Alevi ve Sünnilerin Ortak Kavramları
ALEVİ VE SÜNNİLERİN ORTAK
KAVRAMLARI
DİN BİRLİĞİ: Tarih ve İlahiyat gösterir ki Alevilik, İslam içinde ortaya çıkan bir dinsel yorum ve pratikler bütünüdür. Geçmiş dönemde Sünni kesimden bazı ulemanın Alevileri İslam dışı gösterme gayreti sadece o günkü politik ve maddi çıkar kavgasının yansımasıdır. Osmanlı Devleti'nde 16. yüzyıla kadar görülmeyen bu suçlamanın iki Türk devletinin (Osmanlılar ve Safeviler) rekabetiyle gündeme gelmesi, bunun en açık kanıtıdır.
Ayrıca, Alevi toplumunun geleneksel yaşantısı, felsefesi, din algısı da İslam üzerine temellendirilmiştir. Bu konuda Alevi toplumunun en küçük bir kuşkusu, itirazı veya farklı yorumu olmamıştır.
Günümüzde Aleviliği din dışında veya İslam dışında göstermek isteyenler ya politik çıkarlarla veya ateizmin propagandacısı olarak bu görüşleri dile getirmektedirler. Alevi toplumu, bu tür iftiraları şiddetle reddetmektedir.
ALLAH İNANCI: Alevi toplumunun Allah inancı ile Sünni toplumunun Allah inancı aynıdır. Vahdet fikri ve bu fikre bağlılık Alevilerde çok samimidir. Tek fark Allah'ın sıfatlarında ortaya çıkmaktadır. Aleviler, Allah'ın adil olduğunu ve cezalandırıcı olmadığını düşünürler. Allah her şeye kadirdir ama o kulunu yaratmış, ona akıl vermiş ve kendi davranışlarının sorumlusu yapmıştır. Bu yüzden kulun kötü eylemlerinin (şerrin) sorumlusunun Allah olduğu düşüncesi Alevilerde kabul edilemez. Bu kötü fiilin sorumlusu kul kabul edilir.
“Hayır –iyi– olan Allahtandır, şer ise insanın kendisindendir” İlahi bir varlık kabul edilen insanın şerre yönelmesi de şeytanın aldatması sonucu sayılır.
(Buyruk'tan bir not: Her zaman iyilik Allah'tan, kötülük insanın kendi nefsindendir. Talip kötülüğün Şeytan'dan geldiğine inanmalıdır., s.43)
KURANA BAĞLILIK: Alevi mezhebinin temel yol kitabı sayılan Buyruklar incelendiğinde gerçek açıkça görülür. Alevi yaşantısı eğer Kuran emirlerinin dışına çıkarsa, bu sapıklık kabul edilir. (Fuat Bozkurt'un yayımladığı Buyruk incelenebilir. Diğer buyruklarda zaman içinde bilgisiz insanların yaptığı mantıksız eklemeler ve saçmasapan bölümler vardır).
Alevilerle Sünnileri ayıran şey, Kuran'dan ne anlaşıldığı üzerinedir. Aleviler Kuran'ı 7. Yüzyıl’a özgü, Arap toplumuna inmiş özel bir kitap olarak değil, bütün insanlara doğru yolu gösterebilecek bir kılavuz olarak görürler. Kuran'ın yerel veya 1400 sene öncesine göre getirilmiş kurallarını o gün için doğru sayarlar ama o kuralların bugüne taşınarak hayatı biçimlendirmesini doğru bulmazlar.
PEYGAMBER:
“Canım kurban olsun senin yoluna
Adı güzel, kendi güzel Muhammet”
Teslim Abdal
Aleviler için Peygamberimiz Hz. Muhammet hem bir peygamber hem de çok kutlu bir zattır. Onun sıradan bir insan olmadığına, Alemlerin rahmeti olduğuna inanılır. Alem yaratılmadan önce Muhammet ile Ali'nin nurunun yaratıldığı kabul edilir.
Muhammet-Ali Yolu olan İslam'da önce dinin banisi peygamberimiz, sonra Müminlerin Velisi kabul edilen Ali anılır. Ve İslamda kutsallık, yukarıdan aşağıya doğru, Allah, Muhammet, Ali diye sıralanır. Bu sıralama gülbenklere de girmiştir.
Ali'nin peygamberden üstün tutulduğu biçimindeki bir yaklaşımın Alevilikle ilgisi yoktur.
Peygamberin makamı nübüvvet makamı olup o Kuran'ı tebliğ etmiştir. Ali'nin makamı ise velayet makamı olup, o tebliğ edilen Kuran'ın hakiki anlamını müminlere açmakla görevli sayılmıştır.
Veli'nin varlık sebebi, nebi olmuştur.
Ali'nin görevi de Kuran'la sınırlandırılmıştır.
AHİRET İNANCI: Alevilerde de Sünnilerde olduğu gibi ahiret inancı vardır. Bu kavramın algılanmasında farklılık da yoktur. Soru ve hesap gününe inanan Aleviler, oradan rahat çıkmak için hesabın bu dünyada verilmesi gerektiğine inanırlar. Bu yüzden ibadetlerini, aynı zamanda bu dünyadaki hataların sorgulanmasına da açarlar. Ve bu konuda rızalık sağlanmadıkça gerçek mümin olunamayacağına kesinlikle inanırlar. Sünnilerle Alevilerin ibadetteki amaçları bu dünyada rızalık sağlama açısından farklılaşır.
İşte Alevilerin yaptığı CEM TÖRENİ, bu dünyada rızalığı sağlamaya yönelik bir soru-hesap ibadetidir. Alevi birey, hesabını bu dünyada halka vererek ahirete huzur içinde gider. Bu yüzden de öte dünyadan korkmaz.
MELEKLERE İNANÇ: Alevilerin meleklere inancıyla Sünnilerinki aynıdır.
KADERE İNANÇ: Aleviler, kader konusunda Mutezili anlayışla hareket ederler. Önceden kulu bağlayan bir kader ve kaza fikrinin,Allah'ın sıfatlarına ters düştüğüne inanırlar. Bireyin dünyada özgür yaratıldığı, davranışlarının sorumlusunun kendisi olduğu Alevilikteki temel kabullerden birisidir.
EHLİBEYT SEVGİSİ: Ehlibeyt, İslam yorumcularının büyük çoğunluğunun ortak kanısına göre, Peygamberimizin soyunun devam ettiği ailedir.
Kevser suresinde müjdelenen bu aile, İslam tarihi içinde edebi bilgisi ve hayatıyla örnek olmuştur.
Kuran'da, Allah'ın Müslümanlardan istediği tek şey, Ehlibeyt'e saygı ve sevgidir.
Her Müslüman namazda, Ehlibey'te, (Al-i Resul) selam verir.
Müslümanların temel sloganı tekbirde de peygamberimiz ve Al-i Resul Allah'ın esenliği ile esenlenir.
Bilgili her Sünni Müslüman da Alevi kadar Ehlibeyt'i sevmek zorundadır. Ama günümüzde, Ehlisünnet cemaatinde bu konuda bilgi eksikliği ve görüş farklılığı vardır.
Alevileri ve Sünnileri ortak paydada buluşturacak değerler sistemi Ehlibeyt sevgi ve saygısı olmalıdır.
Sahabe İle Ehlibeyt Bir Değildir
Peygamberimiz döneminde yaşamış bütün Müslümanlar sahabe kabul ediliyor ve o dönemdeki bütün insanlar aynı değerde sayılıyor.
Bu yaklaşım, İslam dininin ve Peygamber'in düşmanlarını aklamak üzere geliştirilmiş bir Emevi oyunudur. Bu konuda da Peygamber adına yalan sözler uydurulmuştur.
Bizzat Kuran, bu yaklaşımın doğru olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
57. Sure Hadid, 10. Ayet şöyle diyor: “(.....) İçinizden, Mekkenin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, fetihten sonra sarf eden ve savaşan kimselerle bir değildirler, ilkinkiler daha üstün derecededirler.”
Bu ölçü, Peygamberimizin sahabesi arasında bile, halka ve Hakka hizmet (infak ve cihat) temel alınarak bir ayrımın Allah tarafından yapıldığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle bütün sahabeyi aynı derecede gören yaklaşım, Kuran'ın bu temel esprisine ters düşmektedir.
Birincisi, sahabe ile Ehlibeyt asla bir tutulamaz.
İkincisi, sahabe içinde Ehlibeyt'e yakın olanlar Allah nazarında çok daha değer sahibidir. Bunu, Allah, yukarıdaki ayette gayet belirgin bir örnekle vurgulamıştır.
Bu tavrı, Sünni kardeşlerimizde net biçimde göremiyoruz. “Benim bütün sahabelerim gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız, doğru yolu bulursunuz.” anlamına gelen hadisin, Kuran'ın bu açık mesajı ile çeliştiği için sıhhatinin doğru olmadığı da anlaşılmaktadır.
Bu yüzden Ebu Süfyan gibi İslam düşmanları, Muaviye ve Yezit gibi Ehlibeyt düşmanları, sahabe kabul edilemez. Bunlar ancak sıradan Müslümanlardır.
Elbette ki Ebubekir, Ömer, Osman gibi önemli zatları sahabenin en önde gelen kişileri saymak da şarttır.
(EK 2002)
KURAN VE ALEVİLİK
Aleviliğin özünde Kuran-ı Kerim'in insancıl ve toplumcu yorumu bulunur. Bu konuda en sağlam kanıt, Anadolu Alevilerinin en az 500 senedir kılavuz olarak kullandıkları “Buyruk”larda yer alır. Değişik yazmaları bulunan Buyruk'larda, Kuran'la ilgili olarak yer olan ortak görüş çok açıktır. Alevi kitleye önderlik eden pir ve rehber anlatılırken deniliyor ki:
“Pir ve rehberin kesinlikle okur-yazar olması gerekir. Şeriatta okuryazar olmayan müftü görülür mü; ya da okur-yazar olmayan hoca olur mu? Kuşkusuz olmaz. Okur-yazar olmayan insan eşeğe benzer. Oysa, pirin yol gösterici olması gerekir. Ancak okuduğunu anlayan, dünyayı ve toplumu tanıyan kimse sorunlara doğru çözüm bulabilir. Tanrı'nın gönderdiği kitabı (Kuran ve diğer kutsal metinler) bilmeyen, Tanrı'yı nasıl bilebilir. İnsanlar doğuştan bilgi sahibi olsalardı, Tanrı, peygamberlere kitap göndermezdi.
Kitapsız pir, Şeytan'dır. Talipler ise pire bağlıdır. Bu nedenle, taliplerin böyle cahil pirlerin izlerinden gitmemeleri ve sözlerine itibar etmemeleri gerekir. Kimi pirler, 'Ak'tan okurum, kara'yı bilmem' diyerek okur-yazarlığı küçümserler. Böyle söyleyen pir, Kuran'ı inkar etmiş demektir. Ak'tan okumak, âşıklara özgüdür. Oysa, âşıkların da Kuran'ı övmesi ve buyruklarını yerine getirmesi gerekir. Bir âşığın sözü Kuran'a uyduğu sürece o gerçek âşıktır. Sözleri Kuran'a uymayan âşığın sözüne itibar edilmez. Bilge kişi, ham ile hası birbirinden ayırır, doğru yolu bulur. Talip; pir, rehber ve âşığın söylediklerini anlamazsa mürşid ve üstaddan öğrenip doğru yola gitmelidir.
Ayetsiz, kitapsız söz söyleyip nasihat eden pirin söylediği sözler saygın değildir. Söylenen sözün kesinlikle Kuran'a uyması gerekir. Âşığın serveti altın ise Kuran mihenk taşıdır; üstadlar sarraftır. Bir sarrafa altın getirildiğinde önce mihenk taşına sürer; altınsa alır, değilse geri çevirir.
(...)
Pir, gecenin ikinci yarısından sonra kalkıp kıbleye karşı oturup gün doğuncaya kadar Tanrı'ya ibadet ve niyaz etmelidir. O zaman pirin nefesi keskin olur. Oysa günümüzde pirler yeyip içip kuşluğa değin yatıyorlar.
'Kuran bizim dedemize inmiş. Bakalım ne buyurmuş? Biz bu dünyaya niye geldik? Yarın tanrı katına ne yüzle çıkarız? Bu taliplerin hakkını bizden sorarlarsa ne karşılık veririz?' diye düşünmeyen pirin vay haline!”
(Buyruk, Fuat Bozkurt düzenlemesi, 1981. s.23 vd.)
Buyruk'un “Ölmeden Önce Ölmek” bölümü, Alevi insanın pişmesi (eğitilmesi) ve sağlam inanç sahibi yapılmasını işliyor. Burada, talip (Alevi vatandaş) için şöyle davranması öğütleniyor: “Kuran ne buyurduysa ona göre davranayım.”
Buyruk, dedeler (pirler) ile talipler (Alevi vatandaş) arasındaki ilişkiyi anlatırken diyor ki:
“İnsan insanı günahtan arıtamaz, düzeltemez. Pir ve rehber, insanın kendisini düzeltmesi için araçtır.
Talibin suçu, pirin bağışlayacağı türden ise, küçük ise, pir gerekli cezayı verir ve 'Bizim gözümüzde iyi oldun, biz seni bağışladık; umarız ulu Tanrı da ulu divanında seni bağışlamış olsun.” diye dilekte bulunur; hayır dua eder.
Ama talibin günahı büyükse ve pir onun malına ya da güzelliğine kapılıp, 'İyisin; senin günahından geçtim!' derse, Hakkı batıl eder. Mahşer günü Tanrı, talibin hesabını o pire soracaktır ve diyecektir ki: “Dünyada benim vekilim olan pirler gelsin, bugün hesap günüdür.”
O pir, Muhammed'e inen Kuran'da buyrulanlara göre hükmedip Hakkı Hak etti ise ne mutlu ona. O zaman Tanrı, 'Gel, sevabını al! Sen hesabını önce dünyada vermişsin.' deyip o piri cennete alacaktır.
Pir; kendi aklının estiği gibi ayetsiz, hadissiz, kendi uydurduğu sözlere göre karar vermişse, talibe, 'Hadi senin günahlarından geçtim, seni yarlıgadım!' derse kesinlikle kafir olur. Ve de o talip, 'İşte, pirim günahımdan geçti!' diye düşünürse boşuna avunmuş olur. Çünkü, asıl yargıç Tanrı'dır. Öbür dünyada kendisini bağışlayan pir önde, kendisi arkada cehenneme gideceklerdir.
Yanlış hüküm veren piri Tanrı sorguya çekecek ve ona, 'Ey asi! Sen dünyada Tanrı mıydın? Ben seni Muhammet-Ali'nin soyundan boşuna mı getirdim? Oysa sen inanmadan, kendi çıkarın için kendi bildiğin gibi yol sürdün. Büyük günah işleyen talibe, dünya malı için, 'İyisin!' dedin. Kuran'ı, hadisi, bir yana bıraktın, 'Ben babadan böyle gördüm!' dedin. Oysa baban yaptıklarının hesabını kendi verir. Şimdi başını kurtar!' diye hesap soracaktır.
Bu nedenle kesin olmayan, belgelenmemiş hadislere göre hüküm verilmez. Arapça'da söz çoktur. Bunların Türkçe'ye çevrilmesinde birçok yanlış ortaya çıkar. Kesinlikle Kuran'a göre karar vermek gerekir. Pir, Tanrı'nın vekili sayılır. Ona bir emanet verilmiştir. Emanete hıyanet edilir mi? (s.91 vd.)”
Buyruk'ta Kuran dışı hüküm verilmesi karşısında Alevi vatandaşa nasıl davranması gerektiği de anlatılıyor ve bunun için şu yol öneriliyor:
“Talip; pirin durumunun kitaba uygun ama söylediklerinin kitapsız olduğunu görürse, bir kamil mürşit (bilge kişi, bilgin Alevi) bulup o piri kitaba uymaya çağırmalıdır. Ama pir, kamil mürşidin sözüne uymayıp ayetsiz, hadissiz hükmünü yürütmeyi sürdürürse artık o talip o pirin darına durmamalıdır. Gidip Ali soyundan başka bir pir bulup onun eteğini tutmalıdır.
Kitaba uymayan pir, şeytandır. Böyle bir pirin darına duran talip, şeytandır, şeytan darında durmuş sayılır.
Ermeni, Rum, Yahudi uluları bile kendi kitaplarına bağlıdırlar... (s. 93)”
Aynı kaynakta olgun bir Alevinin anlatımı olan “sofu” tanımlanırken deniliyor ki: “Sofunun yüzü, kutsal Kuran-ı Kerim'in yüzüdür. Yüzündeki çizgiler, Kelam-ı Kadim'in (Kuran'ın) çizgileridir (Kuran harfleri). İki sofunun birbirinin yüzüne bakması, Kuran okumaktır. (Sayfa 32)”
Cem töreni sırasında yeri geldiğinde “Fatiha Suresi”nin tümü ve Kuran'ın başka ayetleri de okunur. Bu ayetler genellikle şu surelerden okunur: Bakara, Necm, Furkan, Al-i İmran, Kehf, Tahrim, Yusuf, Hacc, Haşr, Münafıkın, Talak, Feth, Maide, Araf, Saffet, Nur...
Pir veya mürşid (dede) yeri geldiğinde konuşmasını başka surelerden ayetlerle pekiştirir ve başka duaları da sık sık okur.
Alevi edebiyatının büyük bölümü dinsel niteliklidir. Kuran, bu edebiyatın sembollerinin oluşmasında ciddi katkıda bulunmuştur. Ayetlerin dizelere serpiştirildiği Alevi edebiyatı Kuran ile derinlik kazanmıştır.
Edebiyata yansıyan bu sayısız örnek, özellikle 7 Ulular diye bilinen Alevi ozanlarında doruğa çıkmıştır. 15., 16. ve 17. yüzyıllardaki bu ulu ozanlardan özellikle Hatayi, Virani, Nesimi ve Pir Sultan Abdal Kuran'dan ayetleri Alevi inancının bir parçası olarak şiirleştirmede büyük başarı göstermişlerdir.
7 Ulular'dan Virani ise, Kuran'ın temel ayetlerini şiirleştirmede önemli adımlar atmıştır.
Kuran Eleştirisi
Alevilerden gelen Kuran'la ilgili eleştiriler, Kuran'ın kendisine değil, biçimine ve toplanmasına yöneliktir.
İslam tarihi, Kuran'ın Halife Osman tarafından düzenlenen ve bugün de piyasada olan Kuran ile Mesudoğlu Abdullah'ın düzenlediği Kuran arasında en azından okunuş farkları olduğunu gösteriyor. Tarih, Alevilerin, Abdullah'ın derlediği Kuran'a sahip çıktıklarını, Sünni yönetici kesimin ise Osman Kuranı'nı temel aldığını ortaya koyuyor. Bu konuda, 1007 yılında Abbasiler’in Başkenti Bağdat'ta yaşanan olay, bunu açıkça gösteriyor. İbnül Cevzi'den İbn Kesir'in naklettiğine göre olay şudur: 1007 yılında Haşimilerden bir grup Sünni, Şiilerin fakihi Ebu Abdullah Muhammed'e bulunduğu mescidde saldırıp dövmüşler. Bunun üzerine Kerh Mahallesi'nde oturan Şiiler de Sünni fakihlere saldırmışlar. Böylece uzun mücadeleler olmuş. Şiiler kendi iddialarına dayanak olarak Mesudoğlu Abdullah'ın mushafını (Kuran) getirmişler. Bunun üzerine eşraf, kadılar ve fakihler toplanmışlar, bu Kuran okunmuş. Sonra Sünni Şeyh Ebu Hamid ile fıkıhçılar bu Kuran'ın yakılmasına karar vermişler. Sonunda bu Kuran yakılarak yok edilmiş. (İbn Kesir, c.12, s.38-39)
713 yılında ölen ve zalimliği ile ünlenen Haccac da Mesudoğlu Abdullah'ın Kuran'ına düşmandı. Abdullah, peygamber zamanında Kuran'ı ezbere okuyan yazdıran en önemli isimdi. Peygamber de onun Kuran okuyuşunu doğru bulmuş, “Kuran'ı indiği gibi taze ve doğru okumak isteyen ve bundan hoşlanan kimse, Abdullah'ın okuduğu gibi okusun.” demişti ve buna Halife Ömer de tanık olmuştu. (İbn Kesir, c. 9,s. 215)
Abdullah, bizzat Peygamberin ağzından 70 sure öğrenmişti. O, Kuran'ın toplanması konusunda kendisinin yerine Osman tarafından tercih edilen Sabitoğlu Zeyd için, “Ben Peygamberin ağzından yetmiş sure öğrenirken Zeyd daha çocuklarla oynayan birisiydi.” demişti.
Halbuki Haccac, ona düşmandı. Demişti ki: “Kendi elindeki kitabın Allah katından gönderildiğini iddia eden Abdullah'ı cezalandıracak olursam kim bana mani olabilir ki. Allah'a yemin ederim ki onun elindeki kitap, Arap recezelerinden (şiirlerinden) bir recezedir. Allah o kitabı peygambere indirmiş değildir.”
Haccac yine şöyle demişti: “Mesudoğlu Abdullah'ın okuyuşuna göre Kuran okuyan bir kimseyi görürsem boynunu mutlaka vururum. Onun kıraat şeklini domuz kemiği ile bile olsa Kuran'dan kazıyıp sileceğim. (İbn Kesir, c.9, s.214)
Haccac'ı anlatan Sünni tarihçi İbn Kesir diyor ki: “Haccac, Hz. Osman ve Emevi taraftarı idi. Onlara aşırı meyli ve sempatisi vardı. Emevilere muhalefet etmenin küfür olduğu kanaatine sahipti.
Büzey, Haccac'ın bir hutbesinde şöyle dediğini nakletmiştir: 'Sizin bir işinizi gördürmek için gönderdiğiniz resul mü (peygamber mi) daha büyüktür yoksa ailenizin üzerine halef bıraktığınız mı (halifeniz mi) daha büyüktür.'” (İbn Kesir, c. 9, s.218).
Haccac, yukarıda açıkça diyor ki: Hilafet, peygamberlikten; halife (Emevi padişahı) de peygamberden (Hz. Muhammet'ten) üstündür.
Emevi padişahını Peygamber Muhammet’ten üstün gören bu kişi, döneminin en büyük Kuran bilgini sayılan Abdullah'ın derlediği Kuran'ın düşmanı idi. Haccac, bu Kuran'dan korkuyor, onu ortadan kaldırmaya çabalıyordu.
Haccac, Hazreti Ali ve taraftarlarına düşmanlığı ilke edinmişti (İbn Kesir, c.9, s.220)
Üçüncü Halife Osman, tarihte “Kuran Yakıcısı” lakabıyla da geçmektedir.
Osman 655'te öldürülürken, kendisine yöneltilen suçlamaların başında, Kuran'ı yaktırdığı iddiası geliyordu.
Osman'ın evini kuşatan isyancıların arasında Ebubekir'in oğlu Abdullah da vardı. O, Osman'ın evine girip halifeyi yakalayınca sormuştu:
– Sen hangi dindensin ey ahmak?
– İslam dinindenim ve ben ahmak değilim; aksine ben müminlerin emiriyim.
– Allah'ın kitabını değiştirdin.
– Allah'ın kitabı ortadadır, aramızda duruyor. (İbn Kesir, c.7, s.303)
Bir iddiaya göre, Osman'ı hançerle vurarak öldüren Ebubekiroğlu Abdullah'tır.
Kuran'ın toplanması Osman'dan daha önceki dönemde yapılmıştı. Elde değişik Kuran metinleri vardı. Bu metinlerin okunması sırasında değişik anlamların ortaya çıktığı görülüyordu.
Bir savaş sırasında Şamlılar (Muaviye kuvvetleri) ile Iraklılar bir arada savaşmışlardı. Şamlılar Kuran'ı, Esvedoğlu Mikdat ile Ebu Derda'nın kıraatine göre okuyorlardı. Iraklılar ise Mesudoğlu Abdullah ve Ebu Musa'nın kıraatine göre okuyorlardı. Bunlar, kendi okuyuşlarının diğerlerinden doğru olduğunu iddia ettiler ve iş kavgaya vardı. Sonunda iki kesim birbirlerini dinsizlikle suçlamaya başladılar.
Hüzeyfe bu durumu halife Osman'a şikayet etti ve Kuran'ın okunuşundaki anlaşmazlıklardan örnekler verdi. Bunun üzerine Halife Osman, Kuran'ın tek kıraate (okunuşa) göre yeniden yazdırılması emrini verdi. Bu iş için de Sabitoğlu Zeyd'i görevlendirdi. Sonunda Şamlılar için bir Kuran, Mısırlılar için de ikinci bir Kuran yazıldı. Basra'ya, Kufe'ye, Mekke'ye, Yemen'e bu Kuran'lardan birer tane gönderildi. Medine'de de bir Kuran bırakıldı.
Fakat, Osman'ın yazdırdığı bu Kuran'lara şiddetli bir muhalefet ortaya çıktı. Ümeyyeoğullarına karşı mücadele edenler, Osman'ı Kuran'ı değiştirmekle ve yakmakla suçluyorlardı. Bu suçlamayı yapanların büyük bölümünün Kuran'ı ezberlemiş insanlar olduğu da dikkat çekiciydi.
Peygamber'in ve Hazreti Ali'nin Kuran'ın alimi gibi gördükleri Mesudoğlu Abdullah'ın Kuran'ın teke indirilmesi konusunda devre dışı bırakılması da dikkat çekici idi. Abdullah, elinde bulunan Kuran'ın yok edileceğini anlayınca vermemiş, Osman da onu getirtip kaburga kemikleri kırılıncaya kadar dövdürtmüştü.
Kuran'ı yorumlamada çok önemli olan okuyuş, doğrudan doğruya kutsal kitabın ana mesajını kapsamaktadır. Çünkü, Osman Kuran’ına muhalefet, muhalefetten ve dinine çok bağlı kişilerden gelmiştir. Osman'a başkaldıranların ve “Osman Kuran'ı değiştirdi!” diyenlerin önde gelenlerinin Kuran okuyucuları olması da bu açıdan çok dikkat çekicidir.
Osman Kuran’ı ile Mesudoğlu Abdullah'ın Kuran'ı arasında bazı farklar olduğu, bu farklar neticesinde Ehlibeyt'in daha açık olan işaretinin belirsiz hale getirildiği Aleviler tarafından başlangıçtan beri iddia edilmiştir.
Emevilere hizmet için hiçbir kural, hiçbir kutsal tanımayan dönemin zorbası Haccac'ın, Mesudoğlu Abdullah'a düşmanlığı, “Kanını içsem, doymam!” demesi bu ideolojik çatışmaya Abdullah'ın verdiği kuramsal destekten gelmektedir.
İşin ikinci boyutu da şudur: Haccac, Kuran okuyuşunu istediği anlama gelecek şekilde düzenlemek için hareke dediğimiz özel işaretlerle Kuran yazılması geleneğini başlatmıştır. Artık Kuran, Emevilerin istediği anlamın dışında başka bir anlama gelecek biçimde okunamayacak, yorumlanamayacaktı.
Kuran Mahluk mu
İslam dünyasında yaşanan en büyük kavgalardan birisi de Kuran'ın mahluk (yaratılmış) olup olmadığı üzerine oldu.
Kuran'ın insanla ilişkisi ve insanlık için gönderildiğini dikkate alan Şii bilginleri, Kuran mahluktur görüşünü geliştirdiler. 827 yılında Abbasi Halifesi Memun, Kuran'ın mahluk olduğunu devletin resmi görüşü haline getirdi ve bunu ilan etti.
Halbuki Harun Reşid, “Kuran mahluktur!” diyen birisinin boynunu kendi huzurunda vurdurtmuştu. (İbn Kesir, c.10, s. 365).
833 yılında Halife Memun, kadılarla hadisçileri “Kuran mahluktur!” dedirtmek üzere sınava çektirdi. Memun'a ve onu yönlendiren Mutezili bilginlere göre Kuran muhdes (yeni, yani yaratılmış) idi ve muhdes olan her şey de mahluk olurdu.
Mahluk oluş, Kuran'ın Peygamberle ilintili olduğunu içeren bir iddiadır. Bu iddiaya göre Kuran, Hazreti Muhammed'in düşüncelerinden ve duygularından oluşmuştur ama kaynağı ilahidir. Karşı görüş ise Kuran'ın Peygamber ile ve onun özel duyguları-düşünceleri ile en küçük bir bağının olmadığını ileri sürüyordu.
851 yılında Halife Mütevekkil, Kuran'ın mahluk olduğunu söylemeyi yasakladı. Böylece Bağdat'ta yüzyıllarca sürecek bir kavga başlamış oldu. Bağdat'ın Kerh Mahallesi'nde yerleşmiş olan Şiilerle şehre egemen olan Sünniler birbirleriyle sık sık çatıştılar: Kerh mahallesi ikide bir basıldı, yağmalandı, yakıldı, hatta buradaki insanlar bile yakıldı. 973 yılında Vezir Ebül Fadıl'ın emriyle Kerh Mahallesi yakılmış, bu yangında 17 bin insan yanarak ölmüştü (İbn Kesir, c.11, s.464).
Bağdat'ta Şiiler Gadir-i Hum gününü kutlamak istediklerinde, Sünniler onlara saldırıyorlardı. Yine 10 Muharrem'de Şiiler Hazreti Hüseyin'in şahadetini anmak istediklerinde Sünni kesimin saldırısına uğruyorlardı. 998 yılında böyle çatışmalar ortaya çıkmıştı. Bu çatışmalar giderek savaş niteliğini alacaktır. 1049 yılında Şiilerin Muharrem ayinleri resmen yasaklandı. Fakat çatışmalar ertesi yıl da sürdü gitti. 1082 yılında, Kuran'ı Muaviye gibi mızrağın ucuna takan Bağdat Sünnileri Kerh Mahallesi'ne saldırmışlardı.
Bu mücadele, yine Ehlibeyt yandaşları ile yönetim yandaşları arasında oluyordu. Abbasi devleti de Ehlibeyt'i ezmek için her yola başvuruyordu. Ehlibeyt imamlarının mezarlarına bile tahammül edilmiyordu. 850 yılında Halife Mütevekkil emir verdi. İmam Hüseyin'in mezarı, mezarın çevresindeki evler yıkıldı. Sonra orası sürüldü ve ekilen biçilen tarla haline getirildi. Mütevekkil, orasını üç gün içinde terk etmeyecek halkın da öldürüleceğini duyurdu (İbn Kesir, c.10, s.528).
Bu süreçte İslam ülkelerinde koyu baskıya karşın Alevi nitelikli anlayış yaygınlaşmaya devam ediyordu.
Alevi Devletleri
Alevilik bir muhalefet hareketi olarak ortaya çıktığı için yönetim ideolojisine uygun değildi. Buna karşın siyasal-sosyal-ekonomik gelişmeler, zaman zaman Alevi güçlerin iktidara gelmesine de yol açtı. Böylece bazı Alevi devletleri ve beylikleri ortaya çıktı. Bunların belli başlıları şunlardır:
Fatımi Devleti: Bu devletin ismi, Peygamberin kızı Fatıma'dan gelir ve Fatımasoylular demektir.
Fatımi Devleti 909 yılında Ubeydullah tarafından kuruldu. Kuzey Afrika da dahil olmak üzere Kufe'yi bile ele geçiren Fatımiler, Kahire'yi kurdular ve burasını başkent yaptılar. Bu devlet 1171 yılında Türk padişahı Nureddin tarafından yıkıldı.
Bugünkü El Ezher üniversitenin de kurucusu olan Fatımiler İslam dünyası içinde fikir rönesansı yaratmışlar ve İslam'ı okul yoluyla Hindistan'a sokmuşlardır.
Deylemli Büveyhoğulları Devleti: Bunlar Abbasilere bağlı iken 935 yılından itibaren bağımsızlık kazandılar ve yüzyıl boyunca egemenliklerini sürdürdüler. Şiraz'ı merkez yapan Büveyhoğulları (18 Zilhicce h. 352'de) 964 yılında Gadir-i Humm nedeniyle Gadir Bayramı'nı başlattılar ve bunu Bağdat'ta yaptılar. Yine bunların hükümdarlarından Adudüddevle, Hazreti Ali'nin bilinmeyen mezarını ortaya çıkarttırdı orayı ve bir ziyaret makamı haline getirtti. Bu padişah İmam Hüseyin'in kabrini de yeniden yaptırtmıştır.
Aridoğulları Devleti: 939'da Şam, Trablus, Taberiye bölgesinde kuruldu. Rayıkoğlu Muhammed'in kurduğu bu devlet onun ölümüyle de yıkıldı.
Tağlibi Hamdanoğulları Beylikleri: Arap kökenli bu beyliklerden birincisi 905 yılından 978 yılına kadar Musul'da egemen olmuş idi. Aynı sürede bu ailenin bir kolu da Halep'te yönetimi elinde bulundurmuştur.
Lazkiye Tenuhiler Devleti: Bu beylik de 968 yılında kuruldu ve 1084 yılına kadar bağımsız kalabildi.
Hammudoğulları Devleti: Bunlar Endülüs'te (İspanya) 1016 yılında bağımsızlıklarını ilan ettiler ve 42 yıl bağımsız olarak yaşadılar.
Ahmeroğulları Devleti: Bunlar da İspanya'da, Zaragoza dolaylarında 1232 yılında bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bunlar 1490 yılına kadar bölgenin egemeni idiler. Haçlı kuvvetleri Ahmeroğulları Devletini 1490 yılında yıkmıştır.
İsmaili Devleti: 1070'lerden sonra Hasan Sabbah tarafından kurulmuş olan bu devlet, İslam dünyasında gerilla eylemlerini organize etmesiyle ünlü idi. Bu devlet 1256 yılında Moğol Hakanı Hülagü tarafından yıkılmıştır. (Kaynak: Muhammed Emin Galib et-Tavil, Nusayriler, s. 159 vd.)
Safavi Devleti: Fatımilerle birlikte, Alevilerin en büyük iki devletinden birisidir. Bu devletin kurucuları Türklerdir. 1501 yılında Erdebilli Şah İsmail'in kurduğu bu devlet 18. yüzyılın ilk çeyreğine kadar yaşamıştır.