Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

İbni Haldun'dan Önce... İslam'da Din Felsefe...

İBNİ HALDUN’DAN ÖNCE; İSLAM’DA

DİN-FELSEFE İLİŞKİSİ ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER

İslam’da düşünce hayatının merkezleri arasındaki fikir farklılıkları, çok yönlü bir görünüm arzeder. Bu görünümü incelemek, açıklığa kavuşturmak yüzlerce yıl süren dev bir çabanın konusu olmuştur. Burada doğrudan İbni Haldun’un metoduna geçmeden önce İslam düşüncesinin iç ilişkilerine ana çizgileri ile bakmak gerekir. Bu çaba İbni Haldun’un metodunun iyi anlaşılmasında önemli bir zemin oluşturacaktır.

İslam düşüncesine bakıldığında ilk dikkati çeken olgu, mezhepler, tarikatler, ekoller arasındaki fikir ayrılıklarıdır. İster Sünni anlayış içinde olsun, ister batini bir ekol arasında olsun yüzeydeki ilişki ve çelişkiler hep bu merkez etrafında döner. Söz konusu sürecin nasıl oluştuğunun anlaşılması yönünde gösterilecek bir çaba, bizi, düşünce planındaki daha derin bir ilişki-çelişki sürecinin nasıl oluştuğunun kavranmasına götürür. Bu da din ile felsefe kavrayışı arasındaki ilişkilerin ortaya çıkarılmasıdır. Felsefenin İslam’a doğrudan girmesi ile İslam düşüncesinde din ile felsefe arasında uzlaşma ya da çelişmeler adı geçen ekoller arası ilişkilerden daha derinde işleyen düşünce oluşumları haline gelmişlerdir.

Bu da özgür düşünce ile ön yargılı düşüncenin birbiri karşısındaki çatışmasıdır. Böylelikle yüzeyde, ister vahiyci-ilhamcı şeriat ekolleri arasında, ister batıni ekoller arasındaki çelişkiler olsun, hep, düşünce planında din temeli ile felsefe temeli arasındaki çelişkilerin birer dışavurumudur. Prof. Dr. Neşet Çağatay’ın dediği gibi; Kuran’ı Kerim’de insanın aklını kullanması emrediliyor, aklını kullanmayan insandan daha şer mahluk olmayacağına dair ayet iniyor.

Oysa dinamik bir yenilikçilik biçiminde ortaya çıkan İslam’ın eşitlikçi yanları karşısında resterasyon çabaları sürgit devam edecektir.(14) Fakat zamanla bu anlayış tahrif edilmeye başlandı. Böylece süreç içinde şeriat, hilafet yerine saltanat aracı, olarak kullanılmaya başlandı. Bu duruma karşı çeşitli muhalefetler doğmuştur. Temel siyasi muhalefetler olan Alevilik, Şia vb. gibi ayrı tutulsalar bile diğer doktrinler İslam’a yeni düşünceler getirmişlerdir.

Özgür düşünceye açık ekoller zaman zaman getirdikleri düşüncelerle yetinmeyip kendilerini geliştirmişlerdir. Örneğin Kaderiyye ekolü böyle doğdu. Kaderiyyeciler şöyle düşünüyorlar: “Allah, Kur’anı Kerim’de gösterdiği gibidir. Yaratıklar tam olarak “halk” edilmişlerdir. Dıştan bir gücün, kaza ve kaderin neticesi değildir, fiil ve hareketler önceden takdir olunmamıştır. Bunlar beşerin istek ve kudretine tabiidir. Cenabı Hak kullarının işlerine karışmaz ve kötülüğü yapmaz. Herkes tutacağı yolu bizzat tayin eder.Daha sonra Cebriye ekolü oluştu. Bunlar görünürde Kaderiye’cilere karşı idi. Cebriyeciler’e göre “Günah ve isyan vehim ve hayaldir”, “fiil Hakkın muradına muvafıktır” denerek “laik” çıkışlı esaslar getiriyorlardı.

Daha sonra Camiye adlı bir ekol doğdu. Bunlar Kur’anı Kerimin yaratıldığını, yani sonradan yazıldığını ileri sürüyorlardı. Bunlara göre ancak cisim görünebilirdi. “Arş” bir mekan olduğundan orada ancak cisim bulunabilirdi. Böylece materyalist yöntem denilecek bir yaklaşım oluşuyordu. Bu arada Mutezile ekolü ortaya çıktı. Bu da aklı esas alan bir ekoldür.(15)

DİN-FELSEFE İLİŞKİSİ AÇISINDAN

TOPLUMSAL GELİŞMELER

Emeviler döneminde deneysel fen bilimlerde fizik-tıp-astronomi ve felsefe konusunda dikkate değer bir gelişme olmamıştır. Abbasiler Döneminde 8. yy. ortasından başlayarak önce tıp’ta Grek eserlerinin okuma ve incelenmesine girişilmiştir. Din-tıp çatışması yok sayılır. Oysa Abbasi halifesi Me’mun zamanında, özellikle Mutezile mezhebinin güç kazanması ile din-felsefe ilişkisi başlamıştır.(16)  Felsefe ile Sünni İslam çatışmaya başladı. Kur’an’ı Kerim ve diğer dini kaynaklar karşısında felsefeden kaynaklanan Mutezile okulu sosyal bir güç olarak ilk kez üstünlük sağladı. Memun’un bizzat Mutezile’den oluşu söz konusu gidişe önemli bir destek olmuştur. Bu destek kendisini daha çok Grek eserlerinin çevrilmesi ve yayımlanmasında gösterecektir. Bu devrin ikili bir önemi vardır. Bu dönem; hem daha sonraki orijinal felsefe akımlarını hazırladı, hem de İslam’da din felsefesi, hukuk felsefesi, mistik felsefe (Kelâm, Fıkıh, Tasavvuf) hareketlerinin gelişmesini sağladı.

Böylece İslam düşüncesinde a) felsefi hareketler, b) sufi hareketleri, c) felsefe ve ilahiyat arasındaki orta yolda bulunanlar olmak üzere temel ayrımlar belirlenmeğe başladı. Mutezile, Eş’ariye, Maturidiye gibi ekoller Şehabbel-Din, İbni Arabi, Kindi, Razi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd, Gazali vs. gibi düşünürler kendini gösterdi. Bu gelişmelerle felsefe bir koldan doğrudan doğruya İslam’a giderken bir yandan da İslam ekollerine sızarak fonksiyonunu yerine getirdi. Alevi (Şia) ve Haricilik dışında İslam’da iki büyük fikir “Mutezile” ile “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat” olarak ortaya çıktı. (17)

İbni Haldun’a kadar yaşanan dönemi biraz da felsefi düşünürlerin düşünceleri itibariyle izleyelim.

Aristo ismi Farabi ve İbni Sina isimlerini akla getirir. Endülüste ise İbni Rüşd din felsefesinin doruğuna çıkar. Gazali ise metafizik, mistisizim anlayışı dolayısıyla kendine özgü bir yol çizer. Ama, Gazali esasında felsefeye karşıdır.

Kindi, İslam felsefesini, daha doğrusu felsefe ile dini uzlaştırmaya çalışan ilk filozoftur. Eski Yunan Filozoflarının fikirlerini Arap diline kazandırmak Kindi’nin temel amacı olmuştur. Farabi ise, felsefenin bir birim, bir okul, tek bir düşünce olduğu fikrindedir. Farabi, teorik ve etik felsefede Aristoteles’in baştakipçisi ve adeta ondan sonra ikinci öğretmendir. Farabi’nin en belirgin özelliği akıl’ı ön plana çıkarmasıdır. Bununla birlikte Farabi, siyaset teorisinde Platon’un bakışını benimser. Bilimi ve deneyi öğütleyen Farabi metafiziğe karşıdır. Nedenselliğe inanır. Böyle düşünen diğer bir Türk filozof da İbni Sina’dır. İbni Sina, gerek batıda, gerek İslamda yaşadığı dönemde, büyük etkiler yapmış bir düşünürdür. İbni Sina’nın temel problemi, Allah düşüncesine varma yolunda en üst aşamayı oluşturan “İnsanın mutluluğu ve mükemmelliği”dir. Farabi; saf aklın üzerinde durmasına karşın İbni sina nefsi ön plana çıkarır. İbni Sina’da; felsefenin esas problemi, “İlm’ü Nefs” yani psikolojidir. Düşünürün siyasal görüşleri Plato’nun yasaklarının izlerini taşır.

İbni Haldun’dan önceki düşünürlerden sözedince üzerinde durulması gereken bir düşünür de İbni Rüşt’tür. İbni Rüşt, kendi düşüncesini sistematik bir biçimde formüle etmemesine karşın, felsefedeki üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Felsefe ile din ilişkisi problemini felsefe akımı içinde en yetkin biçimde İbni Rüşt ifade etmiştir. Filozoflara karış fıkıhcılar ve ilahiyatçılar tarafından yürütülen sert hücumlara Gazali’de katılmıştır. İbni Rüşt bir filozof olarak felsefeyi savunma görevini üstlenmiştir. İbni Rüşt; eserlerinde, din ile felsefenin tam bir uyum halinde olduğunu gösterme gayreti güder.

Filozofların din dışı, dinsiz, kafir olmaları nedeni ile kendilerinin yok edilmeleri, fakihlerin ve ilahiyatçıların savundukları düşünceler idi. İbni Rüşt de bu güvensiz ortamda bulunuyordu. İbni Rüşt; “Fasl-ül Mekaal”de bilim, felsefe ve din arasındaki ilişkiden söz etmektedir. Ona göre, felsefe ile mantık ilmindeki akılcı bakışın şeriattaki yaklaşımı gereklidir. İbni Rüşd bazı Ayetlere gönderme yaparak akılcı yaklaşımın kıyas yolu ile olabileceğine işaret eder. Kıyasın en mükemmel biçiminin de delil-ispat yolu olduğunu vurgulamaktadır. İbni Rüşt’ün bu muhakemesinde başlıca dayanağı Kıyas müessesinin şeriat nazarında geçerli oluşudur. İbni Rüşt’ün bütün çabası; bilimle din arasında bir savaşın bulunmadığı müslüman olmayan milletler arasındaki din-felsefe ilişkisini örnek vererek anlatmak istemesidir. İbni Rüşt bu konuda şöyle diyor: “İslam dinine göre akıl ile nakil arasında taarruz olamaz. Nas’a dayanmayan nakil akıla karşıt görünse akıl esas tutulur.”(18)

İbni Rüşt’ün felsefesi ile dini uzlaştırma görünümü, düşüncesinin aydınlığı çıkarılabilmesi için kaçınılmaz olan çerçeveyi oluşturur. Düşünürün getirmek istediği anlayış bu çerçeve içinde yer almakla birlikte, tamamı çerçeve ile sınırlı değildir. Çünkü İbni Rüşt’ün eserlerinin dinsel nitelikte oluşu O’nu sadece felsefe ile din arasında bir arabulucu olarak görülmemeli. İbni Rüşd’ü akıl ile inancın uzlaştırıcısı olarak görmek O’nu tanımak için yeterli değildir. İbni Rüşd’ün din ve felsefe problemini incelemesi O’nu çağınnı şartları içersinde mevcut olan konuların hemen tamamına eğilmesini sağlamıştır. Fakat akıl kavramının yerine tabiat-toplum-insan kavramını koyması için İbni Haldun’u beklemek gerekiyordu.(19)

İBNİ HALDUN’UN BİLİM YÖNTEMİ

İbni Haldun’un yaptığı sayısız deney ve gözlem, ondaki gerçekçiliğin ön şartlarını oluşturmuştur. Gerçekçilik eserlerine yansımıştır. Olaylar ise tabiatta, toplumda yürümekteydi. Toplumların durumunu incelemek için akıl yoluna sahip çıkan İbni Haldun’un karşısında bulunan ilk engel ön yargılar olmuştur.

İşte böyle bir ortamda, İbni Haldun bilimlerin tasnifi geleneğini yeni bir değerlendirme ile “mevcut” olan bilimler arasındaki farklılıkları yeniden ifade etmeye çalıştı. İslam kültüründe mevcut bulunan bilimlerdeki en önemli ayırım, tabii ve nakli bilimler ayrımıdır. Tabii bilimler fikir ve akıl ile öğrenilir. İnsan algılama yeteneği ile bu bilimlerin konularını, sorunlarını, öğrenir, öğretim yöntemlerini kavrar. Nakli bilimler ise; nakil ve rivayet edilen haberlere dayanır. Bunların esas ve usulleri öğrenilirken akla dayanmaz ancak sorunların ayrıntı ve uzantılarını asıllarına bağlamak konusunda aklın yardımına başvurulur. (20)

İbni Haldun sistematik bir tarzda İslami çevredeki bilimlerin tasnifini yapmıştır. Aristo’dan İslam düşüncesine geçmiş olan ikili tasnif içine İslami bilimleri de koymuştur. Bu tasnifte bir başka özellik, İbni Haldun felsefeyi iptal ettiği felsefeye yer vermediğidir. Buna karşılık “mantık” ve “kelam”ı, tanımasıdır.

İşte İbni Haldun’un bilimleri sınıflaması:

Akli Bilimler

1. Mantık

2. Tabiat (İnsan, hayvan, nabat, maden)

3. İlahiyat

4. Tealim (Hendese, hesap, müziki, heyet)

Nakli Bilimler

1. Tefsir

2. Kıraat

3. Hadis

4. Fıkıh (Cedel ve hilafiyat)

5. Usulü Fıkıh

6. Kelam

7. Tasavvuf

8. Rüya Tabiri

9. Lisaniyat (lügat, nahiv, beyan, edeb)

İbni Haldun Mukaddime’de akli ve nakli bilimler konusundaki düşüncelerini izah etmektedir. Nakli bilimleri bu bilim dallarını birbiri ile olan ilişkilerini dikkate alarak sergiliyor. Ayrıca şeriat ile ilgili açıklamalarını da ele almıştır.(21) İbni Haldun; şeriatın gelişme süreçlerinden ve bunun sebeplerinden bahsetmek yine bu bilimlerce yasaklanmış mıdır?Böyle bir yasak yoktur. Aslında önemli olan da olayların sebep ve sonuçları olduğuna göre, söz konusu nakli bilimlerin gelişmeleri ile ilgili açıklamalar getirilebilir, diyor.(22)

İbni Haldun, bilimlerin bölünmesini yaptıktan sonra, Ehli Sünnet’in yolunu izleyerek önce dinde felsefi etkileri tesbit edecek, bunlara karşı çıkacak sonra da Ehli Sünnet’in getirdiği kuralları kendi başına bırakıp toplumla ilgilenecektir.

İbni Haldun kelam ile felsefeyi ayırt etmeye özen gösterir. Der ki; “Bil ki, mütekellimin, çok defa, Allahın vücudunu ve sıfatlarını varlıkların alleri ile ispat ederler. Filozof ise tabiat bilimlerinde tabii cisimleri inceler. Bu cisimler de varlıkların bir parçasıdır. Fakat filozofun cisimleri incelemesi mütekellimin incelemesinden başkadır. Filozof cisimi hareket ve sukunet hali bakımından, mütekellimin ise o cismi Yaradan’a delalet etmesi bakımından inceler.”

İbni Haldun bu yazdıklarından sonra aklın önemi ile ilgili olarak da şunları yazıyor: “Bu söylediklerimizin hiç biri aklı ve onun idrak kudretini küçültmez, akıl doğru bir ölçüdür. Aklın hükümleri gerçeklik ifade eder, katidir,aklın hükmünde yalan ve yanlışlık yoktur.(23)

İbni Haldun’a göre “fikir ve düşünce sahibi olan insan için bilinmesi tabii olan akli ilimler bir kavme mahsus değildir. Bütün kavimler arasında müşterektir.” Toplumlar dünyayı imar etmek işi başladığındanberi bu bilimler insanlar arasında vardır. Bilim ve felsefe bilimleri diye adlandırılan bu bilimler dörde bölünür: a) Mantık bilimi, b)Tabii bilim, c) İlahiyat, d) Matematik.

İbni Haldun; bilimlerin bölümlenişinde, özel olarak akli bilimleri incelerken amacı, akli bilimleri dolayısıyle felsefeyi kurtarmak değildir. İbni Haldun akli bilimleri incelerken mevcut akli bilimlerin savunucusu değildir. Onun amacı; akıl yolunun yani rasyonel düşüncenin ön yargısız geliştirilmesidir. Buna rağmen; “felsefenin boş ve yanlış bir şey olduğunu ve bu bilgi ile uğraşanların yanlış bir yola sapmış olduklarına dair” diye felsefeyi tanımlayabilmektedir. Aristoteles’i “filozofların büyüğü” olarak nitelendirmesi, “akli delillerin” önemine işaret etmesi İbni Haldun’un felsefenin bir takipçisi olduğunu göstermez. “Felsefenin boş bir şey” olduğu sözü ile İbni Haldun, hem Şeriatın gereğini yerine getirmekte hem de kendi metodunun sırf spekülasyona dayanmadığını vurgulamaktadır.

Böylece akla dayalı spekülatif rastyonalizme karşı çıkmaktadır. İbni Haldun, filozoflardan Farabi, İbni Sina ve diğer filozofların aynı spekülasyonlar çerçevesinde varlık sorununu çözümlemeye çalıştıklarını da belirtmektedir. İbni Haldun; felsefeye karşı çıkarken, “dinimiz için olduğu gibi dünyamız için de önemli değildir” diyor. Ama, felsefeye reddiyesinin din gereği yapıldığını söylemek yeterli değildir. İbni Haldun; felsefenin dünyayı kavramakta eksik olduğu düşüncesindedir. Düşünür; “Filozofların, iddialarının doğruluğunu kabul etsek bile, maksatlarını ispata delilleri kafi değildir” görüşü, felsefenin “dünyayı kavrayamadığı” düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

İBNİ HALDUN’DA AKILCILIK

(RASYONALİZM)

İbni Haldun’un, bilimleri bölümlemesi, aklı ön yargılardan kurtarmak istemesi, geliştirmiş olduğu gerçekçilik temeline dayanan rasyonalizmine haklılık sağlamıştır. İbni Haldun’a göre “kişi olağandışı gördüğü birşeyi inkara kalkışmadan önce dikkatle düşünsün, akla uygun bulduğunu kabul, aklen imkansızlığına hükmettiğini kabul etmeyebilir.

Bu durumu da şöyle açıklıyor: “Aklen mümkün tabirinden maksadımız kayıtsız ve şartsız mutlak imkan değildir, çünkü bunun dairesi pek geniştir, bundan dolayı olayların imkan veya imkansızlığını tayin için bir sınır (bir kaide) yoktur. Akli imkandan maksadımız her şeyin maddesi itibariyle olan imkanıdır; bir şeyin aslını, cinsini, sınıf ve büyüklüğünü, kuvvetinin miktar ve ölçüsünü gözden geçirdikten sonra o nisbette o şeyin hallerine bakarak, bu ölçü dışında olanın imkansızlığına hükmederiz” demektedir.(24)

Burada, İbni Haldun, akılcıl bir araştırmayı gerçekci bir temele dayandırmanın gereğini açık bir şekilde yazmaktadır.

İbni Haldun, tarihsel kaynakların incelenmesinde ve eleştirilmesinde de gerçekci olunması gerektiğiNe özel önem vermiştir.

İbni Haldun, Mukaddime’de bazı tarihi olayları kendi metodolojisi doğrultusunda eleştirmektedir. Bunlardan biri demografinin yani nüfusun toplumsal olaylardaki önemi üstünedir. Nüfusun belirli bir dönemde ne kadar artmış olabileceğinin yaklaşık olarak hesaplanabileceğinden ve belirli bir sayıdan fazla artmış olamıyacağından hareketle, Mesudi’nin naklettiği bazı abartmalı rakkamların gerçek olamıyacağını belirtmektedir. İbni Haldun her ülkenin kendi imkanları çerçevesinde asker besliyeceği ve ayrıca savaş tekniği açısından belli bir coğrafi alanda ancak belli sayıda askerin savaş düzenine girebileceği gerçeği ile de görüşünü pekiştirmektedir.(25)

İbni Haldun, yine Mukaddime’de Taberi ve Mesudi’nin naklettikleri olayları tarihi ve sosyal ölçülere dayanılarak eleştirmektedir. Düşünür Harun Reşid’in sofrasındaki ihtişamı lüks ve ısrafın sonradan yakıştırılmış olacağına işaret etmektedir. Zamanın giyiminden, süs eşyalarından, örnekler vererek İbni Haldun henüz Bedevi, sadeliğinin tam anlamı ile bozulmadığı bir devirde aşırı bir sofra lüksü ve ihtişamının çelişkili bir durum doğuracağını ve normal olmadığını kaydetmektedir. İbni Haldun eleştirisini yaparken Taberi ve Mesudi’nin kendi yazdıklarındaki çelişkilere de işaret ederek bir kaynak eleştirisi yöntemi geliştirmiştir.(26)

İBNİ HALDUN’DA DETERMİNİZM

(SEBEP-SONUÇ)

İbni Haldun, akla dayanan bilim yolunu (rasyonalizmi) birtaraftan ön yargılı düşünce tıkanıklığından, diğer taraftan spekülatif (sırf akıl) kargaşasından kurtararak gerçekçi bir temele oturtmaya  düşünür. Sebep-sonuç ilişkisini bütün yönleri ile ele almış, kaynakları bilimsel eleştirilerden geçirdikten sonra elde ettiği verileri somut gözlemleri ile sentez yaparak metodunu yani; siyaset teorisini kurmuştur.

İbni Haldun, toplumdaki olayları çalışmasını konu alırken kendi özgün bilimsel anlayışını kurmuştur. Sosyal düşünce, insanlık tarihi kadar eskidir. Olayların ele alınıp bunların sosyal-siyasal ilişkileri sistematik analizi İbni Haldun ile başlamıştır. İbni Haldun’dan önce toplumların incelenmesinde, çeşitli düşünürlerin sosyolojik nitelikte fakat sistematik olmayan gözlem ve genellemeleri vardı. İbni Haldun, değişmenin evrenselliğini, tarihin sürekliliğini, insan topluluklarının dinamik ve devingen özelliklerini gözlediği için kendisinden önceki tarihçileri izlememiştir. Kendi özgün metodolojisini kurmuştur.

İbni Haldun’un toplumsal olaylarla ilgilenmesinin sebebi kendi zamanındaki tarih bilimini, eleştirmek ve olaylardan hareketle tarihi kanunların bilgisine ulaşmaktır. Çünkü Mukaddime’nin daha ilk sahifelerinde sırf nakil ve söylentilere dayanan tarihi bilgilere güvenilemiyeceğini söylemiştir. Çeşitli milletlerin gelişmelerini arka arkaya sıralayan tarihin hiçbir yarar sağlayamayacağını tesbit etmiştir:Önemli olan nakilden önce bu gelişmenin sırrını kavramaktır, diye düşünür. Bunun içinde yapılacak iş nakil ile hikaye edilen bilgileri eleştiri süzgecinden geçirmektir. Durumun gerçeğe ne derece uygun olduğunu araştırmaktır. O’nda tarihin biri zahiri, diğeri hakiki olmak üzere iki anlamı vardır. Tarihin zahiri anlamı:“İnsanların ve kavimlerin hallerinin nasıl değişmiş olduğunu, devlet sınırlarının nasıl genişlemiş, kuvvet ve kudretinin nasıl artmış bulunduğunu, yıkılma çağına kadar yeryüzünü ne şekilde imar etmiş olduklarını bize bildiren” tarihtir.(27) Buna rağmen tarihçinin insan olması nedeniyle duyguları ile düşünmesi, olayda rolü olan kişilerin hareketlerini etkileyen etkenleri kavramıyarak, kendi kanaatlerini ve tahminini doğru sayması, söylentilere kolayca inanması, Karier duygusuna kapılarak devlet adamlarını yersiz olarak öğmesi gerçeği yansıttığı yolunda zaman zaman yanılgıya düşmesi, gibi yanılgılar tarihde de görülen subjektif yanılgılardır. Tarihçilerde bulunan objektif yanılgılar ise, sosyal gerçekliğin bilgisinden habersiz olmaları nedeni ile olur.

İbni Haldun’a göre tarihin gerçek bilgisine ulaşmak için toplumsal olguların objektif gözleminden işe başlamalı, uygarlık ve toplum yapılarına çeşitliliği, zaman içindeki değişmeleri ve bu değişmelerin sebepleri gözden kaçırılmamalıdır.

ÜMRAN İLMİ

İbni Haldun; tarihçiden toplumsal gerçekliği tanımasını, değişmenin sebep ve sonuçlarını bilmesini istediğine göre tarihçiye bu konuda hangi bilim dalı yardımcı olacaktır? O buna Mukaddime’de “Ümran ilmi” adını vermektedir.(28)

O’na göre “Ümran İlmi” geçmiş çağlarda yaşamış kavimlerin yaşayışlarında meydana gelen değişiklikler, bunların yönetimi ve ülkeyi ellerine geçirmelerinin sebepleri yerleşik veya göçebe hayat sürme, göçebeler ve nüfus hareketleri, devlet kurma, devletlerin kuvvet kazanmaları ve çökmeleri, üretim, tüketim, bilim sanat, ticaret, kâr ve zarar olayları, zamanın akışı içerisinde bu sayılan durumların değişmesi ve değişme sebeplerini inceler.(29)

İbni Haldun; Umran ilmi ile anlattığı bugün sosyoloji biliminin yaptığı çalışmalardır. Sosyolojinin yaptığı gibi toplum ve toplum olaylarının ele alınıp incelenmesi, özelliklerinin tesbiti bu özelliklerine göre sınıflandırılmaları, değişmelerin ve sebeplerinin araştırılması, bu bilim dalının görevi olmaktadır.

İbni Haldun; Mukaddime adlı eserinde özetle:Her şeyin kesintisiz bir şekilde hareket halinde olduğunu, gelişme ve değişme halinde olduğunu, basit elemanlardan başlayarak her aşamadaki canlı, cansız varlıkların değişmelere uğradıklarını değişimin sebeplerini, varlıkların birbiri ile ilgili olduğunu,bütün bu ilişkilerin belirli bir düzen içinde yürüdüğünü gözlemlere dayanarak teorileştirmiştir. Bu teorisinde; “tabiatta, toplumların ve sosyal olayların tarihinde diyalektik süreç” metodunu kullanarak doğayı ve toplumu açıklamaya çalışmıştır.


Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git