Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

Cumhuriyet Dönemi ve Alevilik

CUMHURİYET DÖNEMİ VE ALEVİLİK

ATATÜRK VE ALEVİLİK

Mustafa Kemal, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı örgütlerken Alevilerin desteğini almadan edemeyeceğini biliyordu. Çünkü Anadolu Alevileri, Sünni bir İmparatorluk olan Osmanlı yönetimine karşı 700 yıldan beri muhalif idiler.

Osmanlı yönetimi, Anadolu Alevilerinin gözünde hem Emevi-İslam geleneğini sürdüren bir yönetim, hem de kendilerine karşı yapılan toplumsal haksızlıkların kaynağı idi.

Son Osmanlı padişahı İngiliz Emperyalizmi ile işbirliği yapmış, işgal kuvvetleri İstanbul’a ve Anadolu’ya ancak böyle çıkabilmişti. bu nedenle Emperyalizme karşı savaş, ibirlikçi Osmanlı padişahına ve İslam hilafetine karşı ayaklanmadan geçiyordu. Ne var ki böyle bir durumda Müslüman-Sünni halk padişahına, dinine,halifesine karşı asla başkaldıramazdı. Bu, günahtı. Bu, işlenecek en büyük suçtu. Bu yüzden, İstanbul ve Anadolu’nun Müslüman-Sünni halkı öncelikle padişahın yanında yer almıştı.

Aleviler ise, 700 yıldan beri bu yönetime karşı mücadele veriyorlardı. Bu nedenle padişaha, hilafete ve Emperyalizme karşı savaşa girecek olan M. Kemal ve kadrosu için en doğal güç, Rumeli ve Anadolu’daki Alevi halk idi. Milli kurtuluşçular ile Alevilerin düşmanı ortak idi.

O halde, Atatürk bu önemli gücü yanına almadan Kurtuluş Savaşı’na girişemezdi. Nitekim o da öyle yaptı. Erzurum -Sivas kongreleri dönüşü daha Ankara’ya gelmeden, 19 Aralık 1919 tarihinde Kayseri’den Hacı Bektaş dergahına gitmeye karar verdi. Atatürk sayıları milyonları bulan bu kitleyi kazanmak istiyordu. Zaten Sivas Kongresi’nde Alevi ileri gelenleri de Atatürk’ün yanıbaşında oturuyordu.

Hacı Bektaş’ta o sırada postnişin Cemalettin Efendi idi. Anadolu’da sayıları altı milyonu(59) bulan  Aleviler’in en büyükleri Cemalettin Efendi ile baba postundaki Salih Niyazi Baba idi. Anadolu Alevileri bunların buyruğundan çıkmazdı.

Atatürk 22 Aralık 1919  günü Mucur’a elerek geceyi burada geçirir, ertesi sabah Hacı Bektaş’a hareket eder.

Çelebi Cemalettin Efendi, Atatürk’ü Beş Taşlar denilen yerde karşılar. buraya siyah kupa bir araba ile gelen Cemalettin Efendi Atatürk’ü alarak bu arabayla konağa gelirler.

Bu karşılama çok önemli bir olaydır. Daha önceleri, bir zamanların Ankara Valisi Sırrı Paşa, Hacı Bektaş’a ziyarete geldiği zaman Beş Taşlar mevkiine kadar arabası ile gelir, orada arabasındaninip, yeri niyaz  ettikten sonra yürüyerek Hacıbektaş’a ulaşırmış. Gene İttihatçı Talat ve Enver Paşalar iktidara geldiktensonra Hacı Bektaş’ı ziyaret ettikleri zaman, Çelebi bu iki devlet adamını, ancak dergahın selamlığında karşılamıştır. Onlardan önce de Sadrazam Talat Paşa ve harbiye Nazırı Enver Paşa’nın Hacı Bektaş’ı ziyaret ettikleri hatırlanırsa, Anadolu Alevilerinin Meşrutiyetçiler için ne kadar önemli olduğu anlaşılır.

Ancak bu ziyaretlerin öncesi de vardır.

Meşrutiyet Padişahı, Sultan Mehmet Paşa tahta çıkınca, Hacı Bektaş Çelebisi, Cemalettin Efendi Padişahı ziyaret eder, hediyeler götürür. Arkasından I. Dünya Savaşı’nda, Bektaşi Alayları kurulur. 1915 yılında Çelebi Cemalettin Efendi bu alay ile Kafkas cephesine gidip savaşa katılır.

Atatürk, Hacı Bektaş’ta bir gece kalır. Çelebi Cemalettin Efendi, onu harem dairesinde misafir eder. Yenilip içilir, 24 Aralık 1919 Cuma günü de Hacı Bektaş-ı Veli türbesi ziyaret edilir. Daha sonra baba postunda oturan Niyazi Baba’nın ziyaretine gidilir.

Atatürk, Çelebi Cemalettin Efendi ve Salih Niyazi Baba ile uzun süren özel bir görüşme yapar. Bu üç kişi dışında kimse bu toplantıda bulunmaz. Bu görüşmede neler konuşulduğu bugün de bilinmemektedir. Bilinen, bu görüşmeden sonra, Çelebi’nin ve Niyazi Baba’nın Atatürk’e destek sözü vermeleridir. Böylece Aleviler, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün en kararlı ve istekli gücünü oluştururlar.

23  Nisan 1920’de TBMM açıldığıda, Çelebi Cemalettin Efendi Kırşehir mebusu ve TBMM başkan vekili olarak mecliste yer alır.

1922 yılında vefat edince yerine kardeşi, Veliyettin Efendi Çelebi olur. İkinci TBMM’nin açılışı sırasında Alevileri Cumhuriyet hükümetini desteklemeye çağıran şu bildirideki imza, 29. Çelebi Veliyettin Efendi’ye aittir:(60)

“Anadolu’da bulunan ecdadım Hacı Bektaş Veli Hazretlerine samimi muhabbeti olan bilcümle muhibban ve hanedan tarafı halisanelerine:

Bu milleti ihya ile itiklalimizi temin eden vücudu alilei kaffei İslamiyana bais şeref olan Türkiye Büyük Millet Meclisi reisi celili (Gazi) namdar Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin neşir buyurdukları beyannameleri cümlenizin malumudur.

Gazi Paşa müşarileyhin terakki ve tealii vatan hakkındaki her türlü arzularını yerine getirmek bizlere farzı ayındır. Milletimizi kurtaracak, saadetimizi temin edecek, O’nun efkarı saibaneleridir. Bunu inkar edenlerin bizimle katiyen münasebeti yoktur. Tarikati aliyemizin bütün mensubinine müşarülileyh hazretlerinin gösterdiği namzetlerden maadasına rey vermemelerini vatanımızın kurtulması bu veçhile kabil olduğunu sizlere kemali ehemmiyetle tavsiye ederim. Bu nasihatimi amil olmayanlar bizden değildir. Hak erenler onlara deste gir olmaz. Tekrar beyan eylerim ki, bu milleti kurtaracak ancak (Gazi Mustafa Kemal Paşa)’dır. Onunla beraber mukaddes vatanımızın has evlatlarıdır. Hiçbir ferdin sözünü dinlemeyiniz, sözümden zerre kadar harice çıkmayınız. Sizin saadetinizi düşünenler, sizi kölelikten kurtaracak Büyük Millet Meclisi Reisi ve cümlemizin büyüğü (Mustafa Kemal Paşa) Hazretleridir.

1339 (1923) 25 Nisan

Hacı Bektaş Veli Çelebisi

Veliyeddin

Mühür

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulan meclise Alevi ileri gelenlerin girmesini sağlamıştır. Dersim (Tunceli) mebusu Diyab Ağa ve Hasan Hayri Bey bunlar arasındadır.

Alevi mebuslar, mecliste Atatürk’ün en büyük destekleyicisi olmuşlardır. Özellikle hilafetin kaldırılması tartışmalarında çok yararlılıkları görülmüştür.

Aleviler Atatürk’ü Cumhuriyet yönetimini ve özellikle laikliği her zaman canla başla savunmuşlar, çünkü 700 yıllık Osmanlı yönetimi onlara sürekli kuşku ile bakmış, onları her türlü kötülüğün kaynağı saymış, din ve hilafetin düşmanı kabul etmiştir.

Cumhuriyet yönetimi onları anlamaya ve kazanmaya çalışan, onları insan yerine koyan ilk rejimdir. Bu rejim din ve düşüncelerinden dolayı onlara baskı yapmıyor, dinsel inançlarında onları kısmen özgür bırakıyordu. Bu, inançları yüzünden asırlardır olmadık işkence ve baskılara uğrayan bir kitle için çok önemli bir olaydır. Alevilerin, Atatürk’ün de Bektaşi olduğuna inanmalarında bütün bu gelişmelerin kuşkusuz büyük bir payı vardır. Bunun dışında Atatürk’ün Bektaşiliğine ilişkin olarak öne sürülebilecek kanıtlar sınırlıdır. Atatürk Bektaşi dergahlarının etkinlik alanları arasında yer alan Selanik’te doğmuştur. Babası Ali Rıza Beyin de Bektaşi olduğu söylenir.

Aleviler arasında Atatürk’ün Bektaşiliğine ilişkin olarak öne sürülen en önemli belgelerden biri de, Atatürk’ün bir Alevi dededen bahsederken (Kazım Dede) onu çok saydığını, asla kıramayacağını söylediği Nutuk’tur.

Atatürk ister bektaşi olsun, ister olmasın, din ve düşünce özgürlüğüne ilişkin anlayışı ve yaptıkları ile Alevilerin desteğini kazandığı kesindir.

Aleviler, 700 yıllık Osmanlı yöneticilerinden görmedikleri insanlığı ve hoşgörüyü Atatürk’ten görmüş olmalarını başka bir şeyle açıklayamadıkları için “O da bizdendir” diyerek açıklamak istemiş olabilirler.*

CUMHURİYET DÖNEMİ VE ALEVİLİK

Cumhuriyet yönetiminin bu olumlu tutumuna karşı Aleviler kendilerine sunulan yeni olanaklardan yeteri kadar faydalanamamışlardır. Çünkü Aleviler, Cumhuriyet’e kadar ülkenin en uzak, verimsiz dağ köylerinde, mezralarda, komlarda yaşamaya mecbur bırakılmışlardır. Dünya ile fazla ilişkileri yoktu. Kapalı bir ekonomide yaşam kavgası veriyorlardı. İçlerinde okuma-yazma bilen, ticaret yapan yok denecek kadar azdı. Böyle olunca, Cumhuriyet yönetimi olanak tanıdığı halde merkezi yapıda yeralamadılar ve büyük tarihi fırsatı değerlendiremediler. Merkez-çevre ilişkisinde çevrede kalmaya devam ettiler.

Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda Alevi nüfus toplam nüfusun tahminen yüzde 20-25’ini oluşturuyordu. Yani çoğunluk Müslüman-Sünni idi. Üstelik bunlar şehirde yaşıyordu. OSmanlı artıkları yönetimin her yanına sızmıştı. Cumhuriyet yönetiminin kendi kadrolarını yetiştirmek için zamana ihtiyacı vardı. İşte, “Tek Parti Dönemi” bu mücadelelerle geçti.

Atatürk, laiklik ile din ve devlet işlerini ayırmıştı. Herkes dini inancında serbestti. Ama buna karşılık camiler Cumhuriyet yönetimine karşı muhalefeti örgütlüyordu.

Aleviler, bu ortamdan yararlanarak şehir merkezlerinde yer almaya çalıştılar. Bir yandan da çocuklarını okullara gönderip eğitmek istiyorlardı. Ama Cami’nin ve eski düzen artıklarının saldırıları bir türlü kesilmek bilmiyordu.

Aleviler, Cumhuriyet yönetiminden çok şey bekliyorlardı. Ama bunlar gerçekleşmedi. Tek Parti Yönetimi’nin jandarma dipçiği en çok köylüleri hedef alıyordu. Aleviler ise esas olarak köylü idiler. Bu kez jandarma zulmüne karşı, doğuda Alevi-Kürt nüfusun yaşadığı yerlerde köylü kökenli ayaklanmalar başladı. “Dersim İsyanı” bunların en büyüğü ve en kanlı bir şekilde bastırılanı oldu.

Aleviler, köylü, ortakçı, yarıcı, maraba ve ırgat olmaları dolayısıyla feodal ağaların, Kürt ve Alevi olmalarından dolayı da merkezi ve mahalli otoritelerin baskısı altında idiler.

Atatürk’ün ölümünden sonra bu çelişkiler daha da arttı.

Bazı Alevilerin 1950’de iktidara ezici bir çoğunlukla gelen Demokrat Parti’yi desteklemelerinin arkasında Alevi kitlenin tek parti yönetimine karşı duyduğu hoşnutsuzluk da vardı.

Ama DP’ye destek kısa sürer. Bu partinin özellikle ezanın Türkçe okunmasını camilerde yasaklayarak gene Arapçaya dönme kararı alması ve çeşitli alanlardaki şöven, ırkçı ve antidemokratik uygulamaları Alevilerin tepkisini toplar.

1960’da yapılan 27 Mayıs İhtilali’ni Aleviler heyecanla ve blok olarak desteklerler. Bu ortak tutum 1960 Anayasası’nı destekleme konusunda da sürer.

1960 Anayasası; çağdaş demokratik hak ve özgürlükler açısından Türk siyasal yaşamında bir dönüm noktasıdır. 1960 Anayasası’nın sağladığı özgürlük havasından en çok Aleviler memnun olmuştur. Özellikle düşünce ve din özgürlüğünün Anayasa’nın 19. maddesinde açıkça yer alması, bir anayasal hak haline gelmesi Alevilerin en çok desteklediği noktalardan biriydi.

Bu dönemde Türkiye İşçi Partisi kuruldu, sosyalist ve diğer ilerici yayınlar çoğaldı. 1965’te TİP’in Parlamento’da 15 milletvekil iile temsil edilimsenide en önemli rolü emekçi Alevi kitle oynadı.

1950’li ve 1960’lı yıllar Türkiye’de kapitalist gelişmenin sıçrama yaptığı yıllardır (DP iktidarı, Marshall yardımı, yabancı sermayenin ülkeye girişi vb.) Bu sıçramada ülkeye pompalanan yabancı sermaye başı çekiyordu ama, ülke içinde de ciddi bir sermaye birikimi oluşmaktaydı. Bu yıllarda içe kapalı ekonomi kabuğunu çatlatmış, pazar ekonomisi gelişmeye başlamıştır.

Bu genel yapı değişimi, Alevileri de dalaları arasına alıyordu. Aleviler şehirlere göç etmeye başladılar. Dünkü dağ köylerinde, mezra ve komlarda yaşayan ve kendi kendine yeten kapalı aile ekonomisi uygulayan Alevi köyleri yavaş yavaş pazara açılmışlar, pazar için üetmeye başlamışlardır. Bu, küçük de olsa ticareti geliştirmiş ve bir sermaye birikimi sağlamıştır.

Anadolu şehir ve kasabalarında yavaş yavaş Alevi bakkal, kahve sahibi, manav vb.  gibi küçük esnafın görülmesi bu döneme rastlar.

Daha önce tamamen Sünnilerin hakim olduğu kasaba ve şehir pazarları Alevilerin de söz sahibi olmaya baladığı ve rekabetin filizlendiği alanlar haline gelmektedir.

Gene 1960’lı yıllar Alevilerin okumuş kesiminin bürokrasi içinde yer almaya başladığı yıllardır.

Aynı yıllar Türkiye’den; önce B. Almanya’ya daha sonra Belçika, Hollanda ve diğer Batı Avrupa ülkelerine işçi göçünün, “İşçi ihracatının” başladığı yıllardır. Bu göçe ilk katılan kitle ise dah açok Kürt-Alevi köylüleridir.

1960’larda Avrupa’ya giden köylüler 1970’lerde yaptıkları küçük tasarruflarla Türkiye’de müteşebbis olmaya başlarlar.

Kendi iç dinamizmi ile gelişen Alevi sermayesinin Avrupa’da çalışan Alevi işçilerin dövizleri ile desteklenmesi ve Anadolu’da hakim Sünni pazara girmesi pazar rekabetini hızlandırır, pazar kavgalarını hızlandırır.

Bu örnek özellikle; Sivas, Çorum, Tokat, Amasya, Yozgat, Kars, Malatya, Erzincan, Maraş, Elazığ, Antep gibi Alevilerle Sünnilerin karışık olarak yaşadığı illerde çok bariz olarak görülür. Aynı yörelerde Milliyetçi Hareket Partisi’nin de hızla gelişmesi ve diğer sağ partilerin tabanını ele geçirmesi, daha sonra buralarda Alevi-Sünni çatışmaları çıkararak Alevi esnafın dükkan, ev ve işyerlerine saldırılar örgütlemesi anlamlıdır.

Alevi esnafın ev ve işyerlerini tahrip girişimi MHP önderliğinde 1974 yılında başlar. Erzincan, Sivas, Malatya, Tokat olayları ile tırmanır ve 1978’de Çorum ve Maraş olayalrı ile zirveye çıkar. Maraş olaylarında camilerden çıkanlar Alevi mahallelerine, ev ve işyerlerine organize saldırılar düzenleyerek kitle katliamına girişirler. Olaylar sonucuda resmi verilere göre 110 insan ölür, yüzlerce insan yaralanır ve binlerce insan tutuklanır. Bu olayı sıkıyönetim uygulaması, onu da 12 Eylül askeri müdahalesi izler ve partili siyasal yaşama son verilerek on binlerce insan cezaevlerinde toplanır.

KÜRT SORUNU VE ALEVİLİK

Bugün ülkemizde Kürt kelimesini kullanarak yazı yazmak mayınlı tarlada futbol oynamak gibi bir şeydir. Fakat keşke böyle bir sorunumuz hiç olmasaydı ve biz de mayınlı tarlada futbol oynamak gibi zor bir işi hiç üstlenmeseydik.(*)

Ne var ki, Türkiye’de Alevilik sorununu tanımak ve onun üstünde bir araştırma yapmak, istesek de, istemesek de bizi Kürt olayına götürmektedir.

Tıpkı Musul ve Ortadoğu üstüne araştırma yapan bir tarihçi veya uluslararası politika uzmanı gibi, tıpkı ülkemizde “Doğu Sorunu”nu inceleyen bir sosyal bilimci gibi.

Gerçi üniversitedeki birçok tarihçi ve uluslararası politika uzmanı sözlü olarak, “Musul sorunu özünde Kürt sorunudur” veya “Ortadoğu sorunu, Kürt sorunu çözümlenmeden çözümlenemez” dediler ama, bunu kitaplarında yazamadılar. Nihayet gazeteci Mehmet Ali Birand, Milliyet gazetesindeki köşesinde Doğu sorununun çok tartışıldığı günlerde, “Eveleyip gevelemeyelim, buna adını koyalım. Doğu sorunu; Kürt sorunudur” deme cesaretini gösterdi.

İşte Türkiye’de Alevilik sorunu da böyledir. Mehmet Ali Birand’ın dediği gibi Doğu sorunu ne kadar Kürt sorunu ise, Alevilik sorunu da işte en az o kadar Kürt sorunu ile içiçedir.

Türkiye’de Alevilik konusunda sosyal bilim alanında yapılacak herhangi bir çalışma onun Kürt sorunu ile ilişkisine eğilmezse havanda su dövmüş olur. Bazı olayları sosyolojik olarak görmek gerekir.

Alevilik, Bektaşilik, Hacı Bektaş-ı Veli, Ehlibeyt, Kerbela, Pir Sultan Abdal vb. bunlar birçok  yönleriyle biliniyor. Ama bir de Alevilerin önemli bir kesiminin kendi konuştuğu bir ana dilleri var. Ve bu dil Türkçe değil. Bazı sosyal bilimciler bu dile Kürtçe, Zazaca vs. diyor. Bu dil adına Batılı müttefiklerimiz; ABD, Fransa, İngiltere, İsviçre vs. üniversitelerine bağlı enstitüler kuruyorlar. Dili ve kültürü yaşatmaya çalışıyorlar.

Artık bugün yanıbaşımızda hükümet içinde ve dışında ana dili Kürtçe olan bakanlar, milletvekilleri, holding ve şirket sahibi işadamlarımız var.

Ve bunların hiç de korkulacak bir yanları yok. Yeter ki biz bu soruna korku ile değil, sevgi ile yaklaşalım. Bu kitlenin sorunlarına diktatörlükle değil, demokratça yaklaşalım. İşte o zaman çözümlenemeyecek sorun yoktur.

Şimdi gelelim Alevi sorunu ile Kürt sorunu arasındaki sosyolojikilişkiye.

Türkiye’deki Alevilerin tümü Kürt değil. Tabii tüm Kürtler de Alevi değil. Kürt olup, Alevi, Hanefi, Şafii olan kimseler de var. Türkiye’de Hıristiyan Kürtlerden bile bahsetmek olasıdır. Hambeli ve Maliki mezhebinden Kürt yok gibidir.

Anadolu’da tarihsel süreç içnide önceden Türk olup Kürtleşen Aleviler olduğu gibi, önceden Kürt olup asimile olan ve Türkleşen Kürtler de vardır.

Alevilik bir dinsel ayrım iken Kürtlük bir etnik ayrımdır. Irka dayalı bir ayrımdır. Milliyet ayrımıdır. Türkiye’de Alevi ve Türk olan kesim daha çok Çorum, Amasya, Tokat, Yozgat civarında yaşamaktadır. Buna karşılık Alevi ve Kürt olan kesim ise Sivas, Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya, Maraş ve çevresinde yaşar. Birinci kesimdekiler Türkçe, ikinci kesimdekiler ise Kürtçe konuşur.(*)

Bu konuda, farklı iddialarda bulunan tarihçi ve sosyal bilimcilerimiz de vardır. Mesela, kendisi de Alevi ve aşiret  reisi olan Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabında Alevilerin Türk olduğunu iddia ediyor.

Sosyal bilimci Dr. İsmail Beşikçi ise Alevileri, ana dillerine göre Türk ve Kürt olarak ikiye ayırıyor. Beşikçi, bu çerçevede Doğu Alevilerini esas olarak “Kürt” diye niteliyor.

Bir kısım araştırmacı ise, uzun yıllar aynı coğrafi bölgeyi ve aynı tarihsel koşulları paylaştıkları için Alevilik ve Kürtlük-Türklük olayının karıştığını söylüyorlar. Doğu Anadolu’da, Osmanlı’ya karşı etnik muhalefet ile insel muhalefetin tarihsel kader sirliği oluşturması nedeniyle iç içe girdiğini savunuyorlar. Böylece sonuçta, bir kısım Alevinin bu yakınlıktan dolayı Kürtleştiğini ve bir kısım Kürdün de Alevileştiğini iddia ediyorlar.

Araştırmacı Doğan Avcıoğlu Kürt-İslam ilişkisini;

“Hıristiyan Anadolu’da Selçuklular ve daha sonra Osmanlılar diye bir İslam devleti kurulur. Bu yeni toplum biçimlenirken İslam-Türk öğeyi de belirtmek gerekir.(61)

diye özetledikten sonra şöyle devam ediyor:

“Türklerin yanı sıra, İranlılar gibi Kürtler de Anadolu’nun İslamlaşmasına katkıda bulunurlar.”(62)

Burada Anadolu’nun İslam’laşmasında Kürtlerin varlığını kabul etmemek mümkün değildir. İslamiyet içindeki bölünme ve hilafet meselesi Anadolu’da da yaşandığına göre, Anadolu’da yaşayan eski halklardan olan Kürtlerin de İslamiyet içindeki bölünmelerde yer alması ve taraf tutması mümkündür. Bu saflaşmada Hanefi Kürtlerin olması ne kadar normal ise diğer mezhep ve tarikatlere mensup Kürtlerin bulunması da o kadar normaldir.

Avcıoğlu bu konuda şöyle yazıyor:

“Güneydoğu Anadolu, Safevilerin elinde kalsa idi, Türkçe orada rakipsiz bir dil olurdu. Bölge Türkleşirdi. Osmanlı’da bu tersi oldu. Şah İsmail’in peşindeki Kızılbaş Türkmene karşı, Osmanlı çoğu Sünni ve Şafii olan Kürt beylerini tutmuştur.”(63)

Yani Avcıoğlu, Güneydoğu Anadolu’nun  Kürtleşmesinin sorumluluğunu Osmanlı’ya yüklüyor.

Alevilik ise, Kürt kökenli değildir. Türkçe kökenlidir.  Çünkü Aleviliğin kurucusu olarak kabul edilen Hacı Bektaş-ı Veli, Türk’tür.  Türkçe konuşup yazmıştır. Pir Sultan Abdal, Şah İsmail, Yunus Emre, Fuzuli gibi önemli Alevi düşünür ve dava adamları Türkçe, Farsça vs. yazmış ve konuşmuşlardır. Bugüne kadar hiçbir klasik Alevi düşşünürünün Kürtçe konuşup yazdığına tanık olunmamıştır. Kürtçe konuşulan Doğu Anadolu’da Alevi Cem ayinlerinde söylenen deyişlerin esas olarak Türkçe okunmasının kaynağı da bu olsa gerekir.

Zaten Osmanlı’nın Fars ve Arap etkisinde kalarak  Türklere  yabancılaştığı dönemde,  bu etki sonucu ortaya çıkan  Osmanlıcaya karşı Türkçeyi yaşatma mücadelesini Alevi ozan ve düşünürleri vermiştir.

Avcıoğlu, araştırmasının bir yerinde şöyle diyor:

“Osmanlı, Kürdistan adını verdiği bölgede devletin temel dayanağı olan Tımar sistemini uygulamaz. Devletin yönetimini bölgede, yönetimin  babadan oğlua geçtiği Kürt beylerine bırakır. Bölgede bulunan Türkmenlerin önemli bir bölümü dillerini unutur ve Kürt kabilelerine karışır.”(64)

Ziya Gökalp buna örnek olarak, Viranşehir’deki Karakeçili aşiretini verir. Aynı aşiretin Ege’deki kısmı ise, tamamen Türkçe konuşur.

Bu olaylar, bu konuda çok katı tezler ileri sürmenin mümkün olmadığını gösteriyor.

Tunceli Zaza’larının Cem ayinlerinde deyişlerini Türkçe söylemeleri gibi, Tunceli ve Erzincan  civarındaki yaşlıların çocukları ile tartışmalarında, hem de Kürtçe olarak “Esas Türk biziz, diğerleri sonradan Türk olmuşlardır. Onlar kılıç korkusundan Türk olmuşlardır. Bizim ecdadımız horasan Türkleridir”  demeleri de oldukça anlamlıdır.

Bu durum toplumsal harman olma olayını çok güzel ortaya koyuyor. Bugün ise Alevilik-Sünnilik, Kürtlük-Türklük  birer kültür olayından ibarettir. Kültürün iyisi kötüsü, ilerisi gerisi olmayacağına göre tüm Anadolu kültürlerine bizim kültürümüz gözü ile bakmak gerekir.

Bugün Türkiye’de sadece Türklerin yaşamadığını biliyoruz. Geçmişimiz birçok medeniyete beşiklik etmiştir. Anadolu’nun 10 bin yıllık bir medeniyet tarihi vardır. Türkler Anadolu’ya 1071’de geldiğine göre bu topraklarda henüz 900 yıllık bir maziye sahipler demektir. Anadolu yarımadası  tarih ve farklı medeniyetler açısından adeta bir açık hava müzesidir.

Türkler Anadolu’ya geldiklerinde ise, buranın boş olmadığı bilinen gerçeklerdendir. Var olan halklar da daha sonra yok olmadıklarına göre, sürekli birbirine karışarak, kaynaşarak günümüze gelmişlerdir.

Şöyle birazcık zihnimizi zorladığımızda bu anda yanyana yaşadığımız birçok halkın adını sayabiliriz; Türk, Kürt, Çerkes, Arap, Süryani, Ermeni, Rum, Gürcü, Tatar, Azeri, Terekeme,  Pomak, Karapapak, Kıpti, Makedon, Fellah, Laz, Arnavut, Boşnak vs.

Alevilik ise, bilindiği gibi dinsel bir ayrımdır. Esas olarak Türk ve Kürtlerden oluşmaktadır. Bu gün tahmini sayıları ise 18-20 milyon civarındadır.

HALİL ÖZTOPRAK NELERİ SAVUNUYOR?

Halil Öztoprak, 1950’li ve 1960’lı yıllarda Anadolu’daki etkin Alevi önderlerindendir. Aslen Elbistan’ın Alhas köyü ve aşiretine mensuptur. Kendini yetiştirmiş bir aydın köylü bilgedir. Yaşadığı dönemin karizmatik halk önderlerindendir.

Halil Öztoprak, sadece Alevi kitleye bir bilge, bir din adamı olarak görev yapmakla kalmamış, yazdığı kitaplar ve yaptığı siyasal çalışmalar ile de Alevilerin büyük desteğini, sevgi ve saygısını kazanmıştır.

Yazdığı kitaplarda, yüzyıllardır  Alevilere yöneltilen Sünni kaynaklı suçlamalara, dini kaynaklara dayanarak cevapvermiştir. Yaşadığı dönemde Aleviliğin teorik çatısı için yoğun çalışmalar yapmış, yönlendirici olmuştur.

Halil Öztoprak’ın 1956 yılında Ankara’da Milli Eğitim bakanlığı’nın ini ile 4’üncü basımı yapılan “Kur’an’da Hikmet, Tarihte Hakikat” adlı “Alevilerde Namaz” alt başlıklı kitabı en büyük yankıyı yapan kitapları arasındadır.(65)

Şimdi, bu kitabından aktarmalarla Halil Öztoprak’ın neler savunduğunu görelim:

3’üncü sayfadan: “İslam tarihinde birçok mesele vardır ki; başlangıçta büyük ihtilaflar doğurmuş ve uğruna kanlar dökülmüştür. Neticede ağır basan taraf (güçlü olan taraf) kazanmıştır. İşte Ehlibeyt meselesi, işte namaz ve oruç meselesi, Şiilik ve Sünnilik meselesi...

Kıble, hac vs. bütün bunlar anlayış farklarından, Kur’an’ı Kerim’i ve hadisleri tefsir tarzından ileri gelmiştir.”

Halil Öztoprak, Alevilerde ibadet için şöyle diyor:

“Aleviler de Kur’an’a ve Hz. Muhammed’in emirlerine uymakta ve ona göre ibadet etmektedirler. Ayrılık sadece ibadet ve taatın şeklindedir.”(s.4)

Öztoprak, “Aleviler Müslüman değildir” diye fetva veren din adamlarına şiddetle karşı çıkıyor ve onların bazı konularda Alevilerin en son gelen ayetlere inandıklarını bilmezlikten geldiklerini yazıyor. Üstelik, Abbasiler zamanında verilmiş bir karar ile Alevileri itham etmek doğru değildir,diyor. Buna delil olarak da;Bakarak süresinin 106. ayetini hatırlatıyor:

“Kaçan bir ayetin hükmünü kaldırıp yerine başka bir ayet hükmünü gtiririz. Allahü teala ahkamında, tebdil ve tağyirinde halkına elverişli olanı bilir, zira bir vakitte makbul olan icabında başka vakitte fesat da buyurur.(s.5)

Öztoprak, daha sonra namaz konusunu ele alarak, “Bazı kimseler namazın ve bu namazın bugünkü şeklinin miraçtan Kur’an’la birlikte geldiğini iddia etmektedirler. Ve Alevileri bu namazı kılmadıkları için dinsiz tanımakta, onların kestikleri yenmez, cenazeleri kaldırılmaz, demektedirler. Ve hatta bazıları Alevilerin katlinin vacip olduğuna inanmaktadırlar (s.6) diyor ve arkasından da namazın miraçtan nasıl geldiğini, Kur’an’da nasıl yer aldığını, ayetlere dayanarak veriyor. Namaz hakkında, İsra suresinin, 78. ve 79., Necm suresinin 8. ve 9., Müzemmil suresinin 1. ve 7., suretül Nebe’nin 9. 10. ve 11. ayetlerinden alıntılar yaparak namazın esasen beş vakit olmadığını ve esas olarak iş zamanı dışında gece ibadet olarak yapılmasının Kur’an’ın gereği olduğunu yazıyor.

İşte bazı ayetler:

İsra suresinin 78. ve 79. ayetleri

“Farz olan ibadete kalk. Gün aştıktan gecenin karanlıklarından Kur’an okuyarak şafak ağarıncaya kadar, ibadet eder isen gece ve gündüz melekleri şehadet eder.”

Münezzil süresinin 1. ayeti:

“Ey nübüvvet içinde olan nebi gece kalk namaz kıl...”

Aynı surenin 7. ayeti:

“Gündüzleri uzun uzadıya halkın işleri ile meşgul olursun. Gece ibadete yönelmen evladır.”

Suretül Nebe’nin 9. 10. ve 11. ayetleri:

“Geceyi ibadet için, gündüzleri geçim ve maaş için kıldık.”

Halil Öztoprak, beş vakit namazın Abbasiler zamanında ortaya çıktığını, onun da bir ihtilafın halli için ortaya atıldığını yazar. Hz. Muhammed’in sağlığında namazın beş vakit olmadığını, Peygamberin kendisinin de ibadetlerini gece yaptığını yazar.

Alevilerin, ibadetlerini, yani cem ayinlerini gece yapmaları bu anlayıştan geliyor olsa gerek. Sonraları bu ibadetler adeta gizli ibadetlere dönüşür. Emevi, Abbasi ve Osmanlı döneminde gece ibadet edenler çeşitli katliamlara uğramışlardır.   Bugün bile Alevi cemlerinde ibadet yapılan konutun güvenliğini dedenin görev verdiği nöbetçiler sağlar.

Halil Öztoprak, ibadetin evlerin dışında, açıkta yapılmasının Kur’an tarafından yasaklandığını, bunun gösteriş olduğunu yazıyor. Kaynak olarak da Maun suresinin Tefsiri-Tıbyan’dan aktarmasını gösteriyor:

“Şiddetli Cehennem azabı ol açıktan açığa namaz kılan aynacılar içindir ki,  ellere Müslümanlık ve sofuluk göstermek için selamet vs. tenha yerleri  terkedip namazı aşikar kılarlar. Bunlar cemaattir ki, namaz deyu bütün işledikleri amel ve ibadetleri Allah için olmayıp dünya menfaatlerini kazanmak için halkın gözüne sofu ve Müslüman gözükmeleri içindir.”(s.17)

Ayrıca Halil Öztoprak, İslam’da ibadetin camide yapılması şartının olmadığını, hatta Hz. Muhammed zamanında camilerin yıktırıldığını, ibadetin evlerde yapılmasının dinin kuralları arasında olduğunu iddia ediyor. Kaynak olarak, Tövbe suresinin 108. ayetini veriyor, Alevilerin camilere gitmemesini de buna bağlıyor.

Tövbe suresi, 108. ayet:

“Müminlere zarar vermek ve gönüllerindeki saklı duran düşmanlığı kuvvetlendirmek için namaz kılmaya mescid meydana getirdiler. Bunlar Müslüman olmadan önce Hz. Muhammed’le harbeden münafıklardır. Müminlerin arasını açmayı, onları birbirlerine düşürmeyi akıllarına koymuşlardı. Ya Muhammed, Müslümanlar seninle birlikte namaz kılsın ve zikretsin diye böyle geniş mescid, cami yaptık derler. Allahu Taala şahitlik eder ki onlar yeminlerinde yalandır.”(s.21)

Tövbe suresinin 109. ayeti:

“Ya Muhammed kalkma ve ol mescidlerde ebediyen namaza durma. Evvelce Tanrı korkusu üzerine yapılan mescidi evvelde Hakka ibadet haklı ve lazım bir ibadetti.”(s.21)

Kısası Enbiya’da bu olay için, “Hz. Muhammed, Malik İbni Dahşam ve İbni Adi ile bir gönderip camileri yıktırdığı yazılıdır. Tarih-i Taberi’nin 2’inci cildinin Altı Parmak kitabının 306. sayfasında bu konu ile ilgili olarak “Hz. Muhammed’e Cebrail tarafından ‘Ol Camilerin yıkılmasını sana emretti’ şeklinde ayet geldiği, Hz. Muhammed’in de Kur’an farzı ile yıktırdığı” yazılıdır.(s.22)

Bu camiyi daha sonra Halife Ömer’in yeniden yaptırdığını, muhteşem camilerin ise daha ziyade Muaviye zamanında yapıldığını okuyoruz.

Halil Öztoprak’ın bütün bu konularla ilgili yorumu ise şöyledir:“Hakiki Müslümanlık, Kur’an’da yazılı olduğu gibi, camisiz, minaresiz olarak, huzuru kalb ile Allah’a inanmak ve daimi ibadet etmektir.”(s.23)

Halil Öztoprak, bir hadisi Nebevi’den şu aktarmayı yapıyor:

“Sen başka camilere yakın olma. Kalp camiiden Tanrıya yalvar.”

Arkasından da namazın camide değil, evlerde kılınmasının Kur’an’da farz edildiğine dair, Nur suresinin 36. ayetini bize aktarıyor:

“Ya Muhammed, kendi evlerinde ibadet edenleri Tanrı Taala tarafından tazim olunup sevap derecelerinin yükselmelerine izin verip emreyledi. Onlar şoy güruhtur ki evlerinde Allahı Taala’ya ibadet zikri tesbih edenlerdir...”(s.24)

Halil Öztoprak, Kabe konusunda ise, “Şahsivaril İslam” adlı tarih kitabından alıntı ile şu görüşlere yer veriyor:

“Kabeyi ziyaret İslama mahsus bir ibadet değildir. İslam dini çıkmadan önce putperestler zamanında Arabistan Yarımadası putperestleri, Kabe’ye hürmet beslerler ve ziyaret ederlerdi. Mekke ortasındaki Haceri Semavi (Yani Hacer-ül Esved) taşının etrafına toplanıp secdeye kapanırlardı. Burada, Kudüs ve Yunan putperestlerinden öğrendikleri üzere kurbanlar keserler.”(s.25)

Halil Öztoprak, Hacer-ül Esved’in etrafına toplanıp secde etmenin “cahiliye devri”ne ait bir adet olduğunu ve Hz. Muhammed tarafından bu ziyaretlerin kaldırıldığına ait Kur’an’da ayetler olduğunu yazıyor. Arkasından da, Suretil Bakar’ın 115. ayetini bize aktarıyor:

“Güneşin doğup battığı yerlerin cümlesi Tanrı Taala mülküdür; hangi tarafa yüz döndürür iseniz Allahü Taala ibadet tarafı orasıdır.”(s.34)

Sonra da şöyle yazıyor:

“Allaha yalvarmak için her taraf kıbledir. İbadet esnasında Hacer-ül Esved gibi belli bir noktayı ve bir şehri daimi olarak kıble kabul etmek o nokta veya şehri putlaştırmak gibi bir şey olur.”(s.35)

Halil Öztoprak’ın düşüncelerini aktarmayı burada kesiyorum.

Yaşayan Anadolu Aleviliği’nin dini yanının tanınması açısından bu düşünceler önemlidir. Aleviler budini görüşler dğrultusunda hareket ederler. Karşılaştığınız birçok Alevi dedesi veya halktan bilge insanlar size şu düşünceleri yineleyecektir.

Halil Öztoprak’ın kitabındaki savların, yazar Şinasi Koç’un 1983 yılında çıkardığı “Gerçek İslam Dini Nedir?Kur’an’a Bakar Mısınız?” adlı kitabında tekrar gündeme geldiğini görüyoruz.(66)

Şinasi Koç kitabında, Hanefi mezhebine ait bir dizi eleştiri getiriyor, dinler tarihinden örnekler veriyor.

İbadet ile ilgili olarak ise, kitabının 50. sayfasında, namazın beş vakit kılınmasının Halife Ömer zamanında bir emirname ile başladığını yazıyor. Bunu ayetlere dayanarak inceliyor. Namazın iki rekattan dört rekate çıkarılmasının da Halife Ömer ile başladığını yazıyor. Karşı çıkanlara ise; iki rekat Taif’teki mülk ve arazisi için, iki rekat da Mekke’deki mülk ve arazisi için kıldırdığını söylüyor.

Koç, kitabında gene, Teravih namazının Halife Ömer zamanında 20 rekat olarak ilan edildiğini Kısas-ı Enbiya’dan aktarma ile veriyor. Ömer’in namazı beş vakit ilan etmesinin ertesi gününün bayram yapılıp iki rekat namaz kılındığını, bayram namazının da buradan geldiğini söyülyor. Ayrıca, Kur’an’da cami yaptırılmasına ait hiçbir ayetin olmadığını, ibadetin şeklinin ve sayısının belirtilmediğini de yazıyor.

Şinasi Koç’un bu iddialarını kitaplaştırmadan önce, 8 Haziran 1980 tarihli dilekçe ile, Diyanet İşleri Başkanlığı’na başvurduğunu da kitabında öğreniyoruz.

Koç, dilekçesinde özet olarak, beş vakit namazın ve Ramazan  orucunun hangi ayetle farz olduğunu soruyor. Diyanet İşleri buna cevap vermeyip oyalıyor. Şinasi Koç bu kez kendisine gelen oyalayıcı cevap ile sorularını Diyanet İşleri, Din İşleri Yüksek Kurulu’na yazıyor. Onlar da, “Soruların uzun hususları içerdiği için yazılı cevabın mümkün olamayacağını” bildiriyorlar.

Şinasi Koç, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Ankara ilahiyat Fakültesi Dekanlığı’ndan da bir cevap alamayınca tüm bu dilekçeler ive oyalayıcı yanıtları Diyanet İşlerinden sorumlu bakanlığın başı olan Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’e gönderiyor.

Devlet bakanı, cevap olarak dilekçeleri Diyanet İşlerine gönderdiğini belirtmekle yetiniyor.

Şinasi Koç, bu dilekçelerinde sorduğu çok açık soruya hiçbir cevap alamıyor. Bildiğimiz kadarıyla Şinasi Koç ilgili makamlardan hala cevap bekliyor.(*)

Bu suskunluk neyin ifadesidir?

GÜNÜMÜZDE ALEVİLİK

Günümüzde Alevilik, önemli değişimler geçirmiş olarak varlığını sürdürüyor. 1960  öncesine göre, hayli farklı durumda. Artık blok bir Alevilikten söz edemeyiz. Aleviler 1960’lı yıllardan bu yana hayli gelişmiş, değişmiş ve bu değişime bağlı olarak da toplumsal yapı içindeki yerlerini almışlardır.

Artık kabul etmesek de, görmezlikten gelsek de Aleviler, Türk siyasal hayatında, ekonomik yapıda, sosyal yaşamda meşru zeminlerde yerlerini almışlardır. Bu gerçeği yok saymak mümkün değildir.

Yakın geçmişe kadar Aleviler Sosyal Demokrat veya Sosyalist siyasal parti, grup ve kişileri desteklerlerdi. CHP’nin ve TİP’in önemli, Türkiye Birlik Partisi’nin tek oy kanağı Aleviler idi. TİP’in solundaki siyasal grupların en önemli tabanı da gene Alevi kitle idi.

Ama bugün durum çok değişmiştir. Bu siyasal yapıları destekleyen kitle gene var. Ama ANAP’a giden önemli bir Alevi oyu da var. 1982 askeri müdahalesi ve Anayasası en olumsuz yüzünü Alevilere göstermiştir. Buna rağmen Alevilerin de oyları ile (% 92) onaylanmıştır. Sağ muhafazakar partiler olan ANAP, DYP ve MDP kendi seçim bölgelerinde listelerine Alevi adaylar koymuşlardır.

Bu yıl öldürülen İstanbul Ticaret Odası Başkanı Niyazi Adıgüzel, ANAP  adayı ve eski MHP’li, ama aynı zamanda Alevi idi. Bu olay Aleviler açısından oldukça anlamlıdır.

Sağ partiler artık seçim siyasetlerinde Alevi oylarının kazanılmasının hesaplarını da yapıyorlar.

1950 öncesi Anadolu’da birçok şehir ve kasabada bakkal dükkanına bile sahip olmayan Aleviler, artık büyük şehirlerde şirket ve holding sahibi oldular. İthalat ve ihracatta de etkili olan Aleviler bugün Türkiye pazarında önemli bir payı elde etmiş durumdadırlar.

Alevilerin ekonomik gelişimi, siyasal ve sosyal alanlarda da rol almalarını sağlamıştır. Aleviler bugün 20 milyon civarında nüfusa ve 5 milyon civarında seçmene sahiptir. Bu, bir siyasal partiyi tek başına iktidar yapacak sayısal güç demektir. Yani, siyasal partiler için önemli bir oy deposu konumundadırlar.

Aleviler siyasal ve konomik alanda meşru olarak kabul edilmelerine rağmen,dini alanda aynı hoşgörü ile karşılanmamaktadır. Bugün bile bu önemli kitlenin dini ayinleri, inançları, yaptıkları ibadetler meşru sayılmamaktadır.

Osmanlı döneminde Alevilerin ibadet biçimi olan Cem ayinlerine ilişkin yasaklar, baskılar, Cumhuriyet dömeminde de ne yazık ki devam etmiştir. Halk ibadetini gizli olarak geceleri yaparak sürdürmüştür. Bu yüzden tutuklanmalar, işkenceler olmuştur.

Şimdi bu genişkitlenin ibadet biçimlerine kısaca bir göz atalım:Aleviler Muharrem ayında (yılda 12 gün) Kerbela şehitleri anısına oruç tutarlar. Bu oruç sırasında su içilmez ve et yenmez. Kesici şeyler ele alınmaz. 12 günlük orucun sonunda Aşure günü yapılır. O gün aşure pişirilip yenir, kurban kesilir, dualar okunur, Cem ayini yapılır, Kerbela şehitleri ve Ehlibeyt soyu anılır.

Aleviler, periyodik olmasa da özellikle kış aylarında haftada bir, cuma akşamları Cem ayini yaparlar. Bu ayinlerde bağlama çalını, Hz. Ali, On İki İmam ve Ehlibeyt üzerine yazılmış çeşitli nefesler okunur. Bunlar daha ziyade Pir Sultan ABdal, Şah İsmail, Nesimi ve çeşitil Alevi ozanların bağlama eşliğinde söylenen eserleridir.

Cem ayinlerine yalnız erkekler değil, kadınlar da katılır. Ortak halka namazı kılınır, müzik eşliğinde kadınlı erkekli semahlar yapılır. Ayinlerin tüm sorumluluğu dedelere aittir. Bu cemler aynı zamanda o toplum için bir dini eğitim ve öğretim kurumu işlevini görür. Hatta bunlar, suç işleyenlerin yargılandığı bir tür halk mahkemesi işlevini de üstlenirler.

Bu ayinler, merkezi bir yapı oluşturmadığı için zamanla yörelere göre değişimler göstermişlerdir. Örneğin; Trakya’da cemlere bekarlar alınmazken, Doğu Anadolu’da yediden yetmişe kadın erkek herkes katılır. Batı’da bazı yörelerde dem kabul edilen şarap içilirken Doğu’da şarap, içki vs. kesinlikle içilmez. Bu farklılıklar uzun yıllar devam eden merkezi iletişimin olmamasından kaynaklanmıştır. Yoksa öz aynıdır, değişim yalnızca biçimseldir.

Cumhuriyet yönetimi devlet ve din işlerni birbirinden ayırmıştır. Hatta din işlerinden sorumlu olarak daha sonra Diyanet İşleri kurulmuştur. Fakat bir devlet bakanlığına bağlı olarak faaliyet gösteren  Diyanet İşleri Başkanlığı yalnız Sünni Müslümanlara hizmet götürmektedir. Bütün bu dönem boyunca Alevilerin dini ihtiyacı yok sayılmış, onlara hiçbir dini hizmet götürülmemiştir. Diyanet İşleri hakim mezhep olan Sünniliğe hizmet götürmüştür. Azınlık mezheplere, onlar içindeki en büyük kitleye hiçbir hizmet götürmediği gibi suçlamalar yapmaya, Aleviliği kötülemeye devam etmiştir. Camilerdeki uygulamalar ve zaman zaman verilen fetvalar Emevi camilerini aratmayacak boyutlara ulaşmıştır.

Alevilerin İslamiyetten ve Cami’den uzaklaşmalarına Cumhuriyet yönetimleri ve Diyanet İşleri önemli ölçüde yardımcı olmuşlardır. Alevilerin Sünnileştiremedikleri gibi, onları neredeyse dinsizleştirmişlerdir. Belki de artık Alevileri ibadet (Cem ayini) yapacağı yerleri bugün devlet açsa bile oralara gidecek Alevi bulunmayacaktır.

Alevilerin en önemli sorunlarından biri de, cenaze namazı meselesidir. Alevilerin büyük çoğunluğu  bugün ülkemizde camilere gitmemektedir. Giden kısım küçük bir kesimdir. Böyle olunca, doğumundan öldüğü güne kadar camiye gitmeyen insanı biz ölünce cenaze namazı için camiye götürmekteyiz. Alevi kitle doğası gereği camide kılınan namazı bilmez. Bu olay ölenin akrabaları ve çevresi için çok güç bir durum yaratmaktadır. Zaten çoğu yerde cami imamı, ölen Alevi ise, cenaze namazını kılmak istememekte, arkasından tartışmalar ve tatsızlıklar çıkmaktadır. Doğumdan ölümüne kadar Alevi mezhebinin inancına göre yaşamını sürdüren kişi, ölünce Sünni inancına göre cenaze namazı kılınmaktadır. Bu çok büyük bir çelişkidir ve rahatsızlık verici bir durumdur.

Bu sorunun çözüm yolu, giderleri Aleviler’in de katkıda bulunduğu bütçeden karşılanan Diyanet İşleri’nin Aleviler’e de dini hizmet götürmesidir. Tabii, bu hizmetin amacı Sünni din adamları vasıtası ile Aleviler’i Sünni’leştirmek değil, Alevi din adamları vasıtası ile Aleviler’e dini hizmet götürmek olmalıdır. Alevi din adamlarının yetişmesi için de isteyen Alei çocukları için Milli Eğitim Bakanlığı  böyle bir eğitim programını İmam Hatip Okullarında uygulamalıdır.

Bunun dünyada örnekleri vardır. Hıristiyanlık içindeki farklı mezheplere kiliseler benzer biçimde hizmet vermektedir. Humeyni İranı’nda hakim mezhep Caferi mezhebidir. Ama diğer mezheplere de kendi inançlarına uygun dini hizmetler götürmektedir. Hatta bir yörede çoğunluk Caferi mezhebi dışındaki bir mezhebe ait ise orada Caferi mezhebi azınlık mezhep sayılmaktadır. Kardeşlik ve barış ancak böyle sağlanacağı için bu çözüm bize de örnek olmalıdır. Azınlık olsun çoğunluk olsun bütün mezheplerin, tarikatların temeli İslam dinidir. Bir dinin veya mezhebin doğru veya yanlış olması çoğunluk veya azınlık olmalarına bağlı değildir. Hz. Muhammed zamanında mezhep, tarikat vs. yoktu. Kur’an’da da mezhep ve tarikat diye bir olgu yoktur. Hepsi daha sonraki çeşitli tarihi olayların ardından ortaya çıkmıştır.  Mezhep ve tarikat mensupları kendi mezheplerini doğru kabul etmektedir. Ama, doğruluk, bilindiği gibi göreceli bir kavramdır. Herkese göre değişir.

Bu sorun bugüne kadar çözülememiştir. Bugün bize kadar gelen sorun tarihsel bir mirastır. Bu miras iyi de olsa kötü de olsa bizimdir. Elbette ki bu tatsızlıklar olmasa daha iyi olurdu. İslamiyet uğruna bu kadar kan dökülmese daha iyi olurdu. Ama bunlar olmuş. Tarihten doğru dersler çıkaralım. İntikamcı sonuçlar çıkarmayalım. Bütün Müslümanlar kardeştir. Bizim inandığımıza inanan da inanmayan da...  Bütün insanlar da kardeştir. Başka dinlere inananlar da, hiçbir dine inanmayanlar da hala ağaçlara, hayvanlara tapan animistler de bizim kardeşimizdir.

Artık dünya bütünleşiyor. Sadece bir dinin veya ülkenin sorunu olan sorunlar yoktur. Bütün dünya insanlığının sorunları ortaktır. Örneğin, enflasyon, kıtlık, yetersiz beslenme vs. bütün dünyanın sorunudur. Sağlık, kanser, AIDS bütün dünya insanlığının sorunudur. Çevre kirlenmesi, radyasyon, nükleer savaş ve buna benzer şeyler; bunlar, hangi din  ve renkten olursa olsun bütün insanlığın sorunudur. O halde başımızı iki elimizin arasına koyalım ve düşünelim. Bu sorunlar kaşısında bizim hala Alevilik-Sünnilik  gütmemiz ne kadar zavallı durumda olduğumuzu göstermiyor mu?

Gene ülkemizdeki Alevilik olayına dönelim.

Bugün Aleviliğin dini örf ve adetlerinin oldukça zayıfladığını da belirtmek gerekiyor.

Bu olayın çok eski bir geçmişi vardır. Osmanlı’da merkezi bir dini yapısı olmayan Alevilik tabii ki gelişemezdi. Ancak varlığını her türlü zorluğa rağmen gizli olarak sürdürmeye çalışıyordu. O zamandan bugüne ayinlerde, inançlarda, folklorik yapıda önemli farklılıklar oluştu.

Sünnilik camilerde örgütlü idi. Hatta Osmanlı’da padişah aynı zamanda en büyük dini temsilci olan halifedir. Zaten ülke şeriatla yönetiliyordu.

Cumhuriyetle din ve devlet işleri ayrıldı. Hilafet kaldırıldı. Ama Sünnilik gene devlet dini ve merkezi bir yapı ile varlığını sürdürmeye devam etti. Bugün Diyanet İşleri aracılığıyla camilerde bu merkezi yapıya bağlıdır. Kısaca ülkemiz “laik”tir ama, devletin resmi bir dini vardır.  Laik bir ülkede resmi din olmaması gerekir. Hem laiklik var, hem de din var.Bu olmaz. Resmi dinden de anlaşılan Hanefi mezhebidir.

Ülkemizde demografik yapının sağlıklı tespiti için milyonlarca, milyarlarca masraf yapılarak beş yılda bir nüfus sayılı yapılıyor. Bu sayımlarda ana dili soruluyor. Ama özellikle Kürtçe, Ermenice, Rumca vs. kouşan insanlarımız ana dillerini nüfus sayım memuruna sakıncalı olur diye söyleyemiyorlar. Söylemek isteyenleri ise memur yazmıyor veya yazmak istemiyor...

Gene bu sayımlarda “dini ve mezhebi nedir?” sorusu var. Ama, Sünniliğin dışında mezhep veya İslamiyet dışında din belirtmek veya adı geçen dinlere mensup olmadığını söylemek, insanlarımız için karakolu, cezaevini veya fişlenmeyi göze almak anlamına geliyor. Hatta bu tür cevapları sayın memurları yazmak istemiyor.

Ayrıca nüfus cüzdanları bebek doğumu sırasında hazırlandığı için nüfus memuru dini ve mezhebi yerini zaten “bakanlık emri” diye “İslam” olarak dolduruyor. NÜfus sayımlarındaki cevabın da hiçbir anlamı olmuyor. Çünkü nüfus  kütüğünü o cevap değiştiremiyor.

Böylece hem laik bir ülke olduğumuzu iddia ediyoruz, hem de dinimiz İslam, mezhebimiz Hanefiliktir diyoruz. Bu durumda acaba Bulgaristan’a kızmaya hakkımız var mı.Bu haksızlığı onlar yaptığı için ayaklanıyoruz. Ama kendimizi görmüyoruz.

Alevilikte din adamı olan dedeler Osmanlı’nın ilk zamanlarında Erdebil ve Hacı Bektaş dergahına bağlı olarak çalışıyordu. Atamaları bu merkezler yapardı. Sonra tek merkez Hacı Bektaş dergahı oldu. Ayrıca O’na bağlı, Rumeli İstanbul gibi dergahlar da vardı.

Sonraki yıllarda bu merkezi yapı bozuldu. Dedelik kurumu merkezi yapısını kaybetti. Önceleri Hacı Bektaş Dergahı yetenekli din adamlarını dede olarak atardı, ama bu sistemin yerini giderek dedeliğin babadan oğula geçtiği sistem aldı.

Böylece yeteneksiz ve Alevi ilkelerine göre eğitilmemiş kimseler de Alevilikte dede olabilmeye başlamıştı. Oysa Hacı Bektaş Dergahı, dede olacak adayların birçok seviyede eğitimden ve çeşitli testlerden geçirdikten sonra herhangi bir dergaha dede olarak gönderiyordu.

Dede olacaklar, dünya nimetlerinden tamamen el etek çekiyorlar, kendilerini öncelikle Hakka ve halka adıyorlardı. Onların artık kendi hayatı ve bireysel yaşamları söz konusu değildi. Onlar Hakkın yani Tanrı’nın ilkelerini halka götüren birer derviş idiler. Birçok keramet sahibi, erdemli, ermiş insanlardı. Dedeler bu yüzden kutsal idiler. Halk bu ulu insanlara tapardı. Onlar yeryüzünde örnek insanlardı.

Dedeler, Hacı Bektaş-ı Veli’nin ilkeleri doğrultusunda, Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Ehlibeyt aşkı ile halkı eğitiyorlar, onlara dini ve dünyevi konularda öncülük ediyorlardı. Eğitim ve öğretim dışında halkın her türlü sorunuyla uğraşmak da dedelerin görevleri arasında yer alıyordu.

Daha önce de değindiğimiz gibi, merkezi yapı dağıldıktan sonra dedelik babadan oğula geçen bir saltanat kurumuna dönüştü. Böyle olunca seviye düştü. Birçok dede çocuğu, hak  emeden dede oldu. Dedelik kurumunun haklı olarak kazandığı “itibar”  giderek istismar edildi. Halk bu istismardan rahatsız oldu. Dedelik kurumuna tepki göstermeye başladı. Dedeler, halka hizmet eden “derviş”ler olmaktan çıkıp, toprak, köy, mülk sahibi “Ağa Dede”lere dönüştüler.

Dedelik kurumunda bu değişim yaşanırken, Alevi toplumu da hızla bir değişim içine girmişti. Şehirli hayata geçen Alevilerin çocukları okumakta, yüksek okullu Alevi gençler çoğalmaktaydı. Batı’da (Almanya vs.) işçilik yapan Alevi işçiler artık farklı değer yargıları ile tanışmaktaydı.

İşte böylece ortaya çıkan bu yeni kuşak uzun bir süredir dedeliği yargılamaktadır. Bu arada büyük şehirlerin gecekondularında oturan Alevi işçiler de bilinçlenmektedir.

Ülkedeki sosyal ve siyasal gelişme ve değişme Alevi gençlerini ve toplumunu da etkilemektedir. Kültür dokularındaki yapı gereği devrimci,demokrat fikirler daha çok Alevi gençler ve Alevi kitle tarafından tasvip görmektedir. Sendikalı işçilerin çoğunluğunu Alevi işçiler oluşturmakta, öğrenci olaylarında Alevi gençler aktif rol oynamaktadır.

Okuma yazma bile bilmeyen Alevi dedeler ise; bilinçlenen Alevi kitleye, eğitim görmüş üniversiteli Alevi gençlere önderlikte çok geride kalmaktadır.  Ve Aleviler arasında demokrat ve materyalist düşünceler hızla yayılmaktadır. Bu olay, daha önce belirttiğimiz gibi devletin Alevi dinini yasaklayıcı politikası ile de birleşince sonuçta Alevi toplumu dinden uzaklaşmaktadır.

Bugün Alevilik, dini bir ayrımdan çok siyasal, kültürel bir ayrımı ifade etmektedir. Alevilik doğuşu itibarı ile dinsel bir olay idi. Ama geçirdiği toplumsal evrelerden sonra artık çok farklı bir konuma ulaşmıştır.

Günümüzde Alevilik kültürel bir kimilği ifade etmektedir.  Alevilik doğuşu itibarı ile dinsel bir olay idi. Ama geçirdiği toplumsal evrelerden sonra artık çok farklı bir konuma ulaşmıştır.

Günümüzde Alevilik kültürel bir kimliği ifade etmektedir. Bu da, çağdaş, ilerici, hoşgörülü, hümanist demokrat bir düşünce yapısıdır.

Alevi dini ayinleri, artık yok denecek kadar az yapılıyor. Alevi dedeler tarihe karıştı desek abartmış olmayız. Evet Alevilik çözülüyor, dağılıyor. Ama Alevilik gene yaşıyor. Farklı misyon yüklenmiş olarak bugün de yaşıyor. Alevilik din olarak çözülüyor, dağılıyor. Fakat farklı bir konumda, bir yaşam biçimi olarak varlığını sürdürüyor.  Alevilik günümüzde de yöresel olmaktan çıkıp evrensel denilebilecek ilkelere ulaşmış bulunuyor. Bu ilkeler çağdaş insan hak ve özgürlükleridir. Çağdaş dünyanın bilimsel doğrularının ışığında değerlendirilmesi ve insanlığa hizmet edecek şekilde değiştirilmesi uğraşıdır. İşte Alevilik bugün  çağdaş görevini böylece yakalamış bulunuyor. Dünya kültür mozaiği içindeki yerini geçmişte olduğu gibi bugün de almış bulunuyor.

Toplumsal değişime bağlı olarak Alevilik de bir değişimi yaşıyor. Bir yabancılaşma, bir kendini yadsıma elbette söz konusudur. Artık sadece muhalefet partilerine değil, iktidar partilerine de oy veriliyor. Sermaye kesimi ile, merkezi otorite ile küçük de olsa bir entegrasyon (bütünleşme) söz konusu. Ama ırmağın esas yönünü değiştirecek kadar değil.

Ülkemizde yaşanan olumsuz toplumsal etkilenmeler Alevi kitle için de geçerli. Fakat genel olarak Alevilik tarihsel misyonu, yani haklı toplumsal muhalefetini günümüzde de tavizsiz olarak sürdürmektedir.

Alevilik, her türlü toplumsal haksızlığa karşı mücadeleyi prensip edinmiş devrimci, demokrat düşüncenin en doğal müttefiği olan bir düşüncedir.

Alevilik, Anadolu’daki tüm tarihsel haksızlıklara karşı bir başkaldırı hareketidir. Bu toprağın ürünüdür. Bir Anadolu hareketidir.

Alevilik İslamiyet içinde, İslamiyetin yabancılaşmasına, dini istismarına, Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Ehlibeytine karşı Emevi ve Abbasi halifelerinin haksız ve insanlık dışı uygulamalarına karşı asırlar boyu süren muhalefet sonucunda oluşmuştur.

İslamiyet içindeki bu muhalif akım,  Selçuklu ve Osmanlı’nın Türklüğü ve Anadolu’ya yabancılaşmasına; ekonomik, dini, sosyal  ve siyasal  alanlardaki her türlü baskıcı ve sömürücülüğüne karşı mücadelelerle devam etmiştir. Osmanlıdan sonra ise bu misyon Cumhuriyet yönetiminde devam etmiştir. Bugün de bir dizi değişikliğe rağmen esas rolünü devam ettirmektedir.

Yani Alevilik; doğuştaki üç kaynağı olan; Hz. Ali ve Ehlibeytine olan aşırı sevgi, saygı ve bağlılık, Asya’dan gelen Tasavvuf ve çok tanrılı İslam öncesi dinler ile Anadolu’da bulunan çok tanrılı Anadolu din ve inançlardaki izlerle kalmadı. Buna doğuştan günümüze kadar verilen toplumsal  mücadeleler de eklendi. Alevilik düşüncesi olgunlaştı ve bu haline ulaştı.

Aleviliğin tarihi, İslamiyetin hilafet döneminden günümüze değin süren 1300 yıllık muhalefetin tarihidir. 1300 yıldır devam eden egemenlerin baskıcı ve sömürücü haksız yönetimlerine karşı onurlu bir başkaldırı tarihidir. Demokratik ve devrimci bir halk muhalefetidir.