değil hakikat olduğu, özellikle belirtilmiştir. İmam Cafer bile, bunu özellikle vurgulamıştır. İran Şiiliği, günümüzde artık Şiilik olmaktan çıkmıştır. Irak’la savaş sırasında yalnız kalan Mollalar, Müslümanlardan destek sağlamak amacıyla, Sünnilerle farkları olmadığı tezini işlemişler, bunu ispat için de şeriatı tam olarak uygulayıp Aleviliği yok etmişlerdir. İran Şiiliği, bugün Hanefilik'ten daha tutucudur. Anadolu'daki Aleviler, İran’ın şeriatçılarla bu yakınlaşmasının kültürel ve ideolojik bir teslim oluş olduğunu bilmiş ve Batıni öze bağlı kalmıştır.
Böyle olunca, bugün İran'da gündemde olan Caferlik, Türkiye’deki gerçek 12 İmam Aleviliğinden (12 İmam Şiiliği) farklıdır.
Çünkü, İran’da batıni öz, yalnız imamların yetkisi gündeme gelince hatırlatmakta fakat, ibadet tamamen Sünni anlaşıya göre yapılmaktadır.
Sünni İslam devletlerinden kabul görmek anlayışındaki İran yönetimi, Sünni dört mezhebe benzer beşinci bir mezhep yaratarak İran'ı, geleneğinden koparmıştır. Egemen Şii düşüncesi, giderek Sünnileşmiştir.
Halbuki dünyada Sünni İslamiyet'in yanı sıra bir de Alevi İslamiyet bulunuyor.
Ozanın dediği gibi, körler onu görmese de, Güneş vardır.
Öyleyse, yapılacak değerlendirmelerde, İslamiyet denilince, Müslümanlığın Sünni yönünü belirleyici olarak almak yanlıştır. Sünniliğini yanı sıra, Alevilik gerçeğini görmek de gerekir.
Takıyye (Gizlenme)
Alevilik, İslamiyet'in hakikat cephesini temel alan dinsel giysili bir toplumsal örgütlenme idi. Bu nedenle de iktidarın alternatifi olarak her çağda, her ülkede varlığını hissettirdi. İktidara aday oluş nedeniyle sıkı biçimde izlendi, ezilip yok edilmeye çalışıldı. Bu nedenle de Aleviler, kendilerini mümkün olduğunca gizlemeye çalıştılar. Bu gizlenme olayına, dinde, takıyye denir.
Aleviler; takıyyenin İslamiyete uygun bir davranış olduğunu söylerler. Onlara göre; takıyye Kuran'da bile yer almıştır. Örneğin; 4. Sure'nin 61. Ayeti şöyle der: “Şüphesiz, Allah, size, emanetleri ehline vermenizi buyurdu.”
İşte, buradaki emanet; İslamiyetin özü hakkındaki bilgidir; hakikattir. Hakikatın sırrını ehil olmayana açarsanız; onu anlamaz ve bunu bozgunculuk olarak, dinsizlik olarak damgalayabilir. İmam Cafer'üs Sadık da daha önce aktardığımız şiirinde, bundan acı acı yakınır zaten.
İktidara aday olan karşıt bir düşüncenin örtünmesinin (takıyye) doğal sayılması gerekir. Kişiler, zorda kaldıklarında, inançlarını gizleyebilirler. Bunun örneği; Hz. Muhammet döneminde bile yaşanmıştır. Yalancı peygamber Müseyleme, kılıcını çekip bir Müslüman'ın boğazına dayamış ve “Söyle, peygamber ben miyim, Muhammet mi” diye sormuştu. O Müslüman, Müseyleme'ye; “Evet, sen peygambersin!” demişti. Canını böyle kurtardıktan sonra gelip bunu Hz. Muhammet'e anlatmış; doğru mu, yanlış mı yaptığını sormuştu. Peygamber; bu davranışı yanlış saymamıştı...
Alevilik ortaya çıkıp da Arap feodalizmine karşı halk mücadelesi başlayınca, zorunlu olarak Alevi kitleler de takıyyeye başvurdular. Çünkü, olay çok ciddiydi. Bu nedenden, Beşinci İmam Muhammet Bakır şöyle der:
“Bizim davamız; zordur, çetindir. Zorlu bir çaba göstermeyi gerektirir. Ancak yüce dereceli bir melek veya kalbi Allah tarafından sınanmış bir mümin kul ona güç yetirebilir.”
Bu dava, yukarıdan beri açıkladığımız, Alevi dünya görüşüdür... Bu dünya görüşü, avam denilen sıradan halk tabakalarının anlayamayacağı ölçüde derinleştirilmiştir; felsefi bir sistem haline getirilmiştir. Bu nedenle; Aleviliği anlamak, benimsemek ve savunmak kolay bir iş olmamıştır. Bu yüzden de Alevi kesim genellikle azınlıkta kalmıştır.
Aleviler; kendi yollarını iyi bildikleri halde, onu yabancılara; karşıt düşüncede olanlara açmadıkları için, bu düşünce bir sır gibi yorumlanmış, çözülmesi için çok çaba harcanmıştır.
Aslında, ortada sır denilen bir şey yoktur. Altıncı İmam Cafer'üs Sadık bu sır olayını şöyle açıklar;
“Bizim davamız, sır içinde sırdır. Ama örtülü kalan şeyin (sırrın) sırrıdır. Bu öyle bir sırdır ki onu ancak başka bir sır açıklayabilir. Bu sır içinde sırdır ve başka bir sırra da gerek duymaz.”
Karışık gibi görünen bir açıklama. Basitçe açıklarsak, şöyle diyor İmam Cafer:
Alevilik, ancak Alevilikle açıklanabilir. Onu, Aleviler bilebilir. Bu, aslında bir sır da değildir. Gerçeğin kendisidir. Gerçeği çözmek için başka bir gerçeğe gerek duyulmaz. Aradığın ebedi gerçeklik, bizim davamızdır...
Takıyye olayı, Birinci İmam Ali'nin yaşamı ile başlamış sayılır. Çünkü, Ali davranışı ile takıyyeyi uygulamıştır.
İmam Hüseyin, İslam dininin elden gittiğini, putperestlik törelerinin hortladığını, insanların ezildiğini görmüş; takıyyeyi kuvvetlendirmek için kendini açığa çıkarmış ve Alevi inancı uğruna canını vermişti. Bu davranışı, takıyyenin sadece bir kaçma, geri adım atma, siniklik olmadığını da göstermesi bakımından öğretici olmuştur.
Daha sonra, takıyye, gerek Acem, gerek Türk Alevileri tarafından uygulanmıştır.
Burada önemli bir sorun gündeme geliyor.
Şimdiye kadar; Alevi yol büyüklerinin yaşamlarını inceleyenler; onların koyu birer Sünni gibi ibadet ettiklerini görüp şaşırıyorlar ve kendi kendilerine soruyorlar: “Acaba bunlar Alevi değil mi?” Bazıları da bu biçimsel ibadetlere bakarak onların Alevi olamayacağını söylüyor. Kimileri de, eski Alevi büyükleri ile şimdiki Alevilerin farklı insanlar olabileceğini düşünüyor.
Tabii, bunlar Aleviliği, Alevilikte gizlenmeyi bilmemekten kaynaklanıyor. Günümüzde, Alevilik üzerine yazılıp çiziliyorsa, bu devlet baskısının kalkması sonucu Alevilerin gizlenme gereğini duymamaları ve bazı yol bilgilerinin basit örneklerini yabancılara açmalarındandır. Ayrıca, Alevi kesimden çıkan yazarlar da kendi toplumlarının inancına ait bazı bilgiler aktarmışlardır.
Aleviler, katliamdan kurtulmak için takıyyeyi değişik biçimlerde uygulamışlardır:
a) Gerektiğinde, kendilerini Sünni gibi göstermiş ve namaz kılmak, oruç tutmak durumunda kalmışlardır. Daha sonra da yollarının gereği gibi ibadetlerini yerine getirmişlerdir...
b) Çoğunlukla da kendilerini soyutlamışlar, Sünnilerden uzak bölgelere çekilmişlerdir.
c) Birbirleriyle anlaşmak, işaretleşmek için kimi bölgelerde özel dil bile geliştirilmiştir. Örneğin, Tokat bölgesindeki Alevi Gaygel Türkmenlerinin 25 ile 30 kelimelik bir gizli dili bulunmaktadır...
ç) Alevi olduklarını gizlemelerine karşılık, giyimi, davranışı, tıraş biçimleriyle bile Aleviler birbirlerini tanıyacak teknikler geliştirmişlerdir. Bu giyim ve davranışlar; genelde toplumun ölçülerine uygun olmuş, özelde değişmiştir. Yani onu anlayan anlamıştır...