Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Emeviler Dönemi

EMEVİLER DÖNEMİ

HALİFELER DÖNEMİ

Ebubekir’in halifeliği kısa sürdü. Ölmeden önce de yerine Ömer’i tayin etti. Hz. Muhammed’in vasiyetine karşı çıkıp Ebubekir’i halife seçen Ömer, Osman’ı da kullanarak küçük bir hile ile Ebubekir’e kendini halife tayin ettirdi.

Ömer, İslam tarihinde şiddet tedbirleri ile üne kavuşmuş bir halifeydi. Ebubekir’in halife seçildiği ilk günler Hz. Fatma’nın evini basmış ve Ebubekir’e biat etmeyenleri kast ederek, “Bu adamlar senin evinde toplanırsa içeridekilerle beraber  evi yakacağım” demişti. Fatma’nın, “Evimde beni mi yakacaksın?” diye sormasına karşılık da şu cevabı vermişti:“Bu iş babanın yaptığını pekiştirir. Resullah’ın hiç kimseyi seni sevdiği kadar sevmediğin ibiliyorum. Ama gene de bu durum beni yapacağım işten alıkoymaz.”

İslam İmparatorluğu Ömer zamanında kuruldu. Muaviye O’nun zamanında Şam valisi oldu, O’nun gücü ve desteği ile büyüdü.

Hz. Ali ise, İslamiyetin selameti için Ebubekir’e biat etmekte kalmadı; halk arasındaki hoşnutsuzluğu gidermek için Ömer’e yakınlık gösterdi. İşlerinde yardımcı oldu.

Ömer’in halifeliği 10 yıl 16 ay 4 gün sürdü. Hicri 20 (yirmi zilhicce) ve Miladi 644 tarihinde Mugayre Bin Şeben’in kölesi Firuz ebu Lülu tarafından camide namaz kılarken hançerlenerek öldürüldü.

Ömer kendisinden sonra halife seçilmek üzere Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Said İbni Ebi Vakkas ve Abdurrahman bin Avf’tan birinin seçilmesini tavsiye etti.

Bu altı kişiden dördü kendi arzuları ile seçimden çekildi. Geriye kalan iki kişiden Ali Haşimi, Osman ise Emevi olduğu için, halifelik yeniden tartışma konusu oldu.

Konuyu halletmesi için hakem tayin edilen Abdurrahman Bin Avf’ın Ali’yi hile ile atlatarak Osman’ı halife yapması üzerine Ali çok rahatsız oldu. Fakat İslamiyet’e fesat sokmamak için bu kez de Osman’a biat etti ve hakkının müdafasını “Cenab-ı  Hakka havale edip” evine döndü.

On iki yıl hilafette kalan Osman, Ebubekir’in küçük oğlu Mehmet’in de içinde bulunduğu bir grubun saldırısına uğrayarak feci bir şekilde öldürüldü. Cesedi iki gün evde kaldı ve cenaze namazına ancak 17 kişi katıldı.

Halifeliği döneminde Emevileri koruyup kollayan Osman, sarayını da kendi aşiretine açtı. Hz. Muhammed zamanında Taif’e sürgün edilen Mervan ve babasını yanına aldı, fetihlerde onlara ganimet verdi. Beytülmal’dan (hazineden) kendisine lüks saraylar yaptırdı, bir sefahat ve israf dönemi açtı.

İslamiyete inanmış bir İslam bilgini olan Abdülbaki Gölpınarlı, Ebubekir, Ömer ve Osman’ın halifeliği dönemindeki bozulma ve dejenerasyonu şöyle anlatıyor:

“Bir yandan aşırı zenginlik ve zengiler, öte yandan, alınan ülkelerdeki köklü gelenekler, görenekler, eski v eiptidai dinlerden kalma inançlar ve Hind-İran, Roma-Bizans ülkelerindeki hakim düşünce ve süregelmiş saltanat, islamın inancında çeşitli bölüntülere yol açtı. Meydana gelen sınıf farkı, zenginler ve yoksullar,  ezenler ve ezilenler taifelerini belirtti.  Arap  olmayan Müslümanlara, Mevali-Köleler adını  taktırdı; bazı şer’i suçların bağışlanması için, Allah’a manevi yönden yakınlık sağlamak ve razılığını kazanmak için köle ve cariye ticaretine dönüştü; şehirleri besledi; İslam’ın menettiği (yasakladığı) hadımağaları, kapıcılar, muhafızlar,  perdeciler, bu yapılarda yerlerini aldılar; içkili müzikli meclisler düzenlenmeye başlandı. Cahiliye devrinin  inanç ve kanaatleri başka bir   tarzda,  fakat İslami kisve ile tarih sahnesine çıktı; iktidarı artık iman gücü değil, silah kuvveti korumaktaydı;  Resulullah’ın (S.M.) hilafeti, İslam saltanatı haline gelmişti.”(7)

İlk üç halifenin halka karşı çeşitli kötülüklerini hadislere bağladıklarını ve halkın bunlara itaat etmesi gerektiğine inandırıldığını anlatan Gölpınarlı, sözkonusu hadisler içinde şöyle diyor:

“Oysa ki, hadislerin yazılması, nakledilmesi, birinci halifenin (Ebubekir) zamanından itibaren yasaklanmıştı; hadis nakledenler dövülmüştü ve bu yasak Ümeyyeoğullarını son zamanlarına, Ömer  b. Abdülaziz’in devrine dek sürmüştü; ama iktidarın işine yarayan sözler,  hadis diye nakledilmekte, nakledenler, mükafatlar elde etmekteydiler. Hz. Peygamber’in (S.M.) söylemedikleri bir sözü kendilerine isnat edenleri cehennemle müjdeledikleri düşünülmez olmuştu.” (Aktarma Cami’us Sağıyr, 11. 165)

Bu keyfi yönetim alıp başını gitti. O kadar ki, Halife Osman Hac’da Mina’da namazı bile iki yerine dört rekat olarak kıldırdı.

HZ. ALİ VE HALİFELİK DÖNEMİ

Halife Osman’ın öldürülmesinden sonra asiler onun yerin ehalife olarak seçilecek kişinin belirlenmesinde söz sahibi olmak istiyorlardı. Talha ortadan çekildi; Zübeyr Medine’den uzaklaştı. Emeviler kaçmışlardı.

Halifelik için Mısırlılar Hz. Ali’ye, Kûfeliler Zübeyr’e, Basralılar ise, Talha’ya başvurdular. Ama yapılan teklifi hiçbiri kabul etmedi.

Bunun üzerine Osman’ı öldüren asiler Medine halkını toplayarak eğer birini halife seçmezlerse Ali Talha ve Zübeyr’i öldürecekleri tehdidinde bulundular.

Hz. Ali Ensar’ın ısrarı üzerine İslamiyetin selameti için bu ağır görevi kabul etti. Asiler Talha ve Zübeyr’i zorla Ali’ye biat ettirdiler.

Böylece Hz. Ali, Hicret’in 35. yılı Zilhiccesinin 21. pazartesi günü halife oldu.

Hz. Ali’nin ilk işi halife Osman’ın katillerini aramak oldu. Hz. Ali’nin yapmak istediği işlerden biri de Medine’yi siyasi bir merkez olmaktan kurtarmak ve hükümet merkezini Kûfe’ye nakletmekti.  Hilafetin Haşimilere geçmesinden rahatsız olan Emeviler bu kargaşadan yararlanmak istiyorlardı.

Hz. Ali’nin halife olmasına karşı olanların başında olan Hz. Muhammed’in eşi Hz. Ayşe, Talha ve Zübeyr ile birlikte hareket ediyordu. Şam valisi Muaviye’de  Hz. Ali’ye biat etmeyenlerdendi.

Ali’nin halifeliğinin başlangıcındaki en önemli olay ise islam tarihine Cemel (Deve) Harbi diye geçen savaştır. Bu savaşta, Ayşe’nin Mekke’den; Talha ve Zübeyr’in de Irak’tan topladığı kuvvetli bir ordu ile Hz. Ali’nin orduları karşı karşıya gelmişlerdi.

Aslında Hz. Ali bu sırada kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye’nin üstüne gitmeyi düşünüyordu. Bu yeni durum karşısında yönünü Basra’ya, yani Talha ve Zübeyr’in kuvvetlerinin geldiği yöne çevirdi.  Hz. Ali savaşa meydan bırakmadan Talha ve Zübeyr’i ikna etti, ama ikisi de canlarını kurtaramadı. Talha savaş meydanında zehirli oku ile Mervan Bin Hakem’in zehirli oku ile Zübeyr ise, Medine yolunda eski düşmanlarından Arab Bin  Cürmüz tarafından öldürüldü.

Talha ve Zübeyr’den ayrı düşerek zayıflayan Ayşe’nin kuvvetleri Hz. Ali kuvvetleri önünde tutunamayarak yenildi.

Hz. Ali, Cemel Harbi’nden sonra hükümet merkezini Kûfe’ye taşıdı, ardından da Muaviye’ye haber göndererek biat etmesini istedi. Muaviye bu çağrıya bir mektup yazarak, “Vallahi seni okumla delerim. Buna hiç kimse mani olamaz” diye cevapladı.

Hz. Ali, Muaviye’nin bu mektubuna karşılık şu cevabı yazdı:

“Bismillahirrahmanirrahim,

Ben Ali Ben Ebu Talip, Emirilmüminin ve Resulullah’ın amcazadesi ve vasisi, Hasan ve Hüseyin’in babasıyım. Ben senin ceddini ve dayını öldürdüm. Bedir muharebesinde kavmini mahvettim. Kılıçlar  kanlandı. Cenab-ı Hak, buna nusret verdi. Ben değişmiş veya başka kimse olmuş değilim, yine Ali’yim, Ali.

Dinim İslam ve Resulullah resulümdür...”

Buraya bir bölümünü aldığımız mektuptan sonra Hz. Ali, Muaviye’ye bir ders için ordusu ile Şam’a doğru ilerledi. Karşı karşıya gelen iki ordu am üç ay boyunca bekledi. Sonunda İslam tarihine “Sıffıyn  Harbi” diye geçen savaş başladı.

Hz. Ali’nin ordusu tam zaferi kazanacağı sırada Muaviye’nin ordusunun bir hilesi ile karşılaştı. Muaviye’nin kumandanı Amr Übnül-as askerlerinin mızrakları ucuna Kur’an-ı Kerim’in sahifelerini takarak barış istedi. Hz. Ali ve ordusu Kur’an-ı Kerim’e kılıç çekemeyince  Muaviye yenilgiden kurtuldu.

Hz. Ali ve Muaviye arasındaki hilafet meselesi savaştan sonra, tarihte “Hakem Olayı” olarak bilinen yöntemle çözülmeye çalışıldı. Barış görüşmelerinden sonra Ebu Musel Eşari ile As oğlu Amr hakem tayin edildi.

İki hakem her iki halife adayının istifasına ve Şura’ya gidilmesine karar verdikleri halde, Muaviye’nin hakemi As oğlu Amr, Ebu Musel Eşari’yi hile ile aldatarak, Muaviye’yi hilafete tayin ettiğini açıkladı.

Hz. Ali’nin halifeliği böylece bir hileye kurban gittikten sonra İslam tarihinde, günümüze kadar sürecek olan kavga başlamış oldu. Bu kez  Hz. Ali, Muaviye’nin halifeliğini kabul etmedi. Her iki tarafın da kendini halife ilan etmesinden sonra İslam tarihinde  iki başlı iki halifeli yönetim gerçekleşmiş oldu.

Hz. Ali, İslam tarihinde Hz. Muhammed’in sağılığındaki adalet, kardeşlik, eşitlik ilkelerine dayalı yeni bir sayfa açmak için uzunca bir “Emirname” yazarak tüm valilere gönderdi.

Hz. Ali’nin halifelik sorununu  Hakem Olayı ile çözmeye çalışmasına bir kısım Müslüman şiddetle karşı çıktı. İslam tarihindeki adlarıyla Hariciler  kendi aralarında, Hakem Olayına sebep olan üç kişiyi (Hz. Ali, Muaviye, As oğlu Amr) aynı anda üç ayrı kişi aracılığıyla öldürmeye karar verdiler. Bunlar İslamiyet içindeki ikiliğin ancak bu şekilde sona ereceğine inanıyorlardı.

Hz. Ali’yi öldürme görevini, üzerine alan  Abdurrahman b. Mülcem’il Muradi, Kûfe’ye giderek Kuttame adlı bir kadının evinde saklandı. Bir yandan kılıcını zehirleyip bilerken, bir yandan da Verdan ve Çahap  adlı iki yardımcı edindi.

Mülcem, Hz. Ali’ye Hicret’in kırkıncı yılı, Mah-ı Mübarek-i Ramazan’ının 19. günü zehirli kılıcı ile saldırdı. Çok ağır bir biçimde yaralanan Hz. Ali iki gün sonra 63 yaşında Ramazan ayının 21. günü vefat etti.

Saldırıdan sonra firar eden Mülcem, Hz. Ali’nin ölümünden önce yakalanıp  huzura getirildi. Mülcem, Hz. Ali’nin iyi tanıdığı ve yardım ettiği biriydi.

Hz. Ali buna rağmen Mülcem’e işkence  yapılmamasını, kendisi ölürse onun da ölümle cezalandırılmasını istedi. Ayrıca, öldüreni öldürerek  öldürtenlerin kendilerini gizlemesinin önüne geçilmemesi gerektiğini de bildirdi.

HZ. HASAN VE DÖNEMİ

Hz. Ali’nin ölümü üzerine Ehlibeyt’e hürmet ve saygı besleyen Kûfe halkı derhal Hz. Ali’nin büyük oğlu Hasan’ı camiye getirerek ona biat ettiler. Hz. Hasan böylece babasından sonra hilafet makamına seçilmiş oldu.

Şam’da oturan Muaviye, Hz. Hasan’ın halifeliğine karşı çıktı. Muaviye’nin kuvvetli bir ordu ile Hz. Hasan’ın üstüne geldiği haberi yayıldı. Hz. Hasan, savaştan yana olmadığı halde Kûfe eşrafının ısrarları karşısında kırk bin kişilik bir ordu hzırladı ve ordunun başına geçti.

Fakat bir süre sonra Muaviye’nin  casusları ordu içine sızdılar. Muaviye ordusunun gücünden, azametinden, kudretinden söz ederek askerlerin moralini bozdular. Bunun üzerine asker, savaşmak istemedi ve ordu geri dönmeye başladı. Bazı askerler kızgınlıktan savaşın sorumlusu olarak gördükleri Hz. Hasan’a saldırdılar. Hatta Rabia ve Hemdan kabilesi halkı olmasaydı, Hz. Hasan bu saldırılar sonunda ölebilirdi.

Hz. Hasan’ı savaşmak zorunda bırakanlar şimdi de onu Müslümanlar arasında kan dökmekle sorumlu tutuyorlardı. Peygamber torunu Hz. Hasan, Kûfe halkının kendisin eihanetinden çok etkilendi. Bu ruh hali içinde, büyük bir kuvvetle gelen Muaviye’nin kumandanlarından Amr oğlu Abdullah’ın Muaviye adına yaptığı bütün teklifleri kabul etti.

Buna göre;

a) Hasan hilafeti Muaviye’ye terk edecek ve ona biat edecekti.

b)Hilafet ölünceye kadar Muaviye’de kalacak,o ölünce Hasan’a geçecekti.

c) Hasan, medine’de ikamet edecek, Muaviye ona yılda 3.000 dirhem tazminat verecekti.

d) Camilerde Hz. Ali’ye sövmekten vazgeçilecekti.

Hz. Hasan, kardeşi Hz. Hüseyin’in karşı çıkmasına rağmen bu anlaşmayı imzaladı.

Arkasından da camiye giderek Muaviye’ye biat etti. Muaviye Hasan’dan sonra kardeşi Hüseyin’in de kendisine biat etmesini istedi. Fakat hüseyin’in biat etmeyeceğini çok iyi bilen Hasan buna şiddetle karşı çıktı.

Muaviye çok kısa bir süre sonra bu anlaşmayı bozdu. Hatta camide halka; “Ben sizinle namaz, oruç için değil, size hükmetmek için savaştım ve muradıma eriştim. Hasan’la olan ahdim, ayağımın altındadır” diye hitap etti.

Muaviye bununla da yetinmedi. Hz. Hasan’ın karısı Cude’yi, oğlu Yezid’le evlilik vaadiyle aldatarak, kiralık adamı Mervan’ın suç ortaklığıyla Hz. Hasan’ı zehirletti. Muaviye, öbür vaatler gibi Cude’ye vaadini de tutmadı. Söz verdiği parayı verdiyse de Peygamber’in torununa bunu yapanın kendi oğuluna da kötülük edebileceği düşüncesiyle onu oğlu ile evlendirmedi. Bir rivayete göre, Cude’yi de öldürttü.

Hz. Hasan’ı böylece ortadan kaldıran Muaviye, iki yüzlülüğünü onun ölümünden sonra da sürdürdü. Örneğin, adamlarından Beşir’e, Hz. Hasan’ın ölümünden hemen sonra şunları söyleyebiliyordu:

“Ya Beşir. Bilir misin bugün İslamın acı günüdür...

Hasan ölmüş. Sevgili peygamberimizin torunu vefat etmiştir. İslamın bir ışığı daha sönmüştür...”

Bununla da yetinmeyen Muaviye, Beşir’e,

“Şam’da ne kadar kapı ve duvar varsa siyaha boyanacaktır. Sancaklar yarıya inecektir. Şam simsiyah bir yas evi olacaktır...”

diye talimat da verecekti.

Muaviye kendi iktidarı için büyük bir tehlike olarak gördüğü Hz. Hasan’ı böylece ortadan kaldırdıktan sonra uykularını kaçıran başka bir tehlikeyi de yok etmenin planlarını yapmaya başladı. Bu tehlike Hz. Hasan’ın kardeşi, Hz. Ali’nin oğlu ve Hz. Muhammed’in sevgili torunu İmam Hüseyin’di. İmam Hüseyin, Muaviye’ye biat etmemekte kararlıydı.

İmam Hasan’ın erkek, kız, onbeş çocuğu olmuştur.

Hz. Muhammed, torunları Hasan ve Hüseyin için, “Onlar dünyada benim iki demet çiçeğimdir... Onları sevenler cennetliktir, onlara buğzedenlerse cehennemliktir” demişti. Ayrıca, “Onları seven,beni sever, beni sevense Allah’ı sever; Allah’ı seveni Allah, Cennet’e sokar; onlara buğzeden, bana buğzeder, bana buğzeden Allah’a buğzeder, kendisine buğzedeni  ise Allah Cehennem’e atar” şeklinde hadisleri de vardır. (Mecmua ve Müstedrik, Zahair Ül Ukba’dan naklen s. 206-208, aktarma Gölpınarlı, s. 368)

Hz. Muhammed, Hasan ve Hüseyin’in kendi soyunun devamı olduğunu şöyle ifade etmişti:“Allah her peygamberin soyunu peygamberden yürütmüş benim soyumu ise, Ebu-Talip oğlu Ali’den izhar  etti.”

Çünkü, Hz. muhammed’in erkek çocuğu olmuş ama yaşamamıştı. en sevdiği kızı Fatmatüzzehra ise Ali ile evlenmiş ve ondan da Hasan ve Hüseyin olmuştu. Bir başka deyişle İslamiyetin geleceği için öldürülen insanlar, İslamiyetin kurucusu Hz. Muhammed’in torunlarıydı. Cinayetler de din adına işleniyordu.

HZ. HÜSEYİN VE DÖNEMİ

(KERBELA OLAYI)

İmam Hüseyin, Hicret’in üçüncü, bir rivayete göre ise dördüncü yılı Şaban ayının 3. günü Medine’de doğdu. Gene rivayete göre altı aylık doğmasına rağmen yaşamıştır. İslam inancına göre Hz. Hüseyin’in dışında altı aylık doğupta yaşayan tek insan Meryem oğlu İsa peygamberdir.

İmam Hüseyin’in altı erkek, iki kız çocuğu olmuş ve soyu Zeynel Abidin Ali’den yürümüştür.

İmam Hüseyin, kardeşi İmam Hasan’ın Muaviye’ye biatına v eonunla uzlaşmasına baştan beri karşı çıktı. Kardeşi Hasan’a bu davranışının nedenini sorduğunda ise; O’ndan, “Babamız Ali’nin uzlaşmasına sebep olan şeyler bana da sebep olu” cevabını almıştır. Bir başka deyişle Hasan, kendi yüzünden kan dökülmesini istemediği için böyle davrandığını söylemiştir.

İmam Hasan’ın öldürülmesinden sonra Irak’lılar Hüseyin’e biat etmek istediyse de Hüseyin, Hasan’la Muaviye arasındaki uzlaşmanın ancak Muaviye’nin ölümü ile biteceğini söyleyerek bunu kabul etmedi.

Muaviye, Hicret’in altmışıncı yılı Recep ayının 15. günü öldü. Yerine ölmeden önce oğlu Yezid halife olarak bıraktı. Böylece İslamiyette, saray-saltanat ilişkisi kurulmuş oldu.

Muaviye, zevk ve eğlenceye aşırı düşkün, içkici ve kumarcı bir insandı. Halk üzerinde o kadar ağır bir baskı kurmuştu ki, cuma günleri kılınan cuma namazını çarşamba gününe aldırdığı halde halktan kimsenin sesi çıkmadı. Bu tür davranışlar onun için bir güç gösterme aracıydı.

İslamiyet artık sarayı, saltanatı, debdebesiyle; vezirleri, hadımları, ordusu, kumandanları, zindanları ve cellatlarıyla; zulmü, kahrı ve keyfi idaresiyle tarih sahnesindeydi. Sahnenin arka planında ise, bir yandan har vurup harman savrulan bir hazine, bir yandan da yoksulluk içindeki halk yığınları vardı.

Gölpınarlı bu durumu Roma İmparatorluğu’na benzeterek şöyle yazıyor:

“Roma İmparatorluğu ayrı bir dil ile, hükümlerin ebaş eğilmeyen bir din ile, fakat İslam kisvesine bürünerek tarih sahnesine çıkmıştı artık.”

Ünlü tarihçi, Muaviye’nin yerine geçen oğlu Yezid’i de bize şöyle tanıtıyor:

“Kendisine böyle bir saltanat devreden babası ölürken bile başucunda bulunmak lüzumunu duymayan, avlanmakla gönül eğleyen Yezid, gününü-gecesini, çalgı-çağanak dinlemekle, köçek-çengi oynatmakla, içip kendinden geçmekle sürdürmeyi adet edinmiş bir kişiydi.”

Zevk ve eğlenceye düşkün olan Yezid, İslamiyette içki, şarap vs.nin yasak olmasına karşın, şairliğini şu ifadelerle gösteriyordu:“Bu şarap Muhammed’in  dininde haram ise, sen de onu Meryem oğlu İsa’nın dinince al, iç.”

Yezid, testiden kadehe dökülen şarabın çıkardığı sesi ise, Hatim’le Zemzem arasında koşuşan hacıların ayak seslerine benzetiyordu.

Yezid, babası Muaviye’nin ölümünden sonra kendisini halife etti. Medine Valisi Utbe oğlu Velid’i de İmam Hüseyin’e göndererek kendisine biat etmesini istedi. Yezid, hiç bir gecikmeye meydan verilmemesini ve gerekirse Hüseyin’in hapsedilmesini istemeyi de unutmamıştı.

Medine Valisi Velid de Hüseyin’i makamına çağırarak, Muaviye’nin öldüğünü,  yerine oğlu Yezid’in geçtiğini ve kendisine Hüseyin’in biatın ıalmakla görevlendirdiğini söyledi.

Hüseyin bu isteğe şiddetle karşı çıktı. Kendisinin babasına (Muaviye) bile biat etmediğini, Hasan ile Muaviye’nin aralarında bir anlaşma yaptığını hatırlattıktan sonra hilafet’in saltanat gibi babadan oğula geçmemesi gerektiğini anlattı. Hüseyin, şöyle devam etti:

“Şu dünyanın gidişatına bak ya Velid, haksızlık da ağaçlar gibi büyüyüp dal budak salar oldu. Muaviye zaten halifeliği binbir hile ile ele geçirmişti. Bu da yetmezmiş gibi şimdi de oğlu halifeyim diye ortaya çıkıp hak iddia ediyor.”

Hüseyin, bu sözlerinden sonra, kendisinin zalim soyuna biat edenlerden olmayacağını haykırdı. Babasının hilafet adına hançerlendiğini, ağabeyinin hilafet adına zehirletildiğin ihatırlattıktan sonra da vali konağını terk edip gitti.

İmam Hüseyin bu meydan okumadan sonra Mekke’den Medine’ye göçü düşünürken Kûfe’ye gitmeye karar verdi. Hatta Kûfe’lilerin biatını almak için önceden amcası oğlu Müslim’i gönderdi. Müslim burada 30.000 biat aldı. bunu duyan ve çılgına dönen Yezid ilk tedbir olarak İbni Ziyad’ı Basra valiliğniden Kûfe valiliğine atadı. Çünkü Kûfe valisi Numan da Hüseyin’e biat edenler arasındaydı.

Hz. Hüseyin Mekke’den, İbni Ziyad Basra’dan Kûfe’ye doğru yola çıktılar. Kûfe’ye daha önce gelen İbni Ziyad, vali konağına gittikten sonra şehirde korkunç bir terör estirmeye başladı.  Yüzlerce kesilmiş insan başı sokakları doldurdu. bu ilk saldırıdan sonra, biatlarını geriye almazlarsa tümünü kılıçtan geçireceği tehdidini savurarak, halkı sindirdi.

Müslim, Kûfe’deki yeni gelişmeleri İmam Hüseyin’e bildiremeden öldürüldü. Ölüsü Kûfe sokaklarında dolaştırıldıktan başka, İbni Ziyad koparılan başı Yezid’e gönderdi.

Hz. Hüseyin’i Kûfe dışında halk yerine İbni Ziyad’ın ordusu ve komutanı Hür İbni Riyad karşıladı. Son acı durumu Hüseyin Hür’den öğrendi. Daha acısının ilk şokunu üzerinden atamamıştı ki, kumandan Hür, kendisinden de Yezid’e biat istedi.

Kumandan hür, “Emir böyle” deyince, Hüseyin buna cevap olarak, “Yezid soyunun  kardeşimi öldürdüğünü yedi cihan bilir. Sen  binlerce mazlumun kanını üstüne sıçratmış bir katilin söylediklerini emir sayıyorsun, öyle mi?” diye sordu.

Bir yandan Hüseyin’e zarar vermek istemeyen, bir yandan da İbni Ziyad’ın emirlerine karşı çıkamayan kumandan Hür, İbni Ziyad’dan gelen son emri Hüseyin’e şöyle bildirdi: “Ya teslim olup Kûfe’ye  götürüleceksin, ya da hepiniz susuz bir yerde konaklayacaksınız.”

Hz. Hüseyin bu son emirle çok zor bir durumda kalmıştı. Çünkü karşısında güçlü bir ordu, yanında ise kendisiyle yola çıkıp buraya kadar gelmiş çoluklu çocuklu 70-80 kişi vardı.

Sonunda onlara döndü ve şöyle dedi: “Beraberliğimiz buraya kadar olacak. Ben Yezid’e biat etmem. Ama benim yüzümden size zarar gelmesini de istemiyorum. Ben arkamı size döndüğümde siz dağılın. Yalnız kalmaktan başka sizden bir isteğim yoktur. Ama Yezid’in başımı kopardığını duyarsanız biliniz ki o baş biatsızdır.

Bu konuşmaya rağmen yanındakilerin Hz. Hüseyin’den ayrılmamaları üzerine Yezid’in komutanı Hür, onları susuz bir yere yürüttü. Burası, tarihe Kerbela adıyla geçecek yerdi.

Susuzluğun ne demek olduğunu ve susuzlukla yapılan işkencenin korkunçluğunu bu bir avuç insandan daha iyi bilenin olamayacağını büün tarih  kalın  harflerle yazdı.

Kerbela’da çöl ortasında aç ve susuz kalmış bir avuç insanın üstüne Yezid tarafınan ordu üstüne ordu gönderildi.  Takviye edilen yeni ordunun komutanı ise, Hüseyin’i Kûfe’ye çağıranlardan Ömer İbni Saad idi. O da Hüseyin’i  “Ya biat, ya savaş” tercihiyle karşı karşıya bırakmıştı.

Savaş başlamadan önce, bir yanda sayıları binlerle ifade edilen Yezid’in ordusu, bir yanda da susuz, yorgun, uğradıkları haksızlıkların acısı içinde bekleşen 70-80 kişi vardı:Hz. Ali’nin oğulları, İmam Hasan’ın oğulları ve diğerleri... Yani Hz. Muhammed’in soyu, ehlibeyti.

Hz. Hüseyin, Yezid’in ordularının karşısına başında Hz. Muhammed’in sarığı, boynunda kılıcı, elinde ise babası Hz. Ali’den devraldığı sancakla çıktı.

Hz. Hüseyin, Yezid’in ordusuna, bir insanın iktidarı ne kadar güçlü olursa olsun, inanmış insanların bu gücü kırabileceğini göstermek istiyordu.

İmam Hüseyin, tek tek bütün komutanları yenince bütün ordu üstüne saldırdı. Yüzlerce asker saldırıya geçti. Kumandan Ömer uzaktan bağırıyordu:

“Başını kesin... Başını kesin.”

Simr adlı bir asker kanlar içinde kıvranmakta  olan Hüseyin’in başını gövdesinden ayırdı ve koşarak komutan Ömer’e götürdü. Ömer bu kesik başı eline alıp, “İşte Yezid’in önünde eğilmeyen Hüseyin’in başı. Allaha şükürler olsun ki görevimizi yerine getirdik. Allah bunu bizlere nasip etmiştir” dedikten sonra, Hüseyin’in kesik başı ile birlikte Yezid’in sarayına doğru yola çıktı.(8)

Hz. Hüseyin, Hicret’in 61. yılı Muharrem ayının onuncu günü, ikindi vakti Kerbela’da işte böyle katledildi. Öldüğünde 56 yaşındaydı.

Kerbela olayından iki yıl sonra Yezid de öldü ve yerine oğlu İkinci Muaviye halife ilan  edildi. İkinci Muaviye çok farklı bir kişilik sergiledi; hilafetinin 40. günü Ümeyye Camisi’nde verdiği hutbede, minbere çıkıp Allah’a hamd-ü sena ettikten, Peygamber’e salavat getirdikten sonra Aliyel-Mürteza’nın faziletlerini, üstünlüğünü ve Kerbela şehitlerine yapılan zulmü birer birer anlattı ve zalimlere lanet okuyarak şöyle devam etti:

“Ey nas! Biliniz ki ben, bu zulmün devamına tahammül edemem. Hilafet makamı Ali’ye ve evladına ait bir makamdır. Ben, bu hakkı gasbetmekten Allah’a sıınırım ve kendimi bu makamdan geri alıyorum.”(9)

İkinci Muaviye’nin annesi ile birleşen Mervan o gece ikinci Muaviye’yi zehirleyerek öldürttü. Yerine de kendisi halife oldu.

İMAMLAR DÖNEMİ

İslamda “İmamlar Dönemi” olarak nitelenen dönem İmam Ali, yani Hz. Ali ile başlayıp İmam Muhammed Mehdi ile son bulan, ama bir anlamda da bitmemiş bir dönemdir. Çünkü Mehdi’nin öldüğüne inanılmaz, onun “gayb alemine” gittiğine, bir gün yeryüzüne çıkacağına ve tüm kötülüklere son vereceğine inanılır.

Bu kısımda; Hz. Ali, Hz.  Hasan ve Hz. Hüseyin’den sonra gelen imamlar dönemine kısaca değineceğiz.

İmamlar Dönemi, Hz. Ali ile birlikte 12 İmamdan oluşur. Arka sayfadaki tablodan imamların doğum ve ölüm tarihlerini sırasıyla izleyebiliriz. 12 İmam Cetveli.(10)

Kerbela katliamında sadece Hz. Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin, o da hasta yatağında olduğu için sağ kaldı. İmam soyu da onunla devam etti.

İmam Zeynel Abidin’in çok mütevazi bir yaşamı vardı. Emevi altanatının lüksüne ve israfına karşı o  yemeklerini yoksullarla, yetimlerle paylaşmayı kendine erdem edinmişti. Halkın büyük saygı gösteridği Zeynel Abidin, bilime verdiği büyük önemi, mescidi adeta medreseye dönüştürerek kanıtlamıştı. Ama o da dedesi ve babası gibi eceliyle ölmedi. Hicri 96’nın Muharrem 12. günü Ümeyye oğullarından Abdülmelik oğlu Velid’in saltanatı zamanında, Hişam b. Abdül Melik’in eliyle zehirletilerek öldürüldü. Öldüğünde 58 yaşındaydı.

Yerine imamlık görevini oğlu Muhammed Bakır yürüttü.   İmam Bakır, babasının kurduğu medreseyi devam ettirdi. Onun döneminde Emevi saltanatını babasını zehirleterek öldürten Velid sürdürüyordu. Velid’e saltanat müjdelendiği zaman elinde okuduğu Kur’an’ı fırlatıp atarak, “Bu, seninle son görüşmemizdir” demiştir.

Bu halifelerden 1. Velid zamanında İslam ülkesinin sınırları bir yanda Çin sınırına, diğer yanda İspanya-Endülüs’e kadar genişledi.

Fütuhat halkın gözünü boyamakta, zenginlerin servetine servet katmaktaydı. Abdülmelik’in baskı idaresi Yezid’in sefahatı, halkın ve gerçek Müslümanların dayanma sınırını zorlamaya başlamıştı.

Arap olmayan  Müslümanlara köle (Meval-i Müslüman) muamelesi ve Arap milliyetçiliği almış yürümüştü. Arap olmayan Müslümanlar bu duruma  çok içerliyor, isyan duyguları kabarıyordu. İlk açık isyan İmam Muhammed Bakır’ın oğlu Zeyd’den geldi. Fakat Emevi yönetimi isyanı bastırdığı gibi Zeyd’in yarı çıplak cesedini de halka ibret olsun diye tam beş ay darağacında asılı bıraktı.

Beşinci İmam olan İmam Bakır 60 yaşında Ümeyyeoğulları tarafından zehirletilerek öldürüldü.

Emeviler sadece Ali soyuna değil, Arap milliyetçiliği güderek Arap olmayan bütün Müslümanlara savaş bayrağı açmışlar, bin bir türlü aşağılama, hakaret ve katliama başvurmuşlardı.

Altıncı İmam olan  İmam Cafer-i Sadık; Emevi iktidarının bu olumsuz tavrı karşısında kaybolmakta olan İslam değerlerini, ilkelerini bir araya getirerek halka öğretmeye başladı. Medresede gerçek din bilginlerine önderlik ediyor, Ehlibeyt inancını emellendiriyordu. Çünkü İmam Cafer, Emevilere karşı ancak sağlam bir  Ehlibeyt mezhebi oluşturularak  karşı çıkılabileceğine inanıyordu.

Şu anda Türkiye’de ve başka İslam ülkelerinde elden ele gezen “Buyruk” adlı kitap İmam Cafer’in yazdığı söylenen bir eserdir. Aleviler bu esere çok önem verirler.  Buyruk, İslamiyetin İmam Cafer tarafından yapılan bir yorumudur.

İmam Cafer; İmamlığı sırasında ortaya çıkan bir dizi mezhebe karşı Ehlibeyt mezhebini oluşturdu. Tarihte daha sonra Ehlibeyte inananlara İmam Cafer’den dolayı “Caferi Mezhebi” veya “Ca’feriyye” adı verilmiştir. (Bu konu “Mezhepler” kısmında ele alınacaktır.)

İmam Cafer, Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde yaşadığı halde iktidarı ele geçirmeyi esas almamış, bozulan İslam ilkelerini yeniden canlandırmış, Hz. Muhammed’in tebliğleri doğrultusunda çalışarak topluma yeni bir şekil vermeye çalışmıştır. Onun dönemi, yozlaşan İslamın çeşitli çevrelerce yeniden Kur’an’a göre yorumlandığı, mezheplerin, tarikatların ortaya çıktığı bir dönem oldu.

İmam Cafer’in yerine geçen yedinci imam Musa-i Kazım’ın 18’i erkek, 19’u kız olmak üzere 37 çocuğu oldu.

İmam Musa-i Kazım; ömür boyu gözaltında yaşadı. Çünkü Abbasi zulmü, Emevi zulmünden daha katmerliydi.

İmam Musa-i Kazım, Bağdat’ta üç yıl yaşadı. Bu üç yılın çoğunu da hapiste geçirdi. Sonunda Sindi adlı biri Harun Reşid’in emriyle Musa-i Kazım’ı zehirli hurma yedirerek öldürdü. Halka da yalan söyleyerek yedinci imamın eceliyle öldüğü açıklandı.

Diğer imamların akıbetleri de öncekilerden farklı olmadı.  İslamiyeti Hz. Muhammed ve Hz. Ali geleneğine göre yürütmeye çalıştıkları için İslam halifelerince öldürülmeleri gerekli görüldü.

İslamiyette cinayetler çok ilginçtir. Hz. Muhammed’den sonraki üç halife de eceliyle ölmemiştir. Hepsi İslamiyet adına öldürülmüştür.

Hz. Muhammed’in torunları ve soyunu sürdüren imamlar birbir gene resmi İslami otorite tarafından ama bin bir hile ile öldürülmüşlerdir.

Hz. Muhammed’in soyu bittikten sonra da İslamiyet içinde kan dökmeye devam edilmiştir. Bugün de devam ediliyor. İran-Irak Savaşı, Kabe’deki  1987 kanlı olayları ve en son Körfez Savaşı.


Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git