Alevilik ve Anadolu
ALEVİLİK VE ANADOLU
Anadolu, hangi ulustan, hangi ırktan, hangi inançtan olursa olsun bütün insanlara, bütün ermişlere, bütün dervilere, bütün uluslara kapılarını açmış, onlara derin sevgi, saygı göstermiş insanların yurdudur.
Anadolu, bilinen en eski çağlardan bugüne uzanan bir uygarlıklar zinciridir. Bir kültür mozaiğidir.
Tarihçilerin ve arkeologların verdikleri bilgilere göre, Anadolu’nun 10.000 yıllık bir tarihi var. Anadolu uygarlıkları, bir yaratmalar bütünü, emekler toplamıdır.(33)
Anadolu’nun tarihi, Anadolu insanının tarihidir. Anadolu insanı ile Anadolu tarihi bir bütündür. Biri olmadan diğeri düşünülemez. biri anlaşılmadan, öteki anlaşılamaz, açıklanamaz.
Bu bütünlük, bilinen en eski geçmişten günümüze kadar sürüp gitmektedir.
Anadolu insanı, başkalarından aldığına kendi özelliklerini de katmış, yoğurmuş yeni bir öz ve biçim vermiştir.
Çok tanrılı, tek tanrılı bütün dinler Anadolu’da buluşmuş, karışmış, kaynaşmış yeni bir inanç, yeni bir düşünce olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
En son tek tanrılı din olan İslamlık bile burada, doğduğu ülkedeki gibi algılanmamış, Anadolu toprağına ekilince farklılaşmış, yeni bir içerik kazanmıştır. Anadolu Müslümanlığı, kendine has özellikler taşıyan bir içerikle ortaya çıkmıştır.
Anadolu medeniyetlerine şöyle bir göz atarsak şu başlıklara rastlıyoruz:Hitit Öncesi, Hititler (Etiler), Hurriler Frigyalılar, Lidyalılar, Likyalılar, Karyalılar, Urartular, Anzaranlar, Suriler, Sümer, Akad, Babil, Asur ile Helenistik Çağ, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkler...
Anadolu’da Doğu ve Batı inançları çağlar boyu birbirine o kadar çok karışmış ve kaynaşmıştır ki hangi inancın kaynak olduğu, hangisinin kaynaktan çıktığı kesin olarak söylenemez.
Örneğin, Aleviliğin en önemli ilkesi olan, “Eline, Beline, Diline...” sahip olma inancı, Budha dininde de, Maniheizm’de de görülmektedir.
Gene Tasavvuftaki ölümsüzlük, Hint düşüncesi Nirvana’nın varlığında ölümsüzlük olarak yaşıyor.
Alevilerdeki Cem ayininin kaynağı bakın nerelerde görüyoruz: Dionysos, Eski Anadolu’da, Cem ise, İran’da şarabın bulucusudur. Eski Yunan’da Şarap Tanrısı Dionysos’un törenlerinde ayinlerde şarap içilir. Alevi Cem’lerinde de tören sırasında şarap içilir. Halbuki Müslümanlıkta içki yasaktır.
Hıristiyanlıktaki “Baba Allah, Oğul Allah, Ruh Allah” ya da Allah, Rahman, Rahim biçimindeki üçleme inancı Anadolu’da Alevilikte; Allah, Muhammed, Ali üçlemesi olarak görülmektedir.
Eski Yunan’daki rakamlara verilen kutsal anlam (üçler, beşler, yediler, kırklar v.s.) Alevilikte de aynen görülüyor.
Güneş, çok tanrılı dinlerde özellikle Zerdüşt dininde çok anlamlıdır. Aynı inanç, Şamanizmde de var. Anadolu Alevileri de güneş doğunca oturup dua ederler.
1937’de Meksika büyükelçimiz olan Tahsin Mayatepek, Meksika yerlileri üstüne yaptığı incelemelerle ilgili olarak M. Kemal’e gönderdiği raporda Maya ve İnka medeniyetlerinde görülen birçok öğenin aynen İslam dininde de görüldüğünü belirtmektedir.
Üstelik, İnka ve Maya medeniyetlerine ait Güneş kültü, İslamiyetin doğuşundan 10.500 yıl önceye dayanmaktadır.
Mayatepek, raporunda, secdeyi, namazı, ezanı, orucu, ölülerin yıkanmasını, sünneti, yağmur duasını, Kabe’yi ziyareti, Mevlevi ayinlerini anımsatan ayinlerin Maya ve İnka medeniyetlerinde İslamiyetten çok önce varolduğunu belgelerle kanıtlıyor.(34)
Gene Anadolu’da görülen, Güneş’in, Ay’ın dağların, yüksek tepelerin, suyun, ateşin, eşiğin kutsal sayılması Şamanizmden gelmiştir.
Şamanlığa giriş töreninde de, aynen Alevilikteki ikrar ayininde olduğu gibi kurbanlar kesilir, içki içilip, sazlar çalınır, dans (semah) edilir.
Zaten, Anadolu deyimi de Bizans kökenlidir. Anadolu’ya Türkiye adını ilk kez Haçlılar verir. Eskiden kentlerdeki Türk ileri gelenleri kendilerine Rumi derlermiş.(35)
Türkler, Müslümanlığı Emeviler döneminde kabul eder. Emeviler Türklere görülmemiş derecede zulüm yaparlar. Müslümanlığı kabul etmeyen yüzlerce Türkü ağaçlara asarlar. Türkçe konuşanların dillerini keserler, Türk illerini yağma ederler. Araplar, Türk illerine halifenin bahçesi adını verirler.(36)
Anadolu tarihçileri, Türklerin, XI. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya göçler yolu ile geldiklerini yazarlar. Türkler bu sırada gerek kültür, gerek dinsel açıdan heterojen bir toplumdur. Batıni eğilimlerin güçlü olduğu, tasavvufa açık bir yapıları vardır.
Bu göçler sırasında, çeşitli tarikatlere bağlı çeşitli milliyetlere mensup şeyhler ve dervişler de akın akın Anadolu’ya gelirler, yerleşirler ve tekkelerini açarlar. Arkasından da inançlarını yaymaya başlarlar.
İşte, Hacı Bektaş-ı Veli’den önce Anadolu’da görülen Alevi potansiyel; bu şeyhlerin, dervişlerin çabası ile meydana gelmiş olabilir.
Çünkü, Hacı Bektaş-ı Veli’den önce Selçuklu yönetiminin haksızlıklarına karşı ardı arkası kesilmeyen başkaldırılar olmuştur. Bir Babai İsyanı yaşanmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu’ya bu olaylardan sonra gelmiştir. Tarih olarak da tahminen Babai İsyanı sonrası, yani 1240 yıllarında.
HACI BEKTAŞ-I VELİ VE ANADOLU
Anadolu Aleviliğini anlamak için, Hacı Bektaş-ı Veli’yi tanımak gerekir. Çünkü, Anadolu Aleviliği ve Bektaşiliği ile Hacı Bektaş-ı Veli adı, eş anlamlıdır. Biri bilinmeden diğeri bilinemez.
Anadolu’da halk arasında, Bektaş-ı Veli’nin hayatı ile ilgili sayısız rivayet vardır. Bu nedenle Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayatı ile ilgili bilgilerin esasını masalımsı, mitolojik bilgiler oluşturur.
Yani, Hacı Bektaş-ı Veli’nin gerçek hayatı yanında, bir de mitolojik hayatı vardır.
Mitolojik hayatında, masal unsuru hakimdir. Kahramanımızın bir bağırması ile yüzlerce kişi ölebilir, yok olabilir. Erenler, denize halısını veya postunu serer üstüne oturur, karşıya geçer.
Sırası gelince şahin olur, güvercin olur uçar. Gerekirse silkinir, insan olur. bir anda birçok yerde olabilir. Sabah namazını Kabe’de kılar, öğle namazında evine döner. Ateşte, kaynar suda yanmaz. Taşa basar, taşta ayak izleri çıkar. Taşı isterse un gibi ezer, dağı saman çöpü gibi nefesiyle uçurur. Taşlar, kerametine tanıklık eder. Hayvanlar keremi ile dile gelir, kayalar yürür. Yırtıcı hayvanlar onun bakışıyla ya yok olur ya da taş kesilir.
İradesi tabiat kanunlarının üstündedir. dileyip de gerçekleştiremediği şey yoktur. Zaman içinde zaman, mekan içinde mekan yaratır. Onun için yok yoktur; doğuşu bile bir kerametin sonucudur. Ölüm ise onun için uyumak anlamına gelir.(37)
Velayetname, Hacı Bektaş-ı Veli’yi işte böyle tanıtıyor.
Her masalda halkın yorumu vardır. Dileği, düşüncesi, anlayışı, anlatışı ve masalın dayandığı bir gerçek payı vardır. Bu yüzden bazen gerçek masallaşır ve dile gelir.
Bu özellik, bütün dinlerde ortak paydayı oluşturur. Hıristiyan aziz de ejderha öldürür, Müslüman aziz de, Budist aziz de... Hıristiyan aziz de şu veya bu hayvanın donuna girer, Müslüman aziz de, Budist azizi de... Hepsi denizi geçer, havada uçar v.s.
Bu olağanüstü olaylar dinden ya da mezhepten değil, çok tanrılı dinler dönemindeki düşünceden kaynaklanır. Bunlar, refah ve huzur dileğidir. Erişilmeze erişmeyi isteme duygusudur.
Bu özellikler hangi ulus ve dinde olursa olsun ortak özlemlerdir. Geçmişte ortak şeyler yaşanmıştır. Aynı inanç ve aynı özlemler paylaşılmıştır. Bu durum, şu ya da bu oranda bugüne de yansımıştır.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya gelişi, Anadolu Selçuklu devletinin son yıllarına rastlıyor.
Hacı Bektaş-ı Veli’yi Anadolu’ya büyük Türk tasavvufçusu Hacı Ahmet Yasevi’nin halifelerinden Lokman Parande’nin gönderdiği rivayet edilir. Lokman Parende aynı zamanda Hacı Bektaş-ı Veli’ye, babası İbrahim Al Sani (Seyyid muhammet) tarafından Hoca olarak tutulmuştur. Lokman Parende öğrencisini Yasevilik tekkelerinde uygun örf ve ananeye göre yetiştirmişti.
İslamiyetin Türkler arasında yayılmasından sonra, Yasevilik Türkler arasında gelişen ve büyük taraflar toplayan ilk Müslüman Türk tarikatı oldu.
Yasevilik, Türkistan, Anadolu ve Rumeli’nde bulunan Türk ve Kürt tarikatlarına tasavvuf anlayışını soktu.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya gelişinden önce Baba İshak önderliğinde Anadolu Selçuklu devletine karşı büyük bir başkaldırı olmuş, Alaaddin Keykubat ayaklanmayı ancak paralı Fransız askerlerinin yardımıyla ve çok kanlı bir biçimde bastırmıştı.
Bu sırada, bir başka tasavvuf piri, Ahi Evren Veli de Kırşehir’de yaşıyordu. Bütün Anadolu işçi ve esnafı onun buyruğundaydı. Ahilik ve Babailik temelde birbirine yakın düşünce akımlarıdır.
Hacı Bektaş-ı Veli Kırşehir’e yerleşmeden önce Horasan ve Erdebil’de tekke eğitimi almış, bunun dışında Ortadoğu’yu hayli gezmiş, incelemişti. Bazı kaynaklar Mekke ve Medine’ye gittiğini de yazar.
Bektaş-ı Veli, İran Batınilerini, Arabistan’daki İsmailileri, Horasan’da Yaseviliği, Mezopotamya’yı Selçuklu Sultanındaki Acem etkisini, Karamanlılardaki Türklük fikrini, Ahi ve Babai inançlarını da yakından tanımıştı.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya geldiği yıllarda Anadolu çok karışıktı. Anadolu Selçuklu Devleti, halka yabancılaşmıştı. Acem ve Arap etkisindeki Türklere insan muamelesi bile yapılmıyordu. İktidar ve din kavgalarının alıp yürüdüğü Anadolu’da halk Selçuklu yönetiminden çok hoşnutsuzdu. Zaten Babai İsyanı da bu yüzden çıkmıştı. İsyanın önderi İshak, Selçuklu ordusunu bir kaç kez yendikten sonra, Fransız paralı askerlerin yardımı ile ele geçirilmiş, asılmış ve isyan da böylece bastırılmıştı (1240).
Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu’da uzun süre gezdikten sonra, Kırşehir civarındaki, Sulucakaracahöyük’e (bugünkü Hacıbektaş Kasabası) yerleşti. Orada tekkesini kurdu ve inançlarını yaymaya başladı.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlenip evlenmediğine ilişkin farklı görüşler vardır. Bu konuda bir görüş; Bektaş-ı Veli’nin, İdris Hoca’nın eşi Kadıncık Ana’dan doğma kızı Fatma Nuriye Hatun “Kutlu Melek” ile evlendiği ve çocuğu olmadığıdır.
Başka bir görüşe göre ise, Bektaş-ı Veli hiç evlenmemiştir. Kadıncık Ana’nın Bektaş-ı Veli’den hamile kalması söz konusu değildir. Rivayete göre, “Kadıncık Ana, Bektaş-ı Veli’nin burnundan akan kanı, ziyan olmasın günah olur,diye içer ve hamile kalır.” Bektaş-ı Veli, Kadıncık Ana’ya “Yurdun bekçisi, senden gelecek ve senden olacaktır” diye söylediği de bilinen rivayetler arasındadır.
Ayrıca, Kadıncık Ana’nın İdris Hoca’dan hamile kalarak üç erkek çocuk doğurduğu ve sadece bunlardan , Timur Taş’ın yaşadığı söylenir. Buna SEYİTALİSULTAN veya HIZIRLALA da denilmiştir. İşte PİREVİNEbu çocuk halife olur. İddiaya göre, Hacı Bektaş Çelebilerinin soyu; Hızır Lala’dan gelir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin çocuğu olmamıştır. Çocuksuz vefat etmiştir (1270-71).
Kadıncık Ana, Bektaş-ı Veli’nin eşi değil nefes evladıdır. Seyit Ali Timur Taş bel oğlu değil, Bektaş-ı Veli’nin yol oğludur.
Seyit Ali Sultan daha sonra, Dimetoka’da bir Bektaşi dergahı kurar. Seyit Ali Sultan’ın (mezarı Hacıbektaş’tadır) oğlu RESULBALISULTAN’dır.
Resul Balı Sultan’ın, Hüdadad ve Mürsel Bali Sultan adlarında iki oğlu olur. Kendi mezarı Dimetoka’dadır. Soyu bu iki koldan yürüyen Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahını ve külliyesini 2. Osmanlı Sultanı Orhan Gazi Bey, türbesini de 2. Murat yaptırmıştır. Sonradan bu türbeyi 2. Beyazıt tamir ettirmiştir.(38)
Hacı Bektaş-ı Veli’nin sağlığında “Bektaşilik” denilen bir tarikat yoktu. Alevilik ya da Bektaşilik dediğimiz inanç sistemi veya tarikatı o öldükten çok sonra ortaya çıkmıştır. Bu düşünceyi ve eylemi, Hacı Bektaş-ı Veli’den 200 yıl kadar sonra posta oturan Balım Sultan sistemleştirmiştir. Bektaşilikte hiç evlenmemeyi (mücerret babalığı) ve kendini tamamen dine verme geleneğini Balım Sultan ortaya koymuştur.
Hacı Bektaş “Babaları” bu görüşü savunurken, “Çelebiler” kolu da evlenmeyi savunmuştur.
Balım Sultan’dan sonra Hacı Bektaş’ta iki post vardır: A) Babalar, B)Çelebiler.
Hacı Bektaş-ı Veli 1270-71 yıllarında vefat ettikten sonra, Babalık postuna sırasıyla Hızır Lala, Resul Bali, Yusuf Bali, Mürsel Bali Sultan, Cemali Sultan, Açık Hacım Sultan, Sarı İsmail Sultan oturmuştur. Bunlardan sonra Balım Sultan gelir. Bu postnişinlerin Hacı Bektaş-ı Veli’nin yol oğlu, Timur Taş’tan soy takip ettiği söylenir. Timur Taş’a Hızır Lala da denir.
Bektaşiliği sistemleştirip geliştiren Balım Sultan’ın annesi bir Rum kızıdır. Olay şöyle gelişmiştir. Fatih Sultan Mehmet, Sırbistan’ın fethi sırasında esirler arasında bir Sırp prensi ile bir de prensesi getirir. Bunlar kardeştirler. Fatih bu iki genci, yetiştirilmek üzere Dimetoka’da bulunan Bektaşi tekkesine gönderir. Bu prens ve prenses Bektaşi terbiyesine göre yetişir ve Bektaşi olurlar. Bektaşilerden Sersem Ali Baba bu sırp prensesi ile evlenir ve Balım Sultan dünyaya gelir.
Bir iddiaya göre, Sultan Beyazıt anadolu Alevilerini Şiilikten korumak için Balım Sultan’ı Hacı Bektaş-ı Veli dergahına gönderir.
Bugün, Balım Sultan Türbesi Hacı Bektaş’ta Bektaş-ı Veli’nin türbesi ile birlikte ziyarete açıktır. Mücerret babaların kulağının kesilip küpe takıldığı eşikte niyaz edilir. Bu mücerretlik küpesinin anlamı evlenmemektir. Dini ve felsefi anlamı ise; “Terki dünya, Terki urba, Terki terek” biçiminde özetlenir. Bu, dünya nimetlerinden uzaklaşıp kendilerini Hakka veren dervişliğin yaşam felsefesidir.
Alevilikte Hacı Bektaş-ı Veli’nin soy seceresi meselesi de önemlidir. Birçok Alevi, Hacı Bektaş-ı Veli’nin seceresini Hz. Ali’ye kadar götürürler, bu iki din ulusunun aynı soydan geldiğine inanırlar.
Ancak, Bektaş-ı Veli’nin soy kütüğünün Hz. Ali’ye dayandırılması mantıken mümkün görülmüyor. Hacı Bektaş’ın soy kütüğü şöyle tespit ediliyor:
Hacı Bektaş-ı Veli, Seyyid Muhammed İbrahim Al-Sani, Seyyid Musa-ı Sanı, İbrahim Mükerrem Al Mücab İmam Musa-ı Kazım, İmam Cafer al-Sadık, İmam Muhammed-al Bakır, İmam Zeynel-al Abidin, Ali-İmam Hüseyin-al Şahid, İmam Emir-al Mu’minin Ali.
Görüldüğü gibi, Hz. Ali ile, Bektaş-ı Veli arasında sekiz kişi var. Ali, Hicret’in 40. yılı ramazanının 19. günü vurulur, 21. gecesi vefat eder (61); Hasan 670’te zehirlenerek öldürülür; HZ. Hüseyin, 680’de Kerbela’da şehit edilir; oğlu Zeynel Abidin Ali, 712’de, onun oğlu Muhammed Bakır, 732’de, Cafer-i Sadık, 705’te, Musa-ı Kazım; 799’a vefat etmiştir.
Hacı Bektaş-ı Veli, hem Vilayet-Name’ye, hem Ariflerin Menkıbeleri’ne hem de Aşık Paşa tarihine göre 1270-1271’de ölmüştür. Bu tarih ile, İmam Musa-ı Kazım’ın ölümü arasında 500 yılı aşkın bir zaman var. Bu kadar yıl içinde, Hacı Bektaş ile Musa-ı Kazım arasında üç kişi görülüyor. Bu hiç mümkün değildir.(39)
Bu bakımdan, Hacı Bektaş-ı Veli’nin soy kütüğünün Hz. Ali’ye ulaştırılması, mantıken mümkün değildir. Elde somut deliller yoktur. Olay zamanın geleneğine uygun bir düşünce tarzı ile, Hacı Bektaş-ı Veli’yi sevip kutsal sayanlarca ona SEYİTLİK verilmek istenmesine dayanmaktadır.*
Hacı Bektaş’ı Veli’nin; 1273 yılında vefat eden Mevlana Celaleddin-Rumi ile çağdaş olduğunu Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri adlı eserinde belirtir. Menakıb-al-Arif’de de Hacı Bektaş, Mevlana’nın çağdaşıdır. Ona İshak adlı dervişi yollayan da gene Mevlana’dır.(40)
Yani, Bektaş-ı Veli’nin bu yıllarda yaşadığı kesindir. Soy kütüğünde hayal unsuru ağır basmaktadır.
Aynı eserde, Nurettin Hoca, Hacı Bektaş’ın şeriat buyruklarına uymadığını Mevlana’ya anlatır. Aşık Paşa Tarihi adlı eserde de, Aşık Paşazade, Hacı Bektaş’ın Osmanoğulları ile görüşmediğini, Selçuklu devrinde yaşadığını belirtir ve onun Babailerden olduğunu açıklar.(41)
Eserde ayrıca, Hacı Bektaş’ın Selçuk İmparatorluğu aleyhine bir isyan tertiplendiği için 1240 yılında idam edilen Baba İshak’ın (kendisine inananların dilinde “Baba Resul Allah”) en ileri gelen halifesi olduğu yer alır. Ayrıca, Hacı Bektaş-ı Veli’nin kardeşi Menteş’in Babai İsyanı’nda öldüğü bilinen olaylardandır.
Halbuki Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu’ya bir Yasevi dervişi olarak gelmişti. Piri ise, Hacı Ahmet Yasevi’dir.
Ahmet Yasevi, Doğu Türkistan’ın Seyran kasabasında doğmuştur. Babası Şeyh İbrahim, annesi ise Ayşe Hatun’dur. Babası sonradan Yesi kasabasına yerleşir. Yesi, Oğuz Han’ın hükümet merkezidir. Bugün buraya Türkistan denir.
Şeyh Ahmet, bu kasaba dolayısıyla “YESEVİ” ismini almıştır. Ahmet ilk tahsilini YESİ’de yapar. Sonra Buhara’ya gider. O sırada Buhara, ilk Müslüman Türk Devleti olan Karahanlıların elindedir. Ahmet Yasevi mutasavvıflardan, Şeyh Yusuf Hemedani’den ders alır. onun halifeliğini kazandıktan sonra, tüccar olarak Yesi şehrine gelir. Kısa zamanda binlerce müridi olan büyük bir tekke kurar. Hoca Ahmet Yasevi’den Türkistan’da, doksan dokuz bin pirin piri olarak bahsedilir. Yani Hoca Ahmet Yasevi, pirler piridir. Lokman Parende, bu doksan dokuz bin pirin piri Hacı Ahmet Yasevi’nin halifesidir. Hacı Bektaş-ı Veli de Lokman Parende’nin halifesi olarak Anadolu’ya gelir.
Ahmet Yasevi müridlerine tarikatını anlatmak için Türkçe olarak ahlaki ve tasavvufi şiirler yazar. En önemli eseri Divan-ı Hikmet’tir.(42)
Hacı Ahmet Yasevi, kaynaklara göre, Hicri 562’de (1166-1167) 120 yaşında vefat etmiştir. Mezarını Timurlenk yaptırmıştır. Anadolu’ya Lokman Parende’nin halifesi, müridi olarak gelen Hacı Bektaş-ı Veli tasavvuf erbabıdır ama, Yesevi’dir. Yesevilik ise Türkistan’da Müslümanlığı kabul eden ve tasevuf inançlarını izleyen bir tarikattır. Bir başka deyişle Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu’ya ayağını bastığında bir Yasevi dervişidir.
Fakat ne olur, ne biter çok kesin bilinmez. Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu’da Aleviliğin en büyük piri olur. Burası çok önemli ve üzerinde durup düşünülmesi gereken bir konudur. Birçok araştırmacı bunun hikmetinin Anadolu’da olduğunu belirtir. Biz de bu noktada biraz durup o yıllarda Anadolu’da ne olup bittiğine kısaca bir göz atacağız.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya geldiği yıllarda Anadolu’da halkın çok huzursuz olduğunu Selçuklu yönetimine defalarca başkaldırdığını biliyoruz.
Burada, önce bu toplamsal başkaldırılara kısa bir göz atacak, sonra da eski Anadolu inançları, Anadolu halkının İslamiytei kabul biçimi gibi konulara geçeceğiz.
BABAİLİK OLAYI VE ANADOLU
Kaynaklar, Anadolu’da Selçuklu saltanatına bir başkaldırı niteliğnide olan “Babai İsyanı”nın önderinin Baba İshak adıl bir Alevi derviş olduğunu yazar.
Baba İshak’ın XIII. yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya gelen dervişlerden olduğu anlaşılıyor. Baba İshak, etkili konuşmaları, din alanındaki derin bilgisi, militan çalışması ve halka sevecen yaklaşımıyla kısa sürede çevresinde sayılan, sevilen, buyruğunda gidilecek bir önder olur.
Bu başarıları nedeniyle Danişmentliler döneminde Kayseri kadısı yapılır. Çevresinde bir örgütçü olarak çalışır. Sadece Müslümanların değil, Anadolu’da Hıristiyan halkın da başvurduğu bir din adamı, bir adalet dağıtıcısı olur.
Bu çalışmaları Anadolu’nun yerli halkı arasında büyük yankı uyandırır. Baba İshak Hıristiyan ve Kürt halkından taraftarlar edinir, onları tasavvuf düşünceleri doğrultusunda eğitir.
Baba ishak, Selçuklu Sultanı 1. Alaaddin Keykubat döneminde Mesudiye şeyhliğine getirilir. Aynı doğrultuda buradaki görevinde de oldukça başarılı olur. Bir süre sonra Mesudiye tekkesini kurar.
Baba İshak’ın bundan sonra kendin ehas düşüncelerini yaydığını görürüz. O günlerde Anadolu’da Müslümanlık, Hıristiyanlık gibi tek tanrılı dinlerle çok tanrılı Anadolu dinleri yan yana yaşamaktadır.
Fuad Köprülü, Türkistan ve Horasan’dan sonra Anadolu’da yaygınlaşan Yasevilik hakkında şöyle yazıyor: “Horasan Melamiliği ile Doğu Türkistan ve Seyhun bölgesindeki Şii akınların etkisi altında oldukça geniş ve serbest bir tasavvuf felsefesine sahip düşünce akımıdır.(43)
Baba İshak, İslamiyeti kabul etmiştir. Kendisi Müslüman’dır ve anı zamanda din bilginidir. Fakat, İslamiyeti olduğu gibi kabul etmez. Zaten Türkler, İslamiyeti Emevilerin Türk illerinde giriştikleri zulüm sırasında tanımışlardır. Emevilere düşman olan Türkler İslamiyeti kabul ettiklerinde Hz. Ali taraftarı olarak Şii, Alevi kesimde yer almışlardır. Bir anlamda Türkmen v eKürt Aleviliği Emevi düşmanlığı sonucunda doğmuştur. Tıpkı İran Şiiliğinin de Emevi düşmanlığı sonucunda doğduğu gibi.
Türkmenler, Müslümanlığın haram saydığı birçok şeyi kendi ananelerine ve törelerine uygun hale getirerek kabul etmişlerdir. Bir başka deyişle, Müsülmanlığı bir reforma tabi tutmuşlardır. Müslümanlığın haram saydığı şarabı, raksı, sazı, resim yapmayı vs. asla bırakmamışlardır. Kadınlar ile ayrı yaşamayı da kabul etmemişler, kadını toplu meclislerden asla çıkarmamışlardır. Türkçe’yi Arapça’ya, Acemce’ye vs. tercih etmemişler, türküleri nefesleri, türkçe yazıp söylemeyi terk etmemişlerdir.
Yani Türkmenler ve diğer Anadolu yerli halkı Müslümanlığı kendilerine uygun hale getirmişler, kendi kültürlerinde yoğurmuşlar, sonuç olarak da Alevi dediğimiz tarikatın merasim, adet ve inançları oluşmuştur.
Baba İshak’ın kurduğu tekkenin Anadolu’da kurulup yayılan ilk Alevi tekkesi olduğu söylenir. Babailerin Tanrı anlayışı, İslamiyeti yorumlayışı Sünni geleneğe göre oldukça farklıdır.
Babailer, İslamiyet içindeki hilafet olayında Ali tarafında yer almışlar, Allah-Muhammed-Ali üçlemesini öne çıkarmışlardır. Hatta bazı kaynaklarda “Ali Allah’tır”, “Enel Hak” gibi anlayışları savundukları da belirtilir.
Babailer, islam dininin tüm ibadetlerine karış çıkarlar. Namaz onlara halka namazını kılarlar, camiye değil tekkeye giderler. Ramazan orucunu tutmazlar. İçki içerler, kadınları hor görmezler. Halifeliğin, Ali soyuna verilmesini savunurlar. Ali sevgisi her şeyin başı sayılır. Babailer kızıl başlık, kara cübbe ve üstü açık ayakkabı giyerler.
Babai isyanı, Anadolu halkını katmerli olarak sömüren, ezen ona yabancılaşan, Acem ve Arap etkisinde, Türkçe konuşmayı bile yasaklayan bir zulüm iktidarına karşı bir halk isyanıdır. Babai İsyanının oluşmakta olduğu günlerde sultan olan 2. Gıyasettin Keykubat içki ve av partileri ile vakit geçirmektedir. Zaten sutanlığı da şaibelidir. Keyhüsrev, 1237 yılında kendi suç ortakları ile birlikte, babası 1. Alaaddin Keykubat’ı zehirleyip öldürterek Selçuklu tahtına geçmiş birisidir.
Kendi yönetimi sırasında iktisadi ve toplumsal düzen oldukça bozuktur. Köylü aç ve sefildir. Veziri Sadettin Köpek’in işlediği siyasi cinayetler ve gayri meşru faaliyetler halkın hayatını dayanılmaz hale getirmiştir.
Babai İsyanı 1239’da, işte bu koşullada patlak vermitir.
Önce Güneydoğu Anadolu’da Hıristiyan ve Kürt halkının da desteği ile oldukça geniş bir alana yayılan isyan, sonra Orta Anadolu’ya sıçradı. İsyanın merkezi ise büyük bir olasılıkla Amasya’ydı.
Ayaklanma çok geniş bir kitlenin desteğini alır. Selçuklu ordusu birçok defa isyancıların üstüne gider, ama her seferinde başarısız olur. Sonunda, 1240 yılında, isyanın başlamasından yaklaşık bir yıl sonra, Baba İshak Amasya’da yakalanıp idam edilir.
Selçuklu ordusunun, Fransız askerler yardımıyla bastırdığı ayaklanma sonucunda resmi kayıtlara 4 bin olarak geçen Türkmen kılıçtan geçzirilerek öldürülür. (Kaynak: İbni Bibi).
Savaş sonunda kalan esirler, II. Gıyasettin Keyhüsrev’e sevk edilirken ganimetler de askerler arasında paylaşılır. 1000 kadar esirin yer aldığı kitleyi ise, Selçuklu Sultanı darağaçları kurarak idam ettirir.
Böylece, aylar boyu süren ve Selçuklu Devletini şiddetli bir şekilde sarsan, hükümdara taç ve tahtından ümit kesecek kadar korkunç anlar yaşatan, kendisini başkentten kaçıran isyan bastırılır. Sultan, isyanının bastırıldığından, emin olduktan sonra Konya’ya döner ve tekrar içki alemli eğlenceli hayatına başlar.(44)
Bu toplumsal başkaldırı yenilir, ama Anadolu’da Babailer varlıklarını sürdürürler. İşte Hacı Bektaş-ı Veli, bu ve buna benzer sosyal olayların yaşandığı bir Anadolu’ya gelmişti.
Hacı Bektaş-ı Veli’ye mal edilen iki eser vardır. Bunlar Vilayet-Name ve Malakat. Ancak iki eser de Hacı Bektaş-ı Veli’nin ölümünden sonra ortalama 1480-1500 yıllarında yazılmıştır. Bektaş-ı Veli ise 1270-71’de ölmüştür.
ANADOLU ALEVİLİĞİ
Araştırmada şu ana kadar yazılanlardan hareketle Anadolu’da meydana gelen Alevilik Olayı’nı tek kaynakta izah etmek mümkün görülmüyor.
Ana halkalarda toplarsak, Anadolu Aleviliği’nin üç kaynağından söz edilebilir: Birincisi, İslamiyet içindeki hilafet meselesinde ortaya çıkan olaylardır. Hz. Ali’nin, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, halefi olduğu halde halife seçilmemesi, İslamiyeti daha sonra benimsemiş Türkler arasında da derin izler bırakmıştır. Bu meseleyi mümkün mertebe açık bir şekilde, hem de çoğunlukla Sünni kaynaklardan aldığım bilgilerle okuyucuya vermeye çalıştım. Buradaki haksızlık çok açık. Hz. Ali, Hz. Peygamber’in en yakını ve kendisi ile birlikte Müslüman olan Hz. Hatice’den sonra Müslüman olan kişi. Hz. Peygamber sağlığında çeşitli hadislerinde ve çeşitli toplantılarda hatta Veda Haccında, halifesi olarak Hz. Ali’yi düşündüğünü açıkça ortaya koymuştur.
Buna rağmen Hz. Peygamber’in cenazesi kaldırılmadan, Ebubekir, Osman ve Ömer hilafet meselesini bir oldu bittiye getirerek çözüyorlar.
Ama aslında çözemiyorlar. Bu sorunun tam 1300 yıldır bir ihtilaf kaynağı olarak sürmesinden de bellidir.
Çünkü, halife olmak dini açıdan çok, elde edilen toplumsal güç açısından önemlidir. Bu çerçevede gündeme gelen aslında iktidar meselesidir ve Hz. Ali’nin temsil ettiği kesim ilk raundda iktidarı kaybeder.
İslamiyet, böylece birçok dinde olduğu gibi daha baştan amacından farklı bir uygulama içine sokulur.
Hz. Muhammed’in yerine kimin geçeceği sorunu daha serin kanlı, katılımcı bir tarzda çözülebilecekken, işin içine hırs girer ve iş çığrından çıkar; ideal İslami amaçlar yerini saray entrikalarına bırakır.
Yanlış atılan bu adım, yapılan bu ilk haksız uygulama suya atılan ilk taşın yol açtığı dalgalar gibi İslamiyetin yayılması ile birlikte yayılır. Bu dalgalar Anadolu toprağına da ulaşır. Anadolu’da yaşayan eski halklar ve Türkler İslamiyet ile Emeviler döneminde tanışırlar. Eski Anadolu halkları ve Türkmenler Emeviler’in Arap ırkçılığını ve İslam şövenizmini temel alan yaklaşımından rahatsız olurlar. Çünkü Emeviler, Araplar dışında Müslüman olan toplumlara hor gözle bakarlar. Asıl Müslümanın kendileri olduğunu kabul ederler. Kendilerinin 1. sınıf Müslüman diğer halkların 2. sınıf Müslüman, “Mevali Müslüman” Arap olmayan Müslüman olduklarını söylerler.
Türkler İslamlığı IX. yüzyılda kabul ederler. Anadolu’ya ise, XI. yüzyıldan itibaren çeşitli göçlerle geldikleri bilinir. 1071’de ise, Alpaslan komutasındaki Türk ordusu ile Romen Diogen komutasındaki Bizans ordusu savaşır ve Türkler “Malazgirt Zaferi” olarak nitelenen savaş ile Doğu Anadolu’ya girerler.
Tabii ki, Türklerden önce Anadolu boş değildi. Anadolu 10 bin yıllık bir tarih esahiptir. 1071 Anadolu Medeniyetleri tarihinde, yakın bir tarih sayılır. Türkler Anadolu’nun son konuklarıdır. Onlardan önce 10.000 yıllık Anadolu medeniyetleri inkar edilemez. Çünkü bu tarih de Anadolu insanlarının tarihidir. Tıpkı Orta Asya gibi, Mezopotamya gibi.
İşte bu göçler ve başka kanallarla Anadolu’ya giren İslamiyet, kendisiyle birlikte, Hz. ali’ye yapılan ve yukarıda sözünü ettiğimiz ilk haksızlığı da beraberinde getirir. Bu haksızlık, dediğimiz gibi Anadolu Aleviliğinin oluşmasındaki üç kaynaktan biridir. Şimdi diğer kaynaklara geçebiliriz.
Anadolu Aleviliğinin oluşumundaki ikinci etken, bence, Türkistan ve İran gibi doğu din ve kültürlerinden gelen etkidir. Çünkü, göç yolları ile ve diğer yollarla Anadolu’ya gelen Türkmenler ya İslam olmuşlardı ya da İslamiyetten önceki çok tanrılı doğu dinlerinin etkisi altında idiler:Şamanizm, Zerdüşt, Budha, Maniheizm, Hıristiyanlık öncesi çok tanrılı doğu dinleri, Taoizm v.s.
Doğudan, Türkistan’dan gelen Türkmenlerin kendi kültür miraslarını vs. birlikte getirmemeleri mümkün değildir. Bu izleri bugün bile görüyoruz. Bizdeki tasavvuf inancı ile Budha inancı arasında benzerlik olduğu kuşkusuzdur. Maniheizm ile Alevilik arasındaki inanç benzerlikleri de hemen görülür. Şaman dininden gelen Güneş’e, Ay’a, yüksek tepelere, suya, ateşe tapınma vs. bugün Anadolu’da Sünni ve Alevi halk arasında hala yaşıyor.
Türklerin Orta Asya ve Maveraünnehir’de İslamiyeti tanımalarından sonra büyük Türk mutasavvıfı Hoca Ahmet Yasevi tasavvuf inancı yanında İslamiyeti de kabul eder. Ama tarikatını, tekkesini kapatmaz. Sadece Cami’yi kabul eder, diğerlerini benimsemez.
Halbuki İslamiyet’te Tanrı’dan başka bir varlığa tapınmak yasaktır. Bu, puta tapmaya girer.
Ama Türkmenlerde yüksek tepelere, sulara, ulu ağaçlara, yatırlara kurban kesilir, ip bağlanır, lokma yapılır, ateş yakılır. Ateş yakılan ocaklar kutsal sayılır. Suyu kirletmek günah sayılır vs.s.
Yani, Türkler İslamiyeti kabul ederler ama, daha önceki kültür miraslarını, inançlarını terk etmezler. İslamiyeti enimseseler de eski inançlarından vazgeçmezler.
İşte Anadolu’ya gelen Türkmenler’in ve diğer halkların getirdikleri inanç sistemleri ve kültürleri de, kanımca Anadolu Aleviliğinin ikinci kaynağını oluşturmaktadır.
Nihayet üçüncü kaynak da, Eski Anadolu din, inanç ve kültür mirasıdır. Üzerinde yaşadığımız toprakların 10.000 yıllık tarihi, Anadolu medeniyetleri tarihidir.
Anadolu’da 1200 yıllarında oluşan ve Anadolu dışında birçok kültürün ve dinin izlerini taşıyan Anadolu Aleviliğinin, 10.000 yıllık Anadolu medeniyetleri tarihinden bir şey almadığını söylemek mümkün değildir.
Nitekim, bugün Anadolu Aleviliği’nde gördüğümüz birçok inancın izlerini çok tanrılı Anadolu dinlerinde, hatta Hıristiyanlıkta görüyoruz.
Bektaşiliğin kurucusu sayılan, Hacı Bektaş-ı Veli ve Kadıncı Ana arasındaki ilişki, İsa-Tanrı ve Meryem Ana arasındaki ilişkiyi anımsatmıyor mu?
Cem ayinlerinde kutsal sayılan ve “dem” kabul edilen şarabın Hıristiyanlar’da da kutsal sayılıp kilisedeki ayin sonunda ekmeğin ona batırılıp yenmesi ve Noel’de Hz. İsa ruhuna şarap içilmesi arasında bir ilişki kurulamaz mı?
Gene; Hz. İsa ve 12 havarisi, Hz. Ali ve 12 İmamlar olayı rastgele bir benzerlik midir acaba?Üstelik bunlara benzer daha yüzlerce örnek verilebilir.
Örneğin, şarabın Orta Anadolu’da kurulmuş Frigya, Lidya medeniyetlerinde olduğu gibi, aynı bölgede gelişen Bektaşilik’te de kutsal olmasına ne demeli?
Bunlardan Anadolu Alevileri’nin büyük çoğunluğunun, Müslümanlığı sonradan benimsemiş Anadolu halkları olduğu sonucu çıkmaktadır. Bunların Müslümanlığa ve Bektaşiliğe eski inançlarnı da taşımaları çok doğaldır. Aleviliği Anadolulaştıran en büyük etmen de budur.
Doğan Avcıoğlu bu gelişmeyi şöyle izah ediyor:
“Hacı Bektaş ve halifeleri, İslami çerçevede, Anadolu Hıristiyanlarının inançlarıyla, Orta Asya geleneklerini bağdaştırarak, Ortodoks İslama uzak düşen göçebeleri ve köylüleri saflarına toplarlar.”(45)
Alevilik olayına salt dinsel bir bölünme gözü ile bakmamak lazım. O bir yanı ile dinsel olmaktan çok toplumsaldır. Ama salt toplumsal siyasalbir akım olarak ele almak da yeterli değildir. Çünkü güçlü bir dinsel yanı da vardır.
İslamiyet içinde hilafet meselesindeki haksızlığa ilk karşı koyanlar Araplar oldu. Bu karşı koyuş islamiyetle birlikte yayıldı. İran’a gitti, Şiilik oluştu. Pakistan’da bu kaynaktan beslenen İsmailiye Mezhebi hala yaşıyor. Afganistan’da Şii veya İsmailiye Mezhebi hayli yaygındır. İslamiyet içindeki bu akım Mısır’da Fatımi devletini doğurdu. Ve hala da günümüzde gerek İran’da Humeyni önderliğinde, gerekse Ortadoğu ve Arap ülkelerinde yaşıyor. Ama bunların hiçbiri Anadolu Aleviliği ile aynı şeyi ifade etmez. Anadolu Aleviliğinin adı geçen bu Şia akımlarla Hz. Ali ve Ehlibeytine olan saygı ve sevgi dışında ortak bir yanı yoktur.
Anadolu Aleviliği bir yaşam biçimidir. Anadolu’da Alevilik bir kültür olayıdır. Bir kimlik meselesidir. O dinsel olmaktan çok, ırksal olmaktan çok, toplumsal bir akımdır. Bir hayat felsefesidir.
Anadolu Aleviliği, Ali ve Ehlibeyt sevgisini, insan sevgisini, kardeşliği, hakça bölüşümü, eşitliği, her türlü toplumsal haksızlığa karşı olmayı kendine ilke edinmiş bir dünya görüşüdür.
Bugün çağdaş demokratik teorilerin aradığı erdemleri Alevilik 700 yıldan beri Anadolu’da her türlü bağnazlığa karşı yılmadan mücadele vererek sürdürmektedir.
Doğuşta toplumsal temelli, ama dinsel bir muhalefet olan Şia hareketi, Anadolu’da toplumsal yanı ağır basan, bir yaşam felsefesine bir siyasal muhalefet hareketine dönüşmüştür.
Alevilik bu özelliğini, yaşadığı tarihsel-toplumsal sürece borçludur.
BEKTAŞİLİK VE YENİÇERİ OCAĞI
Osmanlı devleti ilk kurulduğu yıllarda koyu Sünni bir İmparatorluk değildi. İmparatorluğun ilk yıllarında azınlıklara ve başka dinden olanlara daha büyük bir hoşgörü ile bakıldığı kaynaklardan anlaşılmaktadır.
Hatta ilk üç padişahın; Osman Gazi, Orhan Gazi ve 1. Murat’ın, Ahi-Bektaşi inançlı olduklarını bazı kaynaklar yazar. Orhan Gazi’nin Yeniçeri Ocağı’nı 1363 yılında Bektaşi tekkesinin duasını aldıktan sora gerçekleştirdiği bilinir.
Bu olay şöyle gelişmiştir:
Bektaşilikle yakından ilgilenen sempati duyan bir padişah olan Orhan Gazi devşirme çocuklardan (Hıristiyan v.s.) kurulu orduya kutsal bir özellik vermek için, bunlardan bir grubu alarak Hacı Bektaş-ı Veli türbesinin bulunduğu Sulucakaracahöyük’e gider Dergahı ziyaret eden Orhan Gazi, orada bulunan Pir’e, “Pir hazretleri, yeni kurduğum ocak için sizden hayır duası almaya geldim” diyerek, Hıristiyan çocuklarını gösterir Hacı Bektaş’taki Pir, elini çocuklardan birinin başına koyarak:
“Bunların adı yeniçeri (yeni asker) olsun. Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun” diye dua eder.(46)
Böylece, Yeniçeri Ocağı’nın isim babası Bektaşi piri olur. Yeniçeriler pirleri olarak Hacı Bektaş-ı Veli’yi tanırlar. Yeniçeriler kendilerine Bektaşiyan, ağalarına da “Ağai Bektaşiyan” adını verirler.
Daha sonra Hacı Bektaş Pir evinden kutsal bir kazan alınır, Yeniçeri Ocağı’na götürülür. Bu kazan sonraki yıllarda, yeniçerilerin çeşitli haksızlıklara tepki olarak “kaldırdıkları” kazandır.
Yeniçeri duası ise şöyledir.(47)
“Allah Allah, illallah, baş uryan, sine püryan... Kulluğumuz padişaha ayan; üçler, beşler, yediler, kırklar, gül-bang-ı Muhammed, nur-u Nebi, Kerem-i Ali pirimiz, Sultanımız Hünkar Hacı Bektaşı Veli demine devranına Hu diyelim, Huuuu...”
Bektaşilerin taktığı Bektaşi Tacı on iki dilimli beyaz bir külahtır. On iki dilim, On İki İmamı temsil eder. Bektaşi babalarının taçları, yeşil renkli bir sarıkla sarılır. Taçta ayrıca Taylaşan adı verilen bir şerit bulunur.
Bazı kaynaklarda Yeniçeri Ocağı’nı bizzat Hacı Bektaş-ı Veli’nin kurduğu belirtilirse de bu doğru değildir. Çünkü Hacı Bektaş-ı Veli 1270-71 yıllarında vefat etmiştir. Yeniçeri Ocağı ise, 1363’te yani Hacı Bektaş-ı Veli’nin ölümünden yaklaşık 90 yıl sonra kurulmuştur.
Orhan Gazi’den sonra, I. Murat da Bektaşiliğe ve Yeniçeri Ocağı’na hoşgörü ile yaklaşmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli türbesini ilk olarak 1. Murat inşa etmiştir. 2. Beyazıt ise daha sonra türbeyi onarmıştır.
Osmanlı yönetimi, Yavuz Sultan selim dönemine kadar Yeniçeri Ocağı’yla Anadolu Alevilerine ve Bektaşilerine hoşgörü ile baktı. Osmanlı sarayının katı bir Sünniliğe yönelmesi, tutuculaşması, Alevi ve Bektaşi düşmanı kesilmesi Yavuz dönemine rastlar.
Bu olayda Anadolu’da hızla güçlenen Şii Safevi devletininde rolü vardır. Şii Safevi devleti bir dönem boyunca Anadolu’da Osmanlı için büyük tehlike olmuştur. Osmanlı bu tehlikeye karşı Sünni İslama sıkı sıkıya sarılır, bu akımı kendisi için kurtuluş sayar. Yavuz, bu uğurda bazı göz boyama eylemlerine de girişir. Örneğin, Yeniçeri Ocağı’nı Safevi tehlikesine karşı güya korumak için kendisini de Yeniçerilere Bektaşi gibi gösterir. Kulağını deldirerek Balım Sultan küpesi (Menkuş) takar.
Şimdi kısaca Ahilik hakkında biraz bilgi verelim:
Ahilik, Karahanlılar devleti zamanından beri Türk esnaf ve işçilerini içine alan tasavvufi bir tarikattır. Ahiliği Avrupa lonca sisteminin Türklerdeki karşılığı olarak da gösterebiliriz. Ahilik kadar iş terbiyesinde rol oynayan başka bir tarikat yoktur. Ahiler, ekonomik gelişmede disiplinli ve planlı çalışmayı temel almışlardır.
Anadolu Ahilerinin piri Ahi Evren Veli’dir. Kendisi Horasan erenlerindendir. Bu ulu kişi Türk sanat kesiminin piridir.
Kırşehir’de bulunan ve 1278 tarihini taşıyan bir vakıf belgesine göre, Ahi Evren XIII. yüzyılın ilk yarısında doğmuş ve XIV. yüzyılın başlarında da ölmüştür. Evren kelimesi ejderha (yılan) anlamına gelir. Yılan Türklerde edebi hayatın sembolü olarak kabul edilir.
Ahi Anayasasında, “Tanrı’ya ulaşmak, insanın tamamen kemale ermesi ile mümkündür” diye yazılıdır.
Adam öldürenler, kasaplar, hırsızlar, zina edenler Ahiliğe kabul edilmez.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya geldiği yıllar Ahiler oldukça yaygındır. Zaten Ahilik, Bektaşiliğe yakın bir tasavvuf tarikatıdır.
Osmanlı Sultanlarından Osman Gazi, Orhan Gazi ve 1. Murat’ın Ahi-Bektaşi eğilimli olduğunu belirtmiştim. Ayağı da diğer Osmanlı padişahlarının mensup oldukları tarikatleri E.B. Şapolyo şöyle veriyor:(48)
Osmanlı Padişahlarının Mensup Oldukları Tarikatlar:
1-Sultan Osmanı Gazi -Ahi Tarikatı
2-Sultan Orhan Gazi -Ahi tarikatı
3-Sultan Murad-ı Hüdavendigar -Ahi tarikatı
4-Sultan Yıldırım Bayezid -Zeyniyye tarikatı
5-Çelebi Sultan Mehmet -Zeyniyye tarikatı
6-Sultan İkinci Murat -Bayramiyye tarikatı
7-Sultan Fatih Mehmet -Bayramiyye tarikatı
8-Sultan Bayezıd Veli -Cemaliyye tarikatı (Bektaşi olduğu da belirtiliyor)
9-Sultan Yavuz Selim -Sünbüliyye tarikatı
10-Sultan Kanuni Süleyman -Cemaliyye tarikatı
11-Sultan Sarı Selim -Halvetiyye tarikatı
12-Sultan Üçüncü Murat -Uşakiyye tarikatı
13-Sultan Üçüncü Mehmet -Halvetiyye tarikatı
14-Sultan Birinci Ahmet -Celvetiyye tarikatı
15-Sultan Birinci Mustafa -Celvetiyye tarikatı
16-Sultan Genç Osman -Celvetiyye tarikatı
17-Sultan Dördüncü Murad -Celvetiyye tarikatı
18-Sultan Birinci İbrahim -Halvetiyye tarikatı
19-Sultan Avcı Mehmet -Halvetiyye tarikatı
20-Sultan İkinci Süleyman -Halvetiyye tarikatı
21-Sultan İkinci Ahmet -Halvetiyye tarikatı
22-Sultan İkinci Mustafa -Halvetiyye tarikatı
23-Sultan Üçüncü Ahmet -Cerahiyye tarikatı
24-Sultan Birinci Mahmut -Halvetiyye tarikatı
26-Sultan Üçüncü Mustafa -Cerrahiyye tarikatı
27-Sultan Birinci Abdülhamit -Nakşibendiyye tarikatı
28-Sultan Üçüncü Selim -Mevlevi tarikatı
29-Sultan Dördüncü Mustafa -Nakşibendiyye tarikatı
30-Sultan İkinci Mahmut -Cerrahiye tarikatı
31-Sultan Abdülmecit -Cerrahiyye tarikatı
32-Sultan Abdülaziz -Bektaşı tarikatı
33-Sultan Beşinci Murat -Bahaiyye tarikatı (Mason)
34-Sultan İkinci Abdülhamit -Şazeliyye tarikatı
35-Sultan Mehmet Reşat -Mevlevi tarikatı
36-Sultan Mehmet Vahdettin -
YENİÇERİ OCAĞININ KALDIRILMASI VE
YENİÇERİ-BEKTAŞİ KATLİAMI
Osmanlı Sarayı’nın Kapıkulu Ocakları’nı yeniçeriler meydana getirirdi. Bunlar padişahın hassa askeri sayılırdı. Padişah sefere çıktığı zaman yeniçeriler onun maiyetinde olurdu.
Yeniçeri Ocağı, Pencik Kanunu denilen kanuna göre kurulmuştur. Hıristiyan çocukların devşirme usulü ile seçilip eğitilmeleri sonucunda oluşturulur, savaşlarda merkezde bulunurdu.
Yeniçeriler hiç evlenmezler, Türklerle de ilişki kurmazlardı.
Hacı Bektaş dergahında bulunan baba vefat edince, yerine geçen yeni baba İstanbul’a gelirdi. Bu babayı Bektaşi Ocağı’nabağlı olan yeniçeriler karşılayarak bir alay meydana getirirler ve onu ağa kapısına götürürlerdi. Yeniçeriler ağası on iki dilimli tacı yeni babanın başına geçirirdi. Buradan da alay babayı Bab-ı Ali’ye götürürdü. Yeniçeriler kendilerine, “Taife-i Bektaşiyan” derlerdi.
XVII. yüzyılda Yeniçeri Ocağı ile saray arasında çeşitli ihtilaflar ortaya çıktı. İlk Islahatçı padişah olarak bilinen Genç Osman’ın yeniçeriler tarafından öldürülmesi bu ihtilafın sonuçlarından biriydi.(49)
Yeniçeriler; XVII. yüzyıldan sonra öyle büyük bir güç oluşturmuşlardı ki, istemedikleri padişahı, sadrazamı tahttan indirebiliyorlardı. Yeniçerilerin kazan kaldırması uzun bir dönem boyunca yönetim için en tehlikeli olaylardan biriydi.
Osmanlı kendini yenilemek ve Batılı tarzda bir ordu oluşturmak için Yeniçeri Ocağı’na çeki düzen vermek istiyordu.
Bu işe ilk olarak Sultan II. Mahmud teşebbüs eder; Yeniçeri Ocağı’nı tasfiye edip, yerine, Sekban-ı Cedid dediği askeri ocağı kurmak ister. Ancak yeniçeriler isyan ederek bu ocağı kapattırırlar. Bu arada Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa da öldürülür. Bunun üzerine II. Mahmud yeniçerilele uzlaşarak onların da onayı ile Eşkinci Ocağı’nı kurar. Fakat bir süre sonra yeni bir anlaşmazlık doğar ve yeniçeriler bir kez daha ayaklanırlar.
Yeniçeriler, gruplar halinde Etmeydanı’nda toplanırlar. Eşkinci Ocağı’nın ileri gleenlerinden olan Kol Kethüdası Hasan Ağa’yı da çağırırlar. İsyan hızla gelişir.
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına Bektaşi babaları da karşı çıkar ve ayaklanmayı desteklerler.
Sadrazam, isyanı duyunca padişaha haber verir. İsyanı bastırmak için, Ağa Hüseyin Paşa ile Kara Cehennem gönderilir. Ayaklananların üstüne birlikler yürür. Teslim olmaları istendiği halde Yeniçeri kışlalarına ateş edilir. Kışlalar top ateşine tutulur. İçeride bulunan yeniçeriler paramparça olur, cesetleri havada uçuşur.
Bu da yetmezmiş gibi kışlalar ateşe verilip yakılır. Dışarıda kalan yeniçeriler de kılıçtan geçirilir. Beş yüz yıllık Yeniçeri Ocağı dört-beş saat içinde yanıp kül olur. Yakalanan yeniçeriler ise derhal olay yerinde idam edilir. Yeniçerilere yardım eden tarikat mensubu Bektaşi babaları yakalanır, hapsedilir.
İsyanın bastırılmasından sonra Yeniçeri Ocağı 1826 yılında II. Mahmud’un bir fermanı ile kapatılır. Yerine, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı askeri ocak kurulur.
II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nın ayaklanmasını destekleyen Bektaşilere çok hiddetlenir. Derhal Şeyhülislamdan onların cezalandırılmaları için fetva çıkartır.
istanbul’da son 0 yıl içinde kurulan 100 kadar Bektaşi tekkesi ateşe verilerek yakılır. İçlerinde bulunan tüm el yazması eserler de yanıp kül olur.(50)
Bektaşi babalarının çoğu sürgün edilir. Darphane, tekkelerden, türbelerden toplanıp hapsedilen Bektaşilerle dolar.
İleri gelen Bektaşilerden Kıncı Baba, kadılardan İstanbul Ağasızade Ahmet Efendi ve Haceğandan Salih Efendi yakalanarak Tophane’ye hücreye atılırlar.
Sünni tarikat şeyhleri ve ulema Bektaşiler hakkında karar vermek için Babussaade Camisi’nde toplanır. şeyhülislamın, görüşlerini sorması üzerine hep birlikte şöyle derler:
“...İslamın şartlarına riayet etmedikleri, namaz ve oruç tutmadıkları, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Osman’a ağır sözler söyledikleri için katlleri vaciptir.(51)
Bunun üstüne, tekkelerin yakılıp yıkılmasına karar verildi. Ayrıca, Kıncı baba’nın Üsküdar’da, İstanbul Ağasızade Ahmet Efendi’nin Tophane’de, Salih Efendi’nin ise Bab-ı Hümayun’un önünde idam edilmelerine karar verilir ve uygulanır.
Diğer Bektaşi dedeleri de ya Anadolu ve Trakya’ya sürgün edilir, ya da hapisle cezalandırılır. İstanbul Bektaşi dergahları yıkıldıktan sonra Rumeli dergahlarını yıkmak için Hacı Ali Bey ve Pirtepeli Ahmet Efendi görevlendirilir. Anadolu ekkelerini yıkmak için de Cebecibaşı Ali Ağa ve Müderris Çerkesli Mehmet Efendi Padişah buyruğu ile Anadolu’ya gönderilir.
Tüm dergahların mal varlığına el konulur. Bektaşi tarihçi Şamzade Ataullah Efendi ise Tire’ye sürülür.(52)
Bektaşiler, böylece bütün yurtta sindirilir. Bir müddet sonra Rumeli’de Esat Baba ayaklanır, fakat yakalanarak Aksaray’da idam edilir. Bunu diğer ayaklanmalar ve idamlar takip eder.
II. Mahmud, bu katliamlarla da yetinmez. Hacı Bektaş’taki Pir Evini de ıslah edip yola getirmek için Hacı Bektaş postuna, postnişin olarak Nakşibendi tarikatı şeyhlerinden Mehmet Sait Efendi’yi tayin eder. Pir Evi’ne cami yaptırır.
<