Yerleşik/Uygar (Hazeri) Toplumlar
YERLEŞİK/UYGAR (HAZERİ) TOPLUMLAR
İbni Haldun’a göre; yerleşik cemiyeler siyasi örgütlemenin yani devletin kuruluşundan hemen sonra veya devletle beraber ortaya çıkarlar. Göçebe cemiyetler ise, zamanla kuvvet ve servet kazandıktan sonra, bir yerleşik hayata geçerler. Derken, yavaş yavaş kasaba ve şehirler kurulur, işbölümü gelişmeye başlar. Ancak yerleşik hayata geçen göçebelerin hepsi kendi başlarına devlet kuramazlar. Bir kısmı kurulmuş devletlere tabi olarak onun himayesinde bolluk ve zenginlik,sulh ve sukün içinde yaşamayı tercih ederler.(55)
Asabiyye bağı kuvvetli olan toplumlar devlet kurma başarısını gösterebilirler. Devlet safhasına ulaşan yerleşik cemiyetlerde, siyasi teşkilat insanları dış tehlikelere karşı koruduğundan, insanlar askerlikten ve tekdüze üretim işleri ile uğraşmaktan vazgeçerler. Sanat, edebiyat, mimarlık gibi kültürel konularla ilgilenmeğe başlarlar. Ticaret ve endüstri alanında çalışarak daha çok para kazanma yoluna gitmeğe başlarlar. Güvenlik,bol para ve işbölümünün gelişmesi, kişilerde yeni yeni ihtiyaçlarla, bunların en ince, en güzel ve en yeni şekillerde karşılanması arzusunu oluşturur.(56) Yerleşik hayatta insanlar yavaş yavaş zevk ve rahatlarına düşerek gittikçe bireyci olur ve kötü alışkanlıklar edinirler. Mal ve canlarını korumayı idare edenlere bırakmaları, kalelerle çevrili şehirlerde güven içinde yaşamaları insanların göçebelikteki cesaret ve savaş kabiliyetlerini yitirirler. Devlet hayatının gerekli kıldığı idareciler sınıfının her kademesinden meşru veya gayrı meşru emirlere uymaya alışan insanlar, idarecilerin zamanla zulme ve şiddete başvurmaları da eklenince, göçebe hayattaki bağımsızlık ve onur, duygularını büsbütün kaybederek kendilerine güveni olmayan korkak, sinsi ve dalkavuk kişiler olurlar. Bu durum devletin varlığının sonuna kadar devam eder.
YERLEŞİK CEMİYETLERDE
TOPLUMSAL DÜZEN
Uygar toplumlarda yani yerleşik cemiyetlerde çeşitli soy, sop ve kabileler birarada yaşadığından akrabalık bağları gevşemiştir. Siyasi örgütlenmeye doğru gittikçe bu cemiyetlerde sosyal ve hukuki düzeni sağlayacak yeni ilişkiler, yeni toplumsal örgütlenme şekilleri oluşmaktadır.
Devlet kuran yerleşik cemiyetlerde akrabalık ve soy bağının yerini yavaş yavaş bir “hanedana bağlılık ve din duygusu” almaktadır. Bu özellikler bazen kurulmuş devletin sürekliliğini, bazan da yeni bir devletin kurulmasını içlerinde çeşitli soy, kabile ve bunlara bağlı olarak rekabetlerin yanaştığı, eski ahlaki özelliklerin meydana getirir. Bu gevşemiş cemiyetlerde, çeşitli soyların isteklerini bağdaştırıp, radikal değişimleri önliyecek, dışta her an saldırıya hazır kuvvetli göçebelere karşı savunmayı sağlayacak kuvvetli bir “siyasi ve hukuki teşkilatlanma”ya yani devlete duyulan ihtiyaç açıkça bellidir. Bu göçebe düzenini sağlayan değer ve ilişkilerin yerini almak zorundadır.
İBNİ HALDUN’DA DEVLET ANLAYIŞI
İbni Haldun bugünkü sosyolojik anlayışa uygun olarak toplum ve devleti birbirinden ayrı varlıklar olarak ele alır. O’na göre cemiyet, insanların birbirine muhtaç olması gibi, doğal bir zorunluluktan doğduğu halde, devlet, ferdi diğer fertlerin saldırı ve zulmünden korumak için kurulmuş bir kurumdur. Kişinin silahları onu yabani hayvanlara karşı korur. Fakat o, aynı silaha sahip kendi cinsine karşı ne yapacaktır? Bu durumda toplum düzenini sağlayan hükümlere ve kanunlara ihtiyaç vardır. İnsan için kendi cinsinden bir yasakçıya sahip olma ve ona uyma da bir zorunluluk olmuştur. İbi Haldun’a göre; toplu halde yaşıyan arı ve çekirgelerde hükmetme ve emre uyma özelliği görülürse de, bu tamamen bir içgüdünün eseridir. İnsanlardaki ise aklın ve onların siyasi kabiliyetlerinin sonucudur.
İbni Haldun; “Mülk” kelimesi ile “Devlet” kelimesini Mukaddime’de aynı manada kulanmış gibi görülmektedir. Mülk kelimesi, hükümdarlık, hükümdarlık onuru, hükmetme, yönetme, yürütme karşılıklarını taşımaktadır. Prof. Dr. Ümit Hassan; İbni Haldun’da mülk-devlet ilişkisini şöyle tanımlıyor: Mukaddime’de mülk terimi temel kurumu, temel örgütü belirtmektedir. Zaten İslam kültüründe; din ve devlet, din ve mülk, din ve sultan terimlerinin böyle birlikte olarak sık sık kullanılması mülk ve devlet terimlerinin etimolojik açıdan aynı köke varan yakınlığını ortaya koymaktadır. Mukaddime’de mülk kelimesinden başka devlet kelimesi de geçmektedir.(58)
İBNİ HALDUN’DA DEVLET VE
EGEMENLİK İLİŞKİSİ
İbni Haldun, devletin meydana gelişini bir bakıma idare edenlerle idare edilenler farklılaşması olarak izah etmektedir. Devletler, göçebe toplulukların zamanla gelişerek, zenginleşerek yerleşik hayata yönelmeleri ve kendi başlarına siyasi bir teşkilat kurmaları sonucu oluşur. “Asabiyye” bağı kuvvetli, cesur ve savaşçı göçebe cemiyetlerin zengin ve gevşemiş yerleşik cemiyetleri yenip, onların yerlerine geçmeleri sonucu ortaya çıkmaktadır.(59)
İbni Haldun’a göre devletin kurulması hükümdarın “Asabiyye” bağı kuvvetli bir soyun desteğini de gerektirmektedir. Buna karşın, her “Asabiyye” sahibi devlet kurarak hükümdar olamaz. Cemiyeti kendisine boyun eğdiren, vergiler toplayan, kendini saydıran ve sınırları koruyan hükümdar olabilir. İbni Haldun, yazılarında, “egemenlik” kavramına değinmekte, egemenliği içten en üstün otorite, dışarıya karşı da bağımsızlığı gerektirdiğini, devlet için zorunlu bir uygulama olduğunu ortaya koymuştur. İbni Haldun; egemenliğin niteliği ile ilgili bu düşünceleri modern devletin ayırıcı özelliği olarak savunan Jean Bodin’den 300 yüzyıl önce savunmuştur.
İbni Haldun’a göre devlet normal olarak birbiri ile rekabet halindeki değişik kabilelerden birinin diğerine üstün gelmesi ve onları yönetimi altına alması ile başlar. Başlangıçta bu üstünülk yönetici durumuna geçen kabiledeki asabiyye bağının diğer kabilelerden çok daha kuvvetli olmasından ileri gelir. Bu yüzden devlet ilk kuruluş döneminde yabancı bir kuvvet olup, halkı sırf kuvvet ve baskı üstünlüğüne dayanarak idare eder. İbni Haldun’a göre, devlet başkanlığı bir soyda karar kılıp, hükümdarlık düzeni içinde birinden diğerine geçmeye başlayınca insanlar devletin kuruluş safhasını unutur ve onu benimsemeye başlar. Bundan sonra hükümdarlık; o soydan gelenlerin tabii bir hakkı ve onlara boyun eğmenin dini bir görev ve inanç olduğu fikri yerleşir. Toplumda bu inanç yerleştikten sonra, insanlar inançları için savaştıkları gibi devletin ve yöneticilerinin düşmanları için de savaşırlar.
İbni Haldun; devletin kuruluşunda, psikolojik bir etkenin de rolüne işaret eder. İnsan çoğu kere yenilgisinin kuvvet noksanlığı gibi tabii bir sebebe dayandığını kabul etmez. Yenenin üstün niteliklere sahip olduğuna yorumlar. Bundan sonra kişi bütün iş ve haraketlerinde kendisini yeneni örnek alır. Onu kendine model alır. Veya kendisine üstün gelen kimsenin “Asabiyyet”ten ve kuvvetten önce mezhep ve mesleğinden ileri geldiği sonucuna varır. Yenilgiye uğrayan kabile kendisini yenen soyun giyim ve kuşamlarını olduğu kadar din, mezhep, örf ve adetlerini de benimser ve ona benzemeye çalışır. İşte bütün bu gelişmelerden sonra, başlangıçta sevilmeyen soy ile halk arasında “Asabiyye” bağını gereksiz kılan yeni bir dayanışma türü oluşur. İbni Haldun’un toplumu bu tür analiz yöntemi günümüzdeki; sosyal psikoloji ve hukuk sosyolojisi yöntemlerine tamamen uygundur. De Facto (fiili) yönetimden De Jure (Hukuki-meşru) yönetmeye geçiş olgusunu 19. yy.ın sosyologları bile bu kadar açık bir şekilde ifade edememişlerdir, dersek İbni Haldun’u abartmış sayılmayız.
İbni Haldun; devletin iki temel üzerinde kurulduğunu, bunların “Asabiye” ve ekonomi olduğunu vurgulamaktadır. Bu iki kurucu unsur devleti yalnızca kurmakla kalmaz, devleti hayatı boyunca etkileyen ve ondan etkilenen güçleri oluşturmaktadır.(60) Ekonomik güç ile “Asabiyyet” arasında sıkı bir ilişki olduğunu, İbni Haldun, Mukaddime’de; “kazançla, istihsallerin ve çalışmaların azalması ile “Asabiyyet”in kaybolması ve neticede acze doğru gidileceği unutulmamalıdır.” Satırları ile açıkca belirtmektedir.(61)
İbni Haldun’a göre; egemen olan siyasi iktidara da sahiptir. Ancak belirli bir siyasi iktidara sahip olmak egemenlik kurmak için hükümdarlık etmek yeterli değildir. İktidar; egemenliğin zorunlu koşuludur, fakat yeterli koşulu değildir. Belirli bir iktidara sahip olduğu halde hükümdarlık düzeyine erişememiş örgütlenmelere tarihte rastlanılmaktadır.(62) İbni Haldun, bu durumu eserinde şöyle örnekliyor “Berberi Hükümdarlarından birçoğu Kayrevan’da Ağleb Oğulları hükümet sürdüğü çağda ve Abbasiler devletinin ilk günlerinde hükümet süren Arap kavminden olmayan İranlı hükümdarlar gerçek manası ile hükümdar değildiler. Çünkü bunların hepsi de devletlere mahsus olan şeyleri yapacak kudrette değillerdir.”(63)
İbni Haldun, iktidar olmak için; “uyruklarına boyun eğdirme” vergi toplama,temsilci heyet yollama, sınırları koruyabilme koşullarınıda yeterli bulmuyor. Siyasi örgütlenmenin nicelik nitelik yönünden belirli bir güce erişmiş olması şartını aramaktadır. Yurdundaki bütün asabiyyetleri yenerek, bu asabiyyet sahiplerini yönetimi altına alamayan ve her muhalif kuvveti ortadan kaldıramayan, kendi egemenliğinin üstünde başka bir kuvvet ve egemenlik bulunan siyasi örgüt, düşünüre göre hükümdarlık değildir. Bu yönetim biçimleri; hükümet süren bey ve eşrafın başkanları olup, başka bir devletin hükmü altında toplanmışlardır. Bu tarz emirlikler (derebeylikler, feodaliteler) memleketi geniş olan devletlerde görülür.(64)
İbni Haldun devletin egemenliği ile ilgili açıklamalarını değişik boyutlarda değerlendirmektedir. Örneğin; egemenlik sahibi mülk ile yalnızca sınırlı bir coğrafi bölgedeki belirli bir grup üzerindeki siyasi iktidar ilişkisini karşılaştırarak; “gerçek mülk” ile “sınırlı mülk” ya da (nakıs mülk) ayrımı ile ifade etmektedir.
İbni Haldun “nakıs mülk” kavramını delvet içi iktidar ve devletlerarası bağımlılık-bağımsızlık ilişkisi bağlamında kullanmaktadır. İbni Haldun’a göre delvet içi iktidarın egemenliğin sahibi hükümdardan diğer bir unsura kaymış olması örneğin “Hâcib”in (Vezir) iktidarı ele geçirmiş bulunması, hükümdarlıktaki tamlığı noksan kılmış demektir. İktidarı kazanan bu kişi mevcut hükümdarla aynı asabiyyeti taşıyor olabileceği gibi, vezir, köle, azatlı ya da himaye altında buunan kimselerden biri de olabilir. Bu şekilde iktidarın hükümdardan başka kişi ve merkezlere kayması, “devlet içi”, yöntemle ilgili bir gelişmedir. Bu gelişme “hükümdarın” yönetimden uzaklaştırılması ve hükümdarın denetim altına alınması” halinde ortaya çıkar. (65)
İbni Haldun, devletin hakiki mülk olduğunu belirtmiştir. Hükümdarın iktidardan uzak bırakılması düşünüre göre devletinbünyesine ilişkin bir durumdur. Ama bu, devletin bütünüyle egemenlik ve bağımsızlığı ile ilgili bir siyasi değişme değildir. Devletin bağımsızlık ve egemenlik acısından “nakıs” mülk haline düşmüş bulunması, iki halde olmaktadır. İlki; iktidara sahip olduğu halde hükümdarlık düzeyine ulaşmıyan örgütlenmelerdir. Örneğin; Kayrevandaki Ağleb Oğlullarından birçok Berberi Hükümdar ile Abbasi devletine bağlı Arap olmayan hükümdarların durumu Düşünür’e göre böyledir. İkinci durum; devlette yine “nakıs” mülk derecesinde olan emirliklerdir. Bağımsız ve bağımlı devlet tipleri İbni Haldun’un devlet niteliklerinin üzerinde durduğu ve “nakıs” gördüğü siyasi yapılanmalardır. Diğer bir yönetim biçimi ise; “devlet içi iktidarın el değiştirmesi ile ilgili gelişim”dir. Bu; hükümdarın yönetimden uzaklaştırılması veya “hükümdarın denetim altına alınması” biçiminde oluşmaktadır.(66)
İbniHaldun;Devlet içi iktidar ilişkileri ile devletin bütününe ait durumları birbirinden dikkatli bir biçimde ayırmaktadır. İbni Haldun’un neden, bağımsızlık şartları bakımından yetersiz kalan devletlere “Nâkıs mülk”, devlet içi iktidar paylaşımı ile ilgili gelişmeler sonucu ortaya çıkan ve hükümdarın iktidardan uzak düşürüldüğü devletlere “nakıs mülk” terimini kullandığı düşündücüdür. Bu oluşumun çözümü; İbni Haldun’un siyasi yapı ve örgüte ilişkin görüşlerinin açığa çıkarılmasına önemli ölçüde yardımcı olabilir. İbni Haldun’un iktidara ilişkin gelişmeleri devletin yapısı için kullandığı terimle açıklaması bilinçli bir yaklaşımdan kaynaklanıyor. O’na göre; devletin bağımsızlık koşulları yönünden kayba uğraması devleti nasıl zayıf düşürecekse, iktidarı devletin kurucusundan uzaklaşarak yeni unsurların eline geçmesi de bu kez bağımsız bir devleti zayıflığa sürükliyebilecektir. O, konuya normatif bir yaklaşımda bulunmaktadır. Yani düşünürü ilgilendiren temel sorun devlet olgusudur. Siyasi otorite (hükümdar) ile siyasi iktidar (vezir, yardımcı vs.) ayrımı olduğunda devletin gücünden kayba uğraması söz konusudur. Böylece devlet gittikçe zayıf düşebilecek, durum yalnızca bir iktidar sorunu olmaktan çıkabilecek, devletin egemenliğine gölge düşüren gelişmeleri doğurabilecektir.(67)
İbni Haldun’un Devlet-mülk egemenlik ile ilgilibu görüşleri, genel kabul görün düşüncelerdir. İslam boyutları çerçevesindeki bilgi ve gözlemlerine dayanarak geliştirdiği bu teori, sonuçta kendiliğinden genel kabul gören (evrensel) düşünceler olmuştur. Prof. Dr. Ümit Hassan diyor ki, “Sağlıklı veri ve bulgularına dayanarak ortaya koyduğu görüşleri, vardığı sentez ve bu sentezi belirli bir sistematik altında işlemesi evrensel siyasi olguların ipuçlarını veren bir teorinin meydana gelmesine ön ayak olmuştur. İbni Haldun’un verilerini derlediği mekan-zaman için ortaya koyduğu siyasi görüşler, bu gün için bile tarih değil sonuçları bakımından, tartışma götürmiyecek bir değer taşımaktadır.(68)
DEVLET ŞEKİLLERİ
Devletin gelişmişlik düzeyine ulaşmış cemiyetlerde yerleşik hayatın ortaya çıkardığı karmaşık meseleleri çözmek, hükümdarın yetkilerini belirtip sınırlamak için devletlerin belirli bir siyaset izlemeleri gerekmektedir. Yoksa, devlette düzen kalmaz, hakimiyet yerleşmez ve sonunda devlet yokoluşa gider. Göçebe topluluklarda nüfus azlığı herkesin birbirini tanıması, nesebin açıkca belli oluşu asabiye bağından kaynaklanmaktadır.
Bu bağın sağladığı doğal gelenekler yeterlidir. Fakat, gerek muhtelif kabileler arası savaş, gerekse yerleşik cemiyetler haline geçme sonunda bu ilk kabile halindeki yapı eski birlik ve dirliğini kaybeder. Nüfus artar, neseb karışır, toplumda belirli bir servet birikimi olur, mülkiyet artar. Böylece asabiyyet bağı, bu karmaşık toplumu düzenleyecek kuvvetini kaybeder. Bu aşamada soyları, yaşam tarzları, meslekleri birbirinden farklı heterojen(karışık) bir insan toplumunu aynı düzen altında yaşatabilmek için örgütlü, merkezi ve zorlayıcı gücün varlığı zorunludur. İşte siyasi iktidar budur. Devlet budur.