İbni Haldun'da Toplumsal Değişim ve Ekonominin Rolü
İBNİ HALDUN’DA; TOPLUMSAL DEĞİŞİM VE
EKONOMİNİN ROLÜ:
İbni Haldun’un, incelediği konular toplumbilim alanına giren konulardır. Düşünüre göre toplum haline gelme bir zorunluluktur. İnsanların fert olarak gelişimi, ancak toplum haline gelmeye yönelik olduğu ölçüde anlam kazanır. Bir araya geliş tesadüflerin sonucu değildir. İnsanın “geçinme işini üretmesi”, “kendi cinsinden olan diğer fertlerle biraraya gelerek geçinme vasıtaları gibi hususlarda birbiri ile yardımlaşma ile” diğer canlılardan ayrılır. İbni Haldun insan ile hayvan arasındaki farkın yalnızca “soyut bir düşünebilme yeteneği” ile izah etmemekte, insanların aynı zamanda toplum halinde yaşayabilme ve gelecekleri ile çeşitli organizasyonlar yapma özelliklerinin de ortaya çıktığını ifade etmektedir.
Yani İbni Haldun’a göre insanların toplu halde yaşaması bir tercih konusu değildir. Bir gerekliliğin sonucudur. “Bunun sebebi tek bir kişinin kendi başına geçim ve yaşama ihtiyaçlarını temin edememesi ve sosyal hayatta kişilerin birbirlerinin yardımına muhtaç olmalarıdır”(30) Bu olgu üstünde yükselen olgular bu maddi olayların sonucu gerçekleşmektedir.
İbni Haldun’un sosyal gelişimi ve sosyal değişimin maddeci bir biçimde yorumlayışı ile üretimi sosyal gelişmenin temeli olarak görmesi birbiri içine girmiştir.
İbni Haldun’a göre sanayii, düşüncenin gelişmesine hizmette bulunur. Böylece bilinç üzerinde etkili olan sanayi sayesinde yeni bir becerinin öğrenilmesi kolaylaşır. Bunun sonucu olarak gelişmiş olan aklın bilimsel gelişmeleri çabuk kavrama yeteneği artar. Düşünüre göre,bilimde ilerleme, ülkelerin ekonomik gelişmişliği yerleşik ve sosyal hayatın derecesi ile orantılıdır. Eğer çalışanların emekleri geçinmeleri için lüzumlu olan miktardan fazla kazanç temin ederse, o toplumun üyeleri geçinmelerinden artan vakit ve emeklerini insana mahsus olan bilim, fen ve sanatı öğrenmeye sarfederler. İbni Haldun, sosyal ve ekonomik kalkınma ve gelişme ölçüsünde eğitimin de ilerleyebileceğini ve ancak bu süreç sonunda eğitimden yararlanabileceğine ifade etmektedir. İbni Haldun emeğini sadece geçimi sürdürmeye ayırıp geçimi dışında başka bir şeyle uğraşamayacak hale gelen toplumlarda bilim ve bilgi edinilemiyeceğini yazmaktadır.(31)
İbni Haldun, sosyal gelişme ve değişmedeki farklılığı yani toplum biçimlerinin çeşitliliğinde de maddeci bir yorum kullanmaktadır. Bunda Bedevi ve Hazeri toplum biçimlerini ayırt edişi yatar. Üretim ve toplum biçimlerinin farklı oluşu düşünürün somut açıklama yoludur. Bedevi toplum -Hazeri toplum ayrımı bu farklı toplum biçimlerini belirler. Bedevilik ve Hazerilik İbni Haldun’un ayrımına göre iki ayrı sosyal ve ekonomik hayat tarzıdır. Bedevi hayat tarzı, basit, cesarete dayanan karşılıklı yardımlaşmanın esas olduğu, bağımsız bir yaşayış biçimidir. Ancak Bedevilik, ekonomik gericiliktir. Hazeri hayat tarzı, uygar hayat tarzıdır. Burada daha bilgili, işbilir kişilerden oluşan toplum vardır. İbni Haldun’un Mukaddime boyunca geliştirdiği, sosyal gelişim ve kültürel öğelerdeki maddeci yaklaşımı Bedevi-Hazeri ayrımındaki farklı üretim ilişkilerine ve sosyal hayat tarzına dayanır.(32)
İbni Haldun, kurulan bir devletin yaşaması için siyasi ahlakın ve moral değerlerinin gerekliliği üstünde ısrarla durmuştur. Bedevi topluluklardaki sadeliğin terkedilmesi ile lüks, sefahat ve ısrafa dalınması bu moral değerlerin kaybına neden olduğunu düşünmektedir. İbni Haldun; bu değişimin siyasal sebeplerine işaret ederken çevrenin ve olayların maddi etkisini önemle belirtmektedir. Mukaddime’de “Çocuk iyi ve kötü şeylerden hangisi ile daha önce karşılaşırsa onu kabul eder ve öbürlerinden uzaklaşır, uzaklaştığı işi kabul etmek nefsine ağır gelir”, “Şehir halkı her çeşit lezzetler, bolluk genişlik içinde yaşamaya alıştıkları için bir çok kötü huylarla nefislerini lekelerler” Bedevilik ve köy hayatı yaşıyanlar ise ancak vücutlarını koruyacak miktarda dünyaya düşkün olup kötü yollara sapmaları, kötü huyları, şehirlere nisbetle çok azdır. Bütün bu durumlar uygarlığın bozulmaya yüz tutmasındandır.(33)
İbni Haldun, ekonomik ilişkileri toplumda belirleyici unsur olarak ele alırken iş bölümü ve üretimin temeli olan “emeği” ele almaktadır. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi toplum hayatı insanlar için bir sonuçtur. Tek bir kişi yalnız başına, ihtiyaçlarını temin etmekte yetersizdir. Kendisine ve diğer insanlara yetecek miktarda üretim için bu maddenin üretilmesine yetecek kadar kişilerin biraraya toplanmaları gerekir. Bir gıda maddesinin en asgari düzeyini, örneğin; birinin bir gün için yaşaması için gereken buğdayı un haline, unu hamur haline, hamuru ekmek haline getirmek zorunluluğu vardır. Bu üç işin her biri çanak, alet ve elbiseye ihtiyaç vardır. Bunlar demirci, marangoz ve çömlekçi tarafından yapılır. Bunların hepsini veya bazısını üretmek tek bir kişinin gücü ile gerçekleşmez.
Yani yeterli miktarda üretilmesi bulunabilecek, üretileni, tüketecek kadar kişinin bir araya toplanmaları gerekir. Böylece, yapılan işbirliği sayesinde kişiler kendilerinin sayılarından kat kat fazla insanın ihtiyacına cevap veren üretimde bulunabilirler.(34) O halde toplumun üyelerinin biraraya toplanarak üretim yaptığı maddeler, üretim yapanların ihtiyaçlarından fazladır. O zaman İbni Haldun’a göre emek ve üretimin çoğalması ile bunun değeri olan servet ve para toplumda çoğalır.
İbni Haldun’da toplumun değişmesi ve gelişmesinde “emeğin” değeri çok önemlidir. Her kazanç ve sermaye birikimi insan emeği ile sağlanır. Kazanç, sanayi vasıtasıyla elde edilirse bu kazancın emek sarfetmeyi gerektirdiği bellidir. Hayvandan, bitkiden ve madenlerden istifade suretiyle kazanç elde edilirse, bunun da insan kuvveti ile ve emek sarfetmekle olacağı kesindir.
O’na göre, emek sarfedilmeden bir şey elde edilemez ve faydalanmak imkanı olmaz.(35) Yani, emeğin özelliği ürünlerin ve hizmetlerin değerinin ancak emek ile ölçülebileceği fikri klasik iktisatçılardan 500 yıl önce İbni Haldun’da görülüyor. Bundan başka; İbni Haldun “tabii ve tabii olmayan geçim yolları” ayrımını(36) yaparak, sömürü ve istismar, hortumlama mekanizmasını ortaya koymuştur. Diğer yandan “değer” kavramını ana hatları ile irdeleyerek Mukaddime’de konuyu tartışarak; “emek-değer” ve “artık-değer” teorisini yaşadığı dönemde irdelemiştir.(37)
İbni Haldun’un toplumsal ilişkilerin ekonomik temellere bağlı olduğunu tesbit etmesi, üretim tarzı, üretim ilişkileri, iş bölümü, ürünlerin değerlerinde “emeğin rolü” hakkındaki görüşleri “İbni Haldun’un” metodunu açıkladığı gibi, onun ekonomi-siyaset ilişkisindeki düşüncesini de ortaya koyuyor.
İBNİ HALDUN’UN SİYASET TEORİSİ VE
HAKKINDA DÜŞÜNÜLENLER
İbni Haldun’un siyaset teorisinde “Asabiyyet” kavramı önemli bir yer tutar. Bu kavramın Mukaddime içerisindeki yerinin önemi birçok araştırıcı tarafından kabul edilmekle birlikte, farklı yorumlar yapılmaktadır.
İbni Haldun; “Asabiyyet, düşmanların saldırısından korunmak ve saldıranları kovmak, birlikte harekete geçmek ve diğer sosyal faaliyetlerle olur”(38) diyor. Asabiyyet; aynı özellikleri taşıyan toplumlardaki “birlik duygusu”, bulunmakla beraber, soyut, sadece duygu planında kalan bir olay değildir. Bu duygu kendisini hareket ile yaşatmakta, ve varlığını sürdürmektedir. Yani, asabiyyet, davranış biçimidir. Bu ise şekil olarak, kollektif olmaktadır. Ortaklaşa yaşayış ve örgütlenme belirli bir ortak düşünceyi doğurur. Bu düşünce yine ortaklaşa yaşayış ve örgütlenmeyi pekiştirir. Asabiyyetin bu anlamı yani kollektif bir aksiyon olması, Mukaddime’nin bütününde açıkça izlenebilir. (39)
Prof. Dr. Tarık, ÖZBİLGEN, İbni Haldun’un “Asabiyyet” anlayışına karşı çıkar. ÖZBİLGEN’e göre “Asabiyye, yada asabiyyet gibi çeşitli biçimlerde yazılan bu sözcüğün anlamı, mücadele esnasında bir toplumu ayakta tutan ruh halidir.” İbni Haldun; içinde yaşadığı sosyal koşullar gereği, toplumu daima bir mücadele aracı olarak gördüğü içindir ki, “Asabiyyet”i de mücadeleye bağlamıştır. Dedikten sonra “Asabiyet”i “sosyal bilinç” olarak adlandırmaktadır.(40)
Prof. Dr. Tarık Zafer TUNAYA, “Asabiye” teriminin İslam siyasi edebiyatında özel bir anlamı olduğunu ifade ediyor. İslam’dan önce Araplar’da, “asabiyyet”in anlamının “kendi soyundan ya da kabilesinden olanı, haksız bile olsalar, her an savunmak ve korumak” diye tanımlıyor. Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, son incelemelerde “asabiyyet”in milliyetçilikten farklı olmadığı sonucuna varmaktadır.(41)
İBNİ HALDUN’DA “ASABİYYET” NEDİR?
İbni Haldun’da iki çeşit “asabiyyet” tanımı var. İlki, “neseb asabiyyeti” ikincisi “sebep asabiyyeti”dir. Nesep Asabiyeti; aynı soydan gelmiş olmaktan doğan birliktelik halidir. Sebep Asabiyeti aynı kültür ortamına sahip olmaktan doğan ve sonradan elde edilen birlikteliktir. İbni Haldun’a göre, her iki kaynağı ile asabiyyet, mücadele zorunluluğundan kalan toplumlar için bereketli bir enerji kaynağıdır. Devlet bu enerji ile kurulacaktır. Devletin bozulması da aynı enerji kaynağının sönmesi ile gerçekleşir. İbni Haldun’a göre; gerek neseb, gerek sebep asabiyyetleri kuvvetli bir şekle girmedikçe hukuk oluşturulamaz. O zaman devlet kurulamaz. Düşünürün ifadesi ile “mülk” oluşamaz.
İbni Haldun; “Asabiyyet”i şöyle izah ediyor:“Kavimlerin kudret kazanmaları ancak neseb bağı ile birbirlerine bağlanmaları, veyahut buna benzer ortak bir bağ sayesinde olabilir. Kişi kandaşlık bağı ile bağlı olduğu diğer kişilerin başına gelen felaketlere engel olmak ister. Onlara yardım eder, zulüm ve tecavüze uğramalarına karşı çıkar. Ve onları savunmak üzere harekete geçer. (42) “Asabiyyet”in ilk çeşidi kandaşlık bağlarından doğuyor. Bu bağ kan bağı adını alır. İbni Haldun kölelik ilişkisini de “Asabiyyet” kavramı ile izah etmeye çalışıyor. Buna sebep asabiyyeti adı veriyor. Kanbağı dışında olmakla birlikte “köle sahiplerinin kölelikten azlettiği kimsenin üzerindeki hak ve hukuku ve himayesine aldığı kimsenin hamisi üzerindeki hak ve hukukunu dahi bir nevi akrabalık kabilinden olup, azatlısı veyahut hmayesine aldığı kimse her hangi bir zulüm ve tecavüze uğrarsa, harekete geçerler ve yardıma koşarlar. Böylece azat eden ile azat edilen ve himayesine alan kimse ile himaye edilen kimse arasındaki kaynaşma ve bağlılık neseb bağına benzer ve ona yakın bir hal ve bağlılık doğar. Bunun sonucu olarak asabiyyetin diğer çeşitleri meydana gelir” (43)
İbni Haldun’a göre, “Asabiyyet”in çeşitleri olan neseb asabiyyeti (kandaşlık) ile sebep asabiyyeti (sonradan kandaşlık) yani kandaşlık varmış gibi hareket etmek arasında uygulamada bir fark yoktur. İnsanlar sonradan kazanılan kollektif aksiyon gücü sayesinde de akrabalar gibi hareket ederler. Birbirine alışkanlık, uzun zaman beraber çalışmak, suretiyle de olsa asabiyyet bir kez varolduktan sonra, farklı kökenden kaynaklanmış olması kollektif aksiyon gücü niteliğini değiştirmez.(44)
İbni Haldun, asabiyyet kavramının işlevini Bedevi ve Hazeri toplumlar üzerinde incelemiştir. O’na göre asabiyyet, Bedevilikten Hazeriliğe geçişi mümkün kılan dinamik bir olgudur.(45) Asabiyyet, ister nesep, ister sebebe dayansın önce belirli bir topluluk içinde birlik ve aksiyon meydana getirir. Sonra öteki çatışan asabiyyetleri, kuvvetli bir topluluk haline dönüştürmektedir. İbni Haldun’a göre “Bir uruğun içinde çeşitli soylar, boylar ve dallar bulunduğu takdirde, idareyi ele geçirmek ve elde tutabilmek için bu soy ve boyların hepsinden daha kuvvetli bir asabiyyete ihtiyaç vardır. Bu kuvvetli boy diğer soy ve boyları kendi idaresi altına alır. Ve bunları büyük bir asabiyyet getirir. Aksi takdirde anlaşmazlık ve çekişmeye giden birdağılma meydana gelir.”(46)
İbni Haldun Asabiyyet teorisi ile iktidar arasında yakın bir ilişki kurmaktadır. O’na göre, bir sınırlı topluluk içersinde veya bütün bir toplumda siyasi iktidarı ele geçirecek bir patonsiyele sahip olmak, iktidara geçmek ve sürdürmek için asabiyyete ihtiyaç vardır. Mücadele-çatışma gibi aksiyona geçmenin daha etkin biçimleri asabiyetin varlığı ve kuvveti ile orantılıdır. Küçük toplulukların kollektif aksiyon yolu ile iktidar olmaları için en önemli unsurları asabiyet kurmalarıdır. Devlet kurmadan bir devlete egemen olmaya kadar varabilecek olan iktidar mücadelesinde, iktidarı kazanma ve korumada, “Asabiyyet” önemlidir. Devlet ve saltanat ancak kararlılık ve sağlam bir düzen kazandıktan sonra siyasi iktidarın yürütülmesinde asabiyete ihtiyaç duymayabilir.(47)
Asabiyet’in sosyal niteliği ve özelliği onu incelenirken bunun dinamik bir biçimde siyasi hedeflere yönelik olduğunu,sosyal ve siyasi özelliklerinin de birbiri içine girdiği belirtilmiştir. İşte bu ikili özellik, ekonomik yapıya göre yürür. Asabiyyet; belirli üretim biçimine bağlı olarak doğmuştur. Ekonomik gelişim ve değişim içinde kaybedilir. İbni Haldun üretim ve tüketimin azalmasının etkisi ile asabiyetlerini kaybettikten sonra diyerek asabiyetin ekonomik yapı ile olan ilişkisinin önemi üstünde durmaktadır.
İBNİ HALDUN’DA TOPLUM ANLAYIŞI
GÖçebe (Bedevİ) Cemİyetler:
İbni Haldun, insanı sosyal varlık olarak kabul eden bir düşünürdür. Bu tesbit çağına göre oldukça ileri bir tesbittir. Karşılaştığı ihtiyaçları yalnız başına giderebilmekten, varlığını kendi gücü ile sürdürebilmekten uzak olan insan için toplu yaşamı zorunlu bir hayat tarzı olarak kabul etmiştir. Düşünür, insan iradesinin eseri olarak karşılaştığı toplu yaşamı Mukaddime’de Bedevi ve Hazeri toplum tipleri olarak formüle etmiştir.
İbni Haldun’a göre, göçebelik yerleşik hayattan öncedir. Göçebe yaşamı ikiye ayrılır. Birincisi, koyun, inek gibi hayvanları besliyerek geçinen Türk- Türmen ve Berberilerdir. Bu göçebelere; “çoban göçebeleri” adı verilir. Diğeri ise, deve beslemekle geçinen Araplar, Batı Afrika’lı Berberiler ve Kürt göçebelerdir. O’na göre; göçebe hayatın asıl özellikleri bu ikinci grupta görülür. Toplumsal gelişme kanunlarına uygun olarak yaşamlarını sürdüren göçebeler zamanla servet edinip kuvvetlenerek yerleşik hayata geçebilirler.
Düşünür, iklimin, maddi hayat tarzının, üretim koşullarının, insanların özelliklerini ve dolayısıyla toplumların özelliklerini belirlediğini saptamıştır. O’na göre, kişisel ve etnik karakterler ırki değil sonradan kazanılmıştır. “İnsan, alışkanlıklarının oğludur. Onunla alışıp kaynaşmıştır. O kendi tabiat ve mizacının oğlu değildir. Hayatta alışmış olduğu şeyler, onun yaradılışı ve tabiatı, onun için bir meleke ve bir alışkanlık olur. Bunlar insan için bir tabiat veya yaradılıştan gelme bir özellik gibi olur. (48)
Göçebeler uzak ve tenha yerlerde yaşadıklarından ve bundan dolayı diğer insanlarla ilişki olanağı zor olduğundan çekingen, kaba ve sert mizaçlı fakat kentlere oranla iyi ahlaklı kişilerdir. Temel ihtiyaçları hayatlarını sürdürecek basit bir barınağa, giyecek ve yiyeceğe dayanmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı bencil olmayıp kabilenin çıkarlarını kendi çıkarlarına üstün tutarlar. Bundan dolayı da cesaret ve kahramanlık başlıca değer yargılarını oluşturur. Göçebe toplulukları, ne kendini, ne de kabilesini güven içinde hissetmediğinden yabancılara karşı çekingen, ancak kendine güvenen savaşçı ve cesur kişiliktedirler. Göçer hayat şartları; dayanıklı, kendine güvenen, cesur, birbirine bağlı fretlerin yetişmesini sağlar. Göçebe topluluklar, yerleşik hayatın rahatlığına dalmış devletler için daimi potansiyel bir tehlike oluştururlar. Yani; Bedevi toplumlardaki vuruculuk-döğüşkenlik hem korunma hem de dayanışma içindir. Bedeviliğin sert olan, sosyal hayatı, yiğit ve dürüst bir hareket tarzını kaçınılmaz kılar.
GÖÇEBE TOPLUMLARDA
TOPLUMSAL DÜZEN
İbni Haldun; Bedevi toplum ile uygar toplumu siyasi örgütlenme yönünden ayırmaktadır. Bedevilik’teki siyasi örgütlenmenin Hazerilik’ten farklı oluşunun temel göstergesi olarak, kitle-lider ilişkisi ve liderliğin değişik toplumlardaki niteliği, siyasi örgütlenme biçimlerinin üstünde önemle duruyor.
İbni Haldun, “cemiyet” ile “devlet”i birbirinden ayırıyor. O’na göre, öyle cemiyetler vardır ki, bir devlet haline gelememişlerdir. Fakat bu durum, o cemiyetin kendine has düzeni olan bir insan topluluğu olarak yaşaması için bir engel değildir. O halde her düzen devlet düzeni değildir. Bazı cemiyetlerde devlet olmadığı halde düzen oluşmuştur. Göçebe cemiyetler bu tip topluluklardır.
Göçebe cemiyetleri bir arada tutup yaşatan bir düzen ve bir ortak hukuk normları oluşmuştur. Bu sosyal ve hukuki düzeni meydana getiren bu sosyal ilişkiye İbni Haldun; “asabiyyet” bağı adını verir.
İbni Haldun; göçebe topluluklarda düzeni sağlayan asabiyet bağının yanında “Riyaset” adını verdiği şeflerin otoritesi de yer alır. Yani göçebe gelenekli Bedevi topluluklarda siyasi örgütlenme Riyaset (başkanlık) biçimindedir. Düşünüre göre; “Riyaset”te iktidarın el değiştirmesi çoğu halde nisbi olarak zayıftan daha kuvvetlisine geçecektir. Başkanın üyesi bulunduğu kabiledeki asabiyyetin diğer asabiyyetlere yada sözkonusu kabilenin belirli boy ve dallarının diğer boy ve dallara sırası ile üstün gelmiş olması gerekir. Bu üstünlük kendini kabul ettirdiği sürece diğer asabiyyetler başkanın asabiyyetine itaat ederler. Ve siyasi bir örgütlenme biçimi olarak siyaset belirli bir asabiyyetin iktidarı altında devam eder.(49)
Bedevi toplumlardaki örgütlenme biçiminin askeri nitelikte bir demokrasi özelliği gösterdiğini belirtmek gerekir. Bu tip bir örgütlenmede ölçü kabile içersinde aynı sülaleden gelenlerin üstüste başkan olabilecekleridir. Ancak, bu durum başkanlıktaki iktidar üzerinde tekel kurulduğu anlamına gelmez. Daha güçlü bir asabiyyete sahip kabilenin belli coğrafi bölgede bir arada yaşıyanlar veya göçebeliklerini sürdüren diğer kabileler üzerinde üstünlük kurması her zaman mümkün olabilir. Aynı kabile içerisinde bir boyun asabiyyeti de üstünlük-iktidar sağlıyabilir. Kabilenin başındaki başkan, bu ihtimalleri ortadan kaldırdığı sürece iktidarını sürdürebilir.(50)
Başkanlık yönetimi denen yönetim şeklinde; başkan, “otorite” sahibidir. Kudret sahibi olan bakanın emir ve yasaklarına itaat esasdır. (51) Başkan şeref ve asalet sahibidir. Bu özellikler bir soy içersinde sürüp gidebilir. Aynı sülale içinde birbirini takip eden başkanlıkların her birinin bu mevkiiyi hakedecek bir yönetimi sürdürmesi, kandaş toplum özelliklerini koruması gereklidir. “Asalet” Bedevi toplulukların yaşama biçimlerine uygun ve onu koruyucu geliştirici bir davranış içerisinde olmakla korunabilir. Bir soydan gelmiş olmanın yada öyle olduğunu varsaymanın görev ve yükümlülüğünü erdemli bir biçimde sürdürmek demektir. Kandaş soyluluk, iktidar potansiyelini gösterir ve daima asabiyyet potasında değerlendirilmelidir.(52)
Başkanlıkta (Riyaset) bulunan bu otorite ile Hükümdarlıkta mevcut olan otorite farklıdır. Bedevi toplumda başkanın emir ve yasakları Bedevi örgütlenmenin gereklerini, bu örgütlenmenin ardında yatan gelenek, görenekler çerçevesinde yürütülür. Bazı hallerde, ekonomik ilişki, savaş gibi yeni toplumsal kararlar alınır. Başkanlık, ululuktan ibaret olup, ona başkaları uyrukluk ediyorsa da, başkan zor ve kuvvetle hükmünü yürütmek durumunda değlidir. Bedevi topluluklar arasındaki çekişmeler, büyüklerin müdahalesi ile sona erdirilir. Dışarıdan gelen saldırıda gençler tarafından önlenir. Bedevi toplumda iktidarın maddi temelini kandaş toplumun ekonomik-sosyal örgütlenmesi, manevi anlamdaki temelini ise, sevgi-esirgeme, dayanışma duygusu oluşturmaktadır.
Bu yolla oluşan otorite Bedevi toplumun başkanlarının önderliği ile geçerlilik kazanır. Hazeri toplumda ise, toplumun siyasi örgütlenmesi olan mülk-devlet ilişkisi temelinde uygulanır. Devlet yoluyla uygulanan yönetimde esas olan iktidar olabilme ve bunu sürdürebilme kudretidir. Hükümdar da asabiyyete dayanır. İktidarını kurmak ve sürdürmek için gerekli olan asabiyyet, artık, mülkün gerekleri ve hükümdarın istekleri doğrultusunda işleyecektir.(53)
Bedevi toplumların yönetiminde baskı yoktur. Baskı ve tecavüze uğrayanlar korunur, halleri düzeltilir, gelenekler, görenekler, eşitsizliği giderici yöndedir. Adalet esastır. Hazeri (uygar) toplumda, demokratik kandaş toplumun özelliklerinin ortadan kalktığı görülür. Mülk-devlet düzeninin ileri aşamalarında ise bu toplumun yönetiminde iktidar araçları, zor kullanma ve baskıdır.(54)
İbni Haldun; göçebe kabilelerde düzeni sağlayan asabiyyet bağının yanında “Riyaset” adını verdiği şeflerin de otoritesi yer alır, diyor. İbni Haldun henüz devlet seviyesine ulaşmamış cemiyetlerde bile yöneten ve yönetilenler farklılaşmasının bulunduğunu ifade ediyor. Kabile mensuplarının aralarındaki anlaşmazlıklar için herkesin sayıp sevdiği kabile büyüklerine başvurmalarına bakarak, şeflerin birer hukuk düzenleyicisi durumunda olduğu tesbitini yapıyor. Hiçbir cemiyetin yasa kuralları olmaksızın yaşıyamıyacağını ortaya koymuştur. Göçebe cemiyetlerde; sosyal ve hukuki temellerin olduğu, “Asabiyye” bağı ile kabile büyüklerine “Riyasete” duyulan saygının sonucu oluşan bir tür kendiliğinden düzen ve geleneklerin ağır bastığı yazısız hukuk kurallarının oluştuğunu yazıyor.