PALYAÇOLAR
PALYAÇOLAR
Palyaço deyince hatırlara Leocavallo operasındaki biçare gelir. Sevgilisinden ihanet görmüş bu zavallı aşığa her zaman acımışımdır, onu her görüşümde bütün acaip haline rağmen sevmişimdir.
Burada portresini çizmeye çalışacağım, o değildir. Birbirine karıştırılmaması için hemen kalın hatlarla onu tanıtıvereyim. Benim okuyucularıma sunacağım palyaço tipi, şöyle bi şeydir:
Kendinden olan her şeyi size değiştirerek gösteren, tüm gayretini bu değiştirilmiş varlığı ile etrafına yaltaklanıp sokularak oynamada, güldürmede ve eğlendirmede toplayan, sonunda da parsasını koparan bulaşık insan...
Bu gibilerde ne gördüğünüz burun kendi burunları, ne size bakan gözler kendi gözleri, ne karşınıza çıkan surat kendi yüzleridir. Esasen palyaço yüzsüzdür. Bu kadar çok boyanış o yüzden değil midir? Rolleri dışında bize benzedikleri halde vazife sırasında başlarında çıngıraklı külahları, sırtlarında bukalemon elbiseleri, ayaklarına allı, pullu pabuçları vardır. Daima harekettedirler. Durmadan koşarlar, zıplarlar, atlarlar, düşerler, kalkarlar. En büyük maharetleri takla atmalarındadır. Takla atmasını bilmeyen, türlü şekillerde eğilip bükülmesini beceremeyen, palyaço olamaz.
Gerçek hayat sahnesinin palyaçoları, oyun ilanlarına doğru dürüst adını ve künyesini söyleyen aktör palyaçolar gibi gerçek kimliklerini hiç bir zaman açıklayamazlar. Tiyatrocu palyaçoların tersine, içleri dışlarındadır ve dışları her şeyleridir. Çıngıraklı külahları, başlarının üstünde değil, kafalarının içindedir. Yüzlerini ciddi bir adam hissi veren donuk maskelerinin altında aramalı. Gülümsemeleri yapmacık, masum görünüşleri aldatıcı, zekaları oynak, vicdanları kaypaktır. Aslında hiçbir şahsı, hiçbir fikri sevmezler. En büyük hünerleri sevmeden sevimli, inanmadan imanlı, ruhça ölüp bitmiş oldukları halde canlı görünmelerindedir. Böylelerinin ağırlık merkezleri benliklerinin dışında olduğu için düşmemek kaygısıyla her zaman sallanıp dururlar.
Düşmemek... Bu kadar çok düşenin düşmekten bu kadar çok korkması, sebepsiz değildir. Vücutlarındaki esnekliği dikkatle korumalarından da anlaşılır ki, katılaştıkları, kişilik kazandıkları an, artık düşüp de kalkmak ellerinde olamaz. Son düşüş onlar için devrilmek, yere serilmek ve bitmektir. Sonları, adam gibi yaşamak olmadığı gibi, adam gibi ölememektir de!..
Bu cins palyaçolar, sahnedekilerin zıddına, topluluğun gerçek ciddiyetini içinden yıkarlar. Hiç bir zaman terkedemedikleri yılışkanlıklar ve oyalama kasdı ile yaptıkları türlü hokkabazlıklar, gözleri toplumun çıkarlarından uzaklaştırdığı için bu tiplerden bir teki bile halk kalabalıklarını asıl yaşam amacından alıp başka yönlere yönlendirmek için yeterli gelir. Onların gözlerinde var olan biricik güç, daha oyun bitmeden toplamaya başladıkları parsanın özündedir. Parsa, bu sırnaşık kelime, gerçek gıdalarının yazısı, değişmez etiketidir. Keyif için bile oynayamazlar. Palyaçolukları bu nedenle palyaçoluk için değil, ancak ve ancak çıkar içindir. Kime ya da kimlere, ne zaman, nerede, neler oynanması gerektiğini bir barometre duyarlığı ile bilirler.
Dünyanın gözündeki aşağılık mevkilerini, bayağı mertebelerini iyiden iyiye sezdikleri için bu pespayelik duygusunu kapatmak, körletmek için, içlerinin alacasına bakmadan öyle haşmetli tavırlar takınırlar, öyle edalı hareketler yaparlar ki, saf yürekliler bunlarda parlak bir zeka, kusursuz bir mantık, dayanıklı bir karakter var zannederler. Oysa, zekaları yatsıya varmadan sönen mumun alevinden yalancı, mantıkları hokkabazlarınkinden daha aldatıcıdır. Karakterleri ise saman kağıdından az dayanıklıdır.
Onlara aldananlar, ancak zaman ve olayların yardımı ile düştükleri bu gafletten uyanabilirler. Hem öyle bir olay, iki olay değil, bir kaçı üstüste gelmek koşulu ile... Eski hayranlık sarhoşluğu, sonuçta güvensizlik ve nefret duygularına dönüşür. O zaman apaçık görürler ki, bunların nabza göre verdikleri şerbetlerin içi zehirmiş. Yine o zaman anlarlar ki, şifa onların sundukları şerbetlerde değil, sunulduğu zaman dillerinin ucunu yakacak kadar acı içkilerdeymiş! El-hakku mürrün ün anlamını sökerler ancak artık iş işten geçmiştir. Acılığını hissedince hemen reddediverdikleri deva yerine, aldanıp içtikleri şerbetler yapacağını yapmıştır. Bor'un pazarını bırakıp eşeklerini Niğde'ye sürmek isterlerse de hayvanın dizlerinde yürüyecek takat kalmamıştır !
Palyaçolar daima bir şey isterler, daima bir dileğin peşindedirler. Utanma nedir bilmezler. Para isterler, makam isterler, şöhret isterler, şeref ve şan isterler; hatta saygı isterler. Sonuncusu hariç, çoğunlukla bunları elde ederler. Saygı için hariç dedim. Çünkü; saygı, liyakate ve meziyete yani fazilete karşı gösterilmiş dikkattir. Faziletsize boyun kırma, bel bükme değil, secde edilse yine de o hareket saygı olamaz. Bu ahlak kuralı doğanın yasaları kadar hükmünden şaşmaz. Bunun içindir ki, layıkına gösterilmemiş saygı, gerçek saygı sayılmaz ve bu yanlışa düşeni ölene dek saygı görmekten mahrum kılar.
Evet, böyleleri daima bir şey isterler. Fakat buldukça bunarlar. Dahasına, daha dahasına göz dikerler. Onlar için doymak yoktur. Gözleri kadar ağızları da her zaman açık durur. Hep açtırlar. Haklı olarak elde edilmiş değer ve nimetlere bakışları ise, kıskançlığın bütün ateşleri ile yanar. Onları bu değerlerden ve nimetlerden yoksun kılmak için zekalarını şeytanı hayrete düşürecek bir hilecilikle işletirler. Sonuçta çok defa nimetleri elden çelebilirler, fakat değerleri yok edemezler. Yapabildikleri yok edemedikleri o değerleri habis ve pis ruhlarının karanlığı ile gölgelemektir sadece. Bu karanlığa bühtan ve iftira denir. Tanrı hepimizi bu afetten muhafaza buyursun!...
Bunların suratından hayayı Dest-i Hak tırnakla yolmuştur. Hiç utanmazlar. Dün aleyhinde en çirkin şeyleri söyleyip yazdıkları, en kahredici tertipleri aldıkları halde, bugün aynı adama rastgelince ya sırnaşarak ya da yalandan ciddi durarak, en derin dostluk duygularını açıklamaktan çekinmezler.
Sahte özenleri, herhangi bir şekilde kendilerinin keşfedilmesi olasılığından gelir. Bu yalancı pehlivanlar, gerçekte dünyanın en korkak yaratıklarıdır. El-hainü halifün hikmeti bunlar hakkında, yalnız ve yalnız bunlar hakkında varid olmuştur. Toplum içinde ki en zararlı rolleri, doğru dürüst yürüyenleri sapa yollara çekmektir.
Doğru bir amaca, bir ideale erişmek için durmadan gayrette ve harekette olanların arasına katılırlar; yılan gibi eğilip bükülen bedenlerinin sağa, sola kıvrılmalarıyla onların gidişlerini bozarlar, dengelerini altüst ederler.
Böylelerini aralarına iyi tanımayan ve açığa vuramayan topluluklar, amaçlarına varmada akla gelmez güçlüklere uğrarlar. Uzaktan bakanlar, belki o kalabalıkta bunların yüzünden olan gerilemeleri, dalgalanmaları görürler. Ama kalabalığın kendisi hala aynı yönde yürüdüğünü zanneder. Oysa gün doğusuna giderken yüzseksen derece dönmüş, günbatısı istikametini almışlardır.
Bilmem, gerçek sahnenin dışında oynayan palyaçoları iyi anlatabildim mi? Bu bir cinstir. Her devirde ve her yerde ürer ve türer. Adına Bajjazzo, Pagliacci, Paillasse diyen uluslar vardır. Fakat ona kim ne şekilde isim verirse versin, o Palyaçodur. Bütün mesele onlara iyi ve doğru teşhisi koymaktadır. Aksi takdirde onların tuzağına düşmekten, onların aldatması ile iyi insanları kötü, kötüleri iyi zannetmek yanlışından kendimizi kurtaramayız.
HASAN ALİ YÜCEL - 26-HAZİRAN-1955
Hasan Ali Yücel