Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

ATATÜRKE SALDIRANLARA KARŞI DURUŞ (2)

descrKöprülü Mehmet Paşa (1656-1661) Celali ayaklanmalarını bastırmış ve eşkıya tedibi adı altında; Anadolu Türkmenlerini kırımdan geçirmiş sağ kalanlara da zulüm yapmıştır. Osmanlı Vak'a-Nüvisleri (tarihçileri) Naima ve Hoca Sadettin Efendi gibileri; kitaplarında katliamları ballandıra ballandıra anlatmaktalar ve Türkler için; "nadan" yani "kaba Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk" ifadesini kullanmaktadır. Başka kitaplarda ise; "Türk iti şehre gelince farisice ürür." yazmaktadır. Osmanlının ünlü şairi Nef'i ise "Tanrı, Türk'e irfan çeşmesini yasaklamıştır" demektedir. Divan-ı Hümayun yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde; "Sakın Türk'ü insan sanma / Bir an bile olsa Türk'le birlikte olma / Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur. / Türk'ün başını keserken sakın gam yeme / Baban da olsa Türk'ü öldür." demektedir.
Tüm bunlara karşın Bayat boyundan Alevilerin ulu ozanı Fuzuli, bir deyişinin son beytinde şöyle diyor:
"Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok
Yürü var gel, ya Arap'tan ya Acem'den"
Gökten Allah tarafından dahi indirilse Türklerin dünyada yeri olmadığını; Arap ve Acemler'in hakim olduğu belirtir ve şiirlerinde Osmanlılara sitem eder ve kafa tutar. Alevi Türkmen aşıkları, ozanları diline ve töresine sahip çıkar ve şiirlerinde dillendirir, yöre yöre gezerek halkı bilinçlendirirler. Dedeler ve babalar da Türkçe ibadet yaparak örf ve gelenekleri yaşatarak bugünlere getirirler.

V... Osmanlı İmparatorluğu'nun 1699 yılından itibaren Avrupa Eyaletlerinde başlayan toprak kaybı; 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile ilk İslam toprağı olan Kırım Hanlığının kaybedilmesiyle devam eder. 14 Eylül 1829 Edirne antlaşması ile de Rum ayaklanması sona erer ve Yunanistan resmen kurulur. Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu içindeki etnik uluslar; İngiltere, Rusya, Fransa gibi devletlerin kışkırtması ve yardımları ile bağımsızlık ve özerkliklere kavuşurlar.
Avrupa'daki feodal devlet sistemleri kapitalizmin gelişim süreciyle toplumsal dayanaklarını yitirip birer birer tasfiye olarak kapitalist devlete dönüşürler. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun feodal devlet sistemi de önemli sarsıntılar geçirmiş, despotik Feodal Hanedanlığın artık tek başına yönetemez duruma gelmesi karşısında asker ve sivil yönetici sınıflar giderek iktidara ortak olmuşlardır. Türk tarihinin "Magna Carta"sı olarak adlandırılan "Sened-i İttifak" Ayanlar ile Hükümet arasında 7.10.1808 tarihinde imzalanır. Tarihçilerimizden Prof. Dr. Halil İnalcık "Sened-i İttifak" "çağdışı gelişme", Prof. Dr. Niyazi Berkes ise "toplumsal soysuzlaşma" olarak niteler. Bu olumsuz gelişmeye karşın 3.11.1839 Tanzimat ve 18.2.1856 İslahat fermanları ile yenilik hareketleri başlatılır. Osmanlı İmparatorluğu'nda başlatılan idare ve hukuk reformları ile Padişah'ın yetkilerini sınırlar. 23.12.1876, I. Meşrutiyet ile Anayasası, parlamenter meşrutiyete geçilmesi, merkezi idare, maliye ve ordu sisteminin oluşturulması, yeni mahkemelerin kurulması ve kapitalizmin ihtiyaçlarına cevap vermeyen şeriat hukukunun adım adım kapsamının daraltılarak yeni yasaların yapılması v.b. büyük ölçüde yeni iktidar yapılanmasının getirdiği dengeler üzerinde şekillenmiştir. Fakat, II. Abdülhamid (31.8.1776-27.4.1909) döneminde bu olumlu gelişmeleri kısmen askıya aldı. Abdülhamit, geleneksel Osmanlı zihniyet ve siyasetini daha da belirgin bir hale getirerek, Araplara son derece yakınlık gösteren ve güven duyan bir tutum göstermiştir. Sadaret makamına getirdiği Tunuslu Hayrettin Paşa Arap olmamakla beraber, Arap kültürüyle yetiştiği için Türkçe bilmezdi. Saraydan kendisine yazılan yazılar Arapça yazılır, Türkçe'ye tercüme edilirdi. Devletin resim dilinin bile Arapça'ya çevrilmesi düşünülmüş, mukavemet görülünce vazgeçilmişti. Devlet yıllıklarında İmparatorluğun vilayetlerinin sıralanmasında Edirne ilinden başlanılmakta iken, Abdülhamit, Hicaz vilayetini başa geçirmiş, arkasından bütün Arap vilayetleri sayıldıktan sonra diğerine geçilmişti. Arap vilayetleri, birinci sınıf vilayetler sayılmış, bunların valilerine diğerlerinden farklı ve daha fazla maaş verilmiştir.
3 Temmuz 1908 günü Resne'de Kolağası (Yzb.) Niyazi Bey 200 asker ve 200 siville dağa çıkarak; Sultan Abdülhamid'den meşrutiyet'in iadesini ister. Bu silahlı çıkıştan sonra; 23.7.1908 (10 Temmuz 1324), II. Meşrutiyet'ten itibaren, İttihat Terakki Partisi içinde örgütlenmiş asker ve sivil yönetici kesimler, orta sınıfların desteğindeki bir "İktidar Blok"u içinde siyasal iktidarı artık "ordu eksenli" olarak denetimleri altına almışlardır. Bu süreçte Makedonya, Harbiye mezunu genç subaylar için bir "ulusçuluk" okulu olur. Atatürk ve İsmet Paşa da bu subaylardandır. İttihat ve Terakki Fırkası mensuplarının ortak özelliklerini; Türkçü, mektepli, küçük burjuva, genç, bürokrasiden gelme, gizli ihtilalci örgüt üyesi... olarak sayabiliriz. Devlet içindeki bu genç kadro hareketinin tepki duyduklarına birkaç örnek verirsek:
1912 yılında "Sebiürreşat Dergisi"nde çıkan bir yazıda "Türk" kelimesinin kullanılması, "dinsizlik, kafirlik" sayılıyordu. "Türk Hükümeti", "Türk Ordusu", "Türk Ülkesi" deyimlerinin Osmanlı azınlık tebaası üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu. 1913 tarihli "Mecmua-i Ebuzziya" Dergisi'nin 94. sayısında: "Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir. Bizler, yani Türkler müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece müslümanız" denilmektedir. Üniversitede profesörlük de yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı "İslam'da Dava-i Kavmiye" adlı kitabında, Türk'e karşı savaş açmış ve "Türk'ün geçmişini bilmesine ve öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok, gerekli olan şeriatı öğrenmektir" demiştir. 1919-1920 yıllarında Şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri Efendi ise, Türk'e Türklük benliğini vermek isteyenlere "soysuzlar" yakıştırmasında bulunmuştur.
Osmanlının bu gerici yobaz anlayışlı basiretsiz yönetimi; 1800-1922 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nu yok etmiş; Yunanlılar 950 bin göçmen, 320 bin ölü; Ermeniler 910 bin göçmen ve 580 bin ölü verirken, Balkanlar'dan Kafkas'lara kadar 5 milyon 60 bin Türk öldürülmüş, 5 milyon 381 bini de sürgün edilmiş, yerinden yurdundan olmuştur. Bu vahşet ancak "Türk Bağımsızlık Savaşı"yla sona ermiştir.

VI... 1908-1922 Dönemi Osmanlı İmparatorluğu'nun savaş, darbe, ihtilal, başkaldırılar sonucu tarihe karıştığı yıllardır. Türk ulus devlet çıkışı, 1912 Balkan savaşlarından sonra büyük bir hezimete uğrayan Osmanlı imparatorluğu içinde; asker-sivil arasında filizlenen Türkçülük hareketi giderek uluslaşma sürecine girer. 1919-1922 yıllarında İstanbul'da emperyalizm teslim olmuş padişah ve aristokrat bir yönetim var iken; Anadolu'da ulusal burjuva-devrimci bir karakterde yönetim kadroları vardır. Kurtuluş Savaşı ile birlikte "Türk Ulusal Bilinci" de doruk noktasına ulaşmıştır. Atatürk, Türklük bilincine nasıl vardığını bir anısında şöyle anlatıyor:
"Şair Mehmet Emin Yurdakul'un (1869-1944) ilk defa Manastır Askeri İdadisi'nde "Ben Türküm. Dinim, cinsim uludur" mısraı ile başlayan manzumesinde, bana ilk gençliğimin gururunu tattıran, ilk manayı bulmuştum. Fakat ben asıl, orduya ilk katıldığım günlerde bir Arap binbaşının "Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın" diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla göz yaşlarında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim esin kaynağım, en derin övünç menbaım oldu. Benim hayatta yegane fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir."
Atatürk'ün temel ilkelerinden biri de Türkler'e kendi ulusal kimliklerini kazandırmaktır. Atatürk'ün amacı; Türk kimliğini taşımayan ve ifade etmeyen "Osmanlı Kimliğini" yok edip yerine Türk etnik kimliğini ikame etmek için, halka insan yığını (teba) olmadıklarını, Türk olduklarını telkin etmekti. Atatürk; Türkler'in nereden geldikleri konusunda, katı, onere edici ve milli duyguları okşayıcı birtakım tezler ve fikirler geliştirmişti. Fakat, uluslaşma süreci "Gecikmiş Bir Millet"in önderinin böylesine abartılı çıkışları yadırganmamalıdır. Osmanlı İmparatorluğu egemenliğindeki; Yunan, Sırp, Arnavut, Romen, Bulgar ve Arap milletlerinden sonra "uluslaşma sürecine giren" Türkler olmuştur. Türkler, ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında "Türk Kimlik"lerine kavuşurlar, ama Cumhuriyet ile bunu başarırlar.
Osmanlı İmparatorluğunun son en uzun yüzyılında; Jön Türk hareketi kendilerine bilinçli olarak "Türk" demelerinden önce, "Türk Kimliği" yoktu. Mustafa Kemal'de ise daha lise yıllarında "Türk Benliği" duygusu gelişir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ise, Anadolu'daki gerçek topraklarında kalan insanlara 'Türk' demeyi amaçlamıştır. Atatürk'ün bu düşüncesi "etnik" anlamdadır. Çünkü O, Anadolu'da pek çok etnik grubun yaşadığını biliyordu. Atatürk, bu konuyu 'yurttaşlık' kavramı çerçevesinde ele alarak; Ulusal Türk Yurttaşı ile T.C. Vatandaşlık haklarını yasal olarak birleştirmiştir...
VII... Birçok dilde kadın erkek ayırımı vardır. Özellikle Fransızca'da bu ayrım bariz olarak bellidir. Türkçe'de sözcükler eril-dişil (masculin-feminin) diye ikiye ayrılmaz. Bizim dilimiz, Türkçe'de insan önemlidir. Kadın ya da erkek olması değil, insan olması. Başka bir deyişle Türkçe, insana önem verir; yalnızca onu, öteki varlıklardan farklı ve üstün bir yere koyar... Cins ayırımcılığına karşı olan, Türk Dili'ndeki bu etik anlayışı kendi öğretisine taşıyan Hacı Bektaş Veli şöyle demektedir:
"Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde,
Hakk'ın yarattığı her şey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,
Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde."
Diyen Hünkar, kadın erkek eşitliğine ve özgürlüğüne vurgu yapmaktadır. Ebulgazi Bahadır Han, Şecere-i Terâkime'de Oğuz halkına uzun yıllar beylik yapan Türk kızların ve kadınlarının isimlerini yazmaktadır. Tarihsel kaynaklar; Türk Devlet ve Beyliklerinde Hakan'la birlikte Hatun'un imzalayıp onayladığı Ferman ve Buyrukların geçerli olduğunu ve iktidarı birlikte yönettiklerini belirtmektedir. Seyyah İbn Fadlan; Oğuz kadınlarının örtünmedikleri halde iffetli olduklarını Seyahatnânesi'nde anlatmaktadır.
Osmanlılarda kadın insan yerine konmayan bir meta gibidir. Padişahların anaları ve eşlerinin çoğu yabancı ırklardan alınan köle kadınlardan oluşmaktadır. Hanedanda bu kan yabancılığı Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahına kadar devam etti. Türk köylüsünde kadın erkeğinin yanında, tarlada tapanda omuz omuza üretimde bulundu. 1908 Meşrutiyet'inden sonra dahi, kadın sorunu devam etmiştir.
Türk dilinde ve töresinde olan kadın erkek eşitliğinin ve toplumdaki statüsünü Mustafa Kemal'in atılımıyla: Medeni Kanunla ve "Kamu Hukuku" bakımından ise, TBMM'ne seçme, seçilme haklarını veren yasal ve anayasal hükümlerde, kadınlara laik cumhuriyetin onurlu yurttaşları olmanın gururunu kazandırmıştır.

VIII... Prof. Dr. Eralp Özgen: "Cumhuriyet Döneminde Eğitim Siyasetimiz" adlı konuşmasında son 50 yılın kara tablosunu istatistik bilgilerle vermektedir. 22 sayfalık konuşma metninin Siyasi İslam'a ilişkin veri bölümlerini özetleyerek vereceğiz:
"1951-52 ders yılından itibaren ülkemizde İmam Hatip Okulları yeniden açılmaya başlandı... Zaman içinde bu okullar "Meslek Okulu" niteliğinden uzaklaştırılır... 1963-64 ders yılında imam hatip okullarından sadece 3 kız öğrenci varken, 1989-90 ders yılında bu sayı 69.171'e çıkmıştır... 1973 yılında bu okullar lise düzeyine getirilmiş, 1983 yılında da tüm fakültelere öğrenci yetiştiren okullar konumuna dönüştürülmüştür... Böylece Öğretim Birliği Yasası ve ilkesi zedelenmiş, dini okul-laik okul şeklinde Osmanlı Devleti'nde görülmüş olan tehlikeli ayrım tekrar ortaya çıkmıştır.... İmam Hatip Liselerinin 1960 yılında sayıları 35 iken 1996 yılında bu rakam 515.000 ulaşmıştır. İmam Hatip Liselerinden yılda 53 bin 553 kişinin mezun olduğu saptanmıştır. Buna karşın yıllık imam gereksinimi ise sadece 2 bin 288 kişidir... İmam Hatip mezunlarının büyük çoğunulğu, imam veya müezzin olmak yahut İlahiyat Fakültelerine devam etmek amacında değillerdir... 1988 yılında İmam Hatip Lisesi mezunlarının % 67'si (20.058'den 13.468'i) Hukuk ve Kamu Yönetimi bölümlerini tercih ederlerken, İlahiyat Fakültesi'ni isteyenler sadece % 12'dir. (2.496 kişi). 1996-97 ders yılında İmam Hatip Liselerinden mezun olanların sayısı 44 bin 319'dur. Buna karşın İlahiyat Fakültelerinin 1997-98 öğretim yılı toplam kontenjanı ise sadece 3.118 kişidir. Şimdiye kadarki mezunlarının sadece % 3'ü imam olmuştur. Son yılarda idare ve yargı kadrolarını ele geçirme gayretleri artmıştır. Örneğin 1994 başında atanan 99 kaymakamın 44'ü imam hatip kökenlidir. Polis memurlarının % 40'ı imam hatip kökenlidir... Adalet Bakanlığında 40 yargıç ve savcının tarikat bağlantısı saptanmıştır... Silahlı Kuvvetlere sızmak girişimlerini büyük bir gizlilik içinde inatla sürdürmekte olan tarikatlar; Harp Okullarına öğrenci sokmak için yeni yöntemler geliştirmektedirler. Bunun için de özel kolejler kurarak ağırlıklı dini eğitim vermektedirler. 1999 verilerine göre; çeşitli tarikat, cemaat ve gruplara ait okul sayısı Türkiye'de 276, bu okullardaki öğretmen sayısı 5.256 ve öğrenci sayısı 49.411'dir. Okulların tarikatlara göre dağılımı ise şöyledir: Milli Görüş 24, Fetullah Gülen 199, Işıkçılar 5, Kadiriler 19, Musa Topbaş 11, Esat Coşan 12, diğer Nakşibendiler 5... Bu okul mezunlarını TSK'leri okullarına girmeleri için ayrıca evlerde özel kurslar verilmektedir... Polis akademilerine alınan Yüksek İslam Enstitüsü ve İlahiyat Fakültesi çıkışlı 77 kişi bir yıllık eğitimden sonra İç İşleri Bakanlığı'nda önemli görevlere atanır... 1983-90 arası TSK'lerinden 17'si subay, 97'si astsubay, 813'ü öğrenci irticai faaliyetleri nedeni ile ordudan ilişikleri kesilmiştir... Ama en acısı 1960'lı yılların sonunda yaşanmış. İsmet İnönü'nün irtica tehlikesi konusunda devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a yazdığı mektuba, Sunay yazılı cevap veriyor ve şöyle diyor: "Ülke yönetimi anarşi yuvası olan laik okullardan gelecek gençlere değil, İmam Hatip Okullarından yetişecek kadrolara teslim edeceğiz" Ve içinde yaşadığımız bu günlere de bu teslim işlemi büyük bir hızla, ne yazık ki hala, devam etmektedir... Şeriat özlemcilerinin at oynattığı bir diğer önemli alan da Kur'an Kurslarıdır. 1990 yılında Türkiye'de 5.197 resmi Kur'an kursu vardı ve Diyanet İşleri her yıl 250 civarında yenisini açmaktadır. Diyanetin açtıklarının dışında resmi olmayan kursların sayısı ise belli değildir. Resmi Kur'an kurslarına devam eden öğrenci sayısı 1997 rakamı ile 1.685.000'dir. Yapılan incelemelerde her beş yılda bir, bu sayı iki katına çıktığı saptanmıştır. Bu durumda 2002 yılında bu rakam 7 milyona çıkacağı değerlendirilmektedir... Son bir iki yıldır, vakıflar aracılığı ile tarikatlar yüksek öğrenime de el atmış durumdadır. İrticai kesimlerin propaganda faaliyetlerini de sahip olduğu 5.854 eğitim kurumu, 5.200 yerel gazete ve dergi, 124 radyo, 41 televizyon istasyonu aracılığı ile yürütmektedir. Bu kesim 2500 derneğe, 500 vakıfa, binin üzerinde şirkete, 1.200 öğrenci yurduna, 800'ün üzerinde özel okul ve dershaneye sahip bulunmaktadır. Ayrıca bu kesime bağlı 40 vali, 89 vali yardımcısı ve 300 kaymakam iş başındadır... Kuşkusuz şeriat özlemcilerinin toplumda taraftarlarının giderek artmasında ülke ekonomisinin bozukluğu da önemli ölçüde etken olmaktadır. Ülkemizde ekonomik bozukluk, özellikle milli gelir dağılımındaki bozukluk bu konuda büyük etken olmaktadır. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün verilerine göre nüfusun % 20'si milli gelirin % 4.9'unu almaktadır. Bu miktar, bir insanın yaşamını idame ettiremeyeceği, yoksulluks ınırının altında bir rakamdır. İkinci % 20'lik dilim ise milli gelirin % 8,6'sını almaktarır. Bu miktar, kişinin yaşamını zorla idame ettirebileceği yoksulluk sınırı civarrında bir rakamdır. Yani kısacası nüfusumuzun % 40'ı yoksulluk sınırının altında veya bu sınıra yakın bir yaşam sürmektedir. Toplam işsizlik oranı % 15,1'dir. Lise ve yüksek eğitimli gençler arasında işsizlik oranı % 30,3'tür..."
Prof. Özgen'in çizdiği bu karamsar tablo içler açısıdır. Buna bir de 120 bin camisi ve devasa vakıf ile şirket ve derneklerini, 250 bin presoneli ve 10 milyon hükmettiği kitlesini kattığımızda siyasi İslamcılarınsahip olduğu toplumsal ve mali alanı tahayyül edin ve bir düşünün neler yapabileceklerini... Bugün siyasi ve ekonomik kriz ise had safhadadır. Bu nesnel durumdan yine karanlık odaklar faydalanacaklardır. Toplumun örgütsüzlüğü fırsatçılara imkan sağlamaktadır. İsmet Paşa'nın dediği gibi, "Namuslular en az namussuzlar kadar cesaretli oldukları takdirde bu ülke kurtulur." İlk temel çözüm temel eğitimin derhal 11 veya 12 yıla çıkarılmasıdır. Bu da örgütlü toplumdan ve mücadeleden geçer. Heykelci ve gardoropçu Atatürkçülük ile olunamaz. Tüm olumsuzluklarına karşın Osmanlı Tarihi de T.C.'nin geçmişi ve bizim tarihimizdir. Fakat dünde kalan bir geçmişimizdir. Bugün Osmanlıcılığı diriltmek "Arap Ümmetçiliği" düşüncesine taviz vermekle eşanlamlıdır. Siyasal ulusal etik bir duruşa sahip olunarak ve örgütlü mücadele yürüterek ancak; Osmanlıcı bir zihniyet ve çıkar çevreleri ile başa çıkılabilir. Mustafa Kemal Atatürk'e saldırıların arka planında; Osmanlı ümmet anlayışının ideolojik ve örgütlü yapıları vardır. 1950 sonrası, Cumhuriyetin rövanşını alan bu gerici-çıkarcı gruplar ülkeyi ayrık otları gibi sarmıştır. Ülke sorunlarına örgütlü olarak sahip çıkarak, kangren olmuş sorunlara çözüm üreterek neşter vurma zamanıdır. Bu da toplumsal tarih ve kollektif hafızaya sahip olmamızdan ve bilimsel düşünceyle nesnel bir bilince varmamızdan geçer...
İSMAİL ONARLI

Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git