Ziyaretçi Bilgisi

Takvim

ALEVİ - BEKTAŞİ EDEBİYATI

descrAlevi-Bektaşi edebiyatından söz ederken, haklı olarak, sözlü edebiyat ve halk şiiri deyimleri daha güvenle kullanılır. Çünkü bu edebiyat, her şeyden önce ve özellikle, çoğu ümmi yüzlerce âşık tarafından, geçilen ülkelerin eğilimlerince ağızdan ağza aktarılarak zenginleşmiş, büyük bölümü toplu belleğin silik ya da dolaşık yollarında kaybolup unutulmuş bir sözlü gelenek şiiridir.
Türk edebiyatında bir yere ulaşmış ve temsilcileri -hiç olmazsa ağırlıklı bir bölümü- ozanlıktan şairliğe yükselmiş bir şiir. Günümüzde, ayrı bir tür niteliğiyle. Saygın şiir derlemelerinde yer alarak incelenişi bunu göstermiyor mu?
Gerçek olan şudur ki, birbirine tümüyle zıt iki kültür ve edebiyat, aşılmaz bir biçimde birlikte var olmuşlardır:
- Bir yanda, Divan edebiyatı, devletin inanç ve etki gücünün yanında olan seçkinin edebiyatı; almalar dolu bir dilin kullanıldığı, özentili bu saray çevresi şiiri, Osmanlı saray süslemelerini karşılıyordu.
- Öbür yanda, göçer boyların konuştuğu Türkçe ve değişmez biçimleri ile, Anadolu göçerliğinin ve halk cemaat dışı yaşamının halka yönelik şiiri, ata geleneklerini sürdürüyordu.
Bu, ancak, yüzyılımızda Cumhuriyetin gelişi ile o kadar yabancı bu iki dünyanın birbiriyle buluşup kaynaşacağı ve bazen karşı karşıya geleceği bir Türk kimliği arayışının ürünü olarak dilin arılaştırılmasına varan çabalarla sona erdi.
Halka yönelik sözlü edebiyatın incelenmesi, daha zor bir çalışmayı gerektirir. Bir eser, gelenekçe birçok yazara birden mal edilmiş olabileceğinden, ağızdan ağza söylenen bir şiir,bir yazara mal edilmek istendiğinde, bundan, hemen hiçbir zaman emin olunamaz.
Ayrıca cönkler ve derlemeler, çoğu kez eserin oluştuğu tarihten sonradırlar ve bunlar da ellerinde bulunduranlarca, sıkıca korunmaktadır. Çok sayıda uydurma manzumenin ve aynı adda şairin araya girmesi ile ortaya çıkan nüsha farklılaşmalarının açıklanışı.
Bu sözlü şiirde, olayları yerine yerleştirmek, yazıya ve tepkiye aktarılışa uygun bir şemada evrim çizgisini ortaya koymak güçtür. Çünkü, deyim yerindeyse, bu şiirin ayırıcı özelliği en son dörtlükte şairin mahlasıyla belirmektedir ve bu yöntem, bazı durumlarda yorumladıkları eseri meydana getirenin kimliğini kendine mal etmeyi adet edinmiş aşıklarda da geçerlidir. Bu, o zamandan sonra, artık onu meydana getirmiş olanın değil, aktaran aşıkların eseri sayılan bu şiirin, kollektif niteliğinin bir tanığıdır.
Âşık, sözcüğünün yaygın kullanımıyla yorumlayıcı, Alevi Bektaşilerin halka yönelik bu şiirlerinin başlıca aktarıcısı, demektir. Kökence, boy söylencelerinin yorumcusu, şaman utacıya özgür ve tok sözlü ilk ozanlara yakın, gezgin ve yalnız varlık; Anadolu'ya ve İslam'a girişten sonra, dinsel inanışın ve tasavvufi halk şiirinin yorumcusu oldu; ardından çağdaş dönem onu, kendi özüyle çatışan, her zaman asi ve bazen ihtilalci biri yaptı. Bugün de, her zaman olduğu gibi, âşık, yürekliliği, ataklığı hatta kimseye boyun eğmez oluşu ile beliriyor ve çağdaş söylemi açık sözlülüğe dayanıyor. Dili, herkesçe anlaşılmaktadır; kaygıları, halkın kaygılarıdır. Daha ileride eldeki kayıtlarla, yeteneğinin, melankoliyi başkaldırıya çevirdiğini göreceğiz.
Alevi Bektaşi halk şiirinin kalıcılığını ve ağızdan ağza yayılmasını sağlayan öğe, her şeyden önce, onun dinsel geleneği taşıma işlevidir. Gerçekte, onda, şiir, şarkı ve dans birbirinden ayrılamaz. Alevi inanışı yansıtan ve başlangıcı, şarkı ve dansla yapılan duaya varan nefes ve sema sözcükleri, burada anahtar sözcüklerdir. Nefes, şarkılaşmış dua; sema, kendini aşışı sağlayan danstır. Her ikisi de halk inanışının dile gelişi, Alevilerin inanç ve edinmelerinin bir yansımasıdır; dünyanın yaratılışını, kırklar cem'ini ve erkanı anlatmada, inanç kardaşlığını ve Hacı Bektaş'ın kimliğini yaymada, Ali'nin tanrısallığını ve yeniden bedenleşme inancını açıklamaktadır.
Tarikatlere göre değişmeler, Alevi-Bektaşi şiirinin temel niteliğidir. Sürekli ve buna rağmen değişme halinde, başlıcalarını -özellikle din, simgelemeler ve biçim- kısaca anımsatmak isterdim.
Önce dinsel içerik. Bu Orta Asya bozkırlarının eski kam-ozan'ı ile doğmuş, İslam'ın içinde gelişmiş bir edebiyattır. İnsanın tanrısallığının merkez alındığı şamancı öğelerle, dinler-karışımı ve cemaat-dışı bir İslamlığa ve harflerin mistik yorumcusu Ali'yi yücelten Asarâbâd'lı Fazlullah'ın ortaya koyduğu Hurufilik etkisi ile ardından Safevi şiilikle belirginleşmiş bir felsefeye dayanmadadır.
Anadolu Alevileri için bu edebiyat, Alevi-Bektaşi törenler, cem ve sema'da yer alan ve saz eşliğiyle yorumlanan, didaktik, kutsal deyişlerden oluşur. Âşık, doğrudan Tanrı ile konuşur, ona soru sorar, bazen sitemlerde bulunur.
Bu dinsel ve insancı zemin, Âşık'ı, sözlü bir kalıtı aktarmaya, bir kurallar bütününün, bir yapının içinde yenilenerek tarihe karşı direnmeye götürmededir. O, tanrıyı ve kendini arayışta, kendisini bulur, onu aşar ve zorbaya başkaldıran mazlumun savaşında, sözcüklerin gücünden yararlanırken, böylece, daha güçlü olur. Arayışı, onu değiştirir ve haksızlık, riya, boyun eğiş karşısında onu insanın savunucusu yapar. Artık bir serdengeçtidir.
Âşık, insan haklarının bir savaşçısı olmaktadır. Günümüzde siyaset tuzağına yakalanmıştır. Gerekli olmayan, sağ, sol siyaset. Alevi çevre, yönetici gücü indirmeyi yönlendirilebilir. Ortak bellek, gerçek başkaldırma şiirleri olan Pir Sultan Abdal metinleri ile, Kerbela olayının anısının izini hep taşımaktadır. Her Alevi, doğuştan ve bilinç altıyla, siyasetin içindedir. Sosyal durumu, kendisini gerçek bir Müslüman olarak görmeyen Sünni dışlamaların hedefi oluşu, çoğu kez hareketli kararsız bir gündelik yaşam, 70'li yıllardan başlayarak, onu sendika eylemine hazırlıyor. Böylece, yılların, yüzyılların akışında, insan-tanrısal aşk-acı-savaş-kendi arayışı-Tanrıyı arayış-insana ve insan haklarına yönelişin kaçınılmaz evriminde, Âşık'ın ağır ağır değişimini izliyoruz.
Alevi-Bektaşi şiiri tanımlayan ikinci öğe, biçimde ve imgelemde belirli sürekliliktir.
Ortak bellek, Anadolu'nun mecazlı imgelerini âşıkların nefeslerinde koruyor ve taşıyor. Onlarda, doğuşu şiirsel bir hareket içinde, göçer yaşamın anısını, köylü geleneği, umudu buluyoruz.
Bu simgeleme, geleneksel bir taslağa göre tekrarlanan temalar üzerine, sonsuz bir çeşitlemedir. İmgeler, doğanın simgeselliğini dile getiren, dağ, yol ve yaşam yolunun, gurbet ve ayrılığın gözde ve geleneksel temaları, yaşanan dünyadan gelmekle birlikte, allegoriye dayalıdır.
Onlarda özlem ve direnme, melankoli ve başkaldırmayı da buluyoruz. Müritler topluluğunun ve derviş tekkelerinin simgesi bahçe ve özellikle gül bahçesi, bağ ve bostan, tanrısallığı arayan ve acı duyan kalbin simgesi lalenin tersine, inanışın şarabı ile dolu müridin gönlünü ve sülüke girişi simgeleyen gül Ali'nin masalsı atı Düldül, inleyen bülbül ve turna gibi, bütün imgelerin tasavvufi bir anlamı vardır.
Simgelemelerdeki süreklilik, herkes için önceden belirlenmiş bulunan biçimlerde de karşımıza çıkar: Âşık, arı duru, anlaşılabilir, doğal bir dille, dörtlük, hece ölçüsü, ses tekrarı ve ses uyumları, tek heceli öğelerde ikilemeler ve rediflerin ritmi, gibi öğeleri eserinin yaşam güvencesi olarak kullanır. Burada da, evrensel bir tema üzerinde çeşitlemeler söz konusudur.
Sıra, bu söylenenleri örneklemeye geliyor.
Alevi-Bektaşi edebiyatının temaları her şeyden önce dinseldir. Bu, XII. yüzyılda, amacı, Orta Asya'da, İslam'ı tanıtmak ve yaymak olan bir şiirin yaratıcısı Ahmed Yesevi'nin narmının da temelidir. Gelenek, Anadolu'da Yunus Emre'ye kadar ulaşır. Bu şiir, İslam dini ve vahdet-i vücud temasına dayalı bir İslam tasavvufu şiiridir.
Ahmed Yesevi, Orta Asya bozkırlarında doğdu, Buhara'da İslam kültürünün saygın çevresinde yetişti; Sir Derya Türkmenleri arasında, din esinli şiirler olan hikmetlerini söyleyerek İslam'ı yaydı. Bu hikmetler, Türk halk şiirini ve Anadolu'daki en parlak temsilcilerinden biri olan ve ilahileri ile Ahmed Yesevi hikmetlerinin izinden yürüyen Yunus Emre'yi etkiledi.
İlk Türk sufi Ahmed Yesevi, ilk mutasavvıf şair Yunus Emre, dinsel bir edebi türün iki temsilcisi, -her ne kadar derviş tarikatlerinin edebiyatları yadsınamaz biçimde etki almış olmakla birlikte Yunus Emre'nin Bektaşilikle ilişkisi kanıtlanamıyor olsa Bektaşi edebiyatın öncüsü sayılmışlardır.
Yunus Emre'nin eserinde, din kişileri mutusavvıf babalara ve Orta Asya'dan Moğol akınından kaçıp gelen dervişlere rastlanır: Tasavvufi yaşamın çeşitli akımlarını özümsemiş bulunmaktaydı ve halkın anladığı açık bir dil kullanmaktaki amacı, halk tarafından anlaşılmak ve çağrısını halka ulaştırmaktı.
Şiirleri, daha sonra Bektaşi nefesleri için olduğu gibi, süfi bir esinleniş, görünür bir hümanizm bir hoşgörü ruhu ve her zaman aşkla -insana duyulan aşk, yaşam ve tanrısal aşk- belirlenmededir.
Yunus Emre'nin bütün eseri, aşk, insan olgunluğunun en yüksek derecesi olan tanrısal aşk üzerinedir:
"Aşkı olmayan din ü iman gerekmez..."
İnsana duulan aşkla ulaşılan bu olgunluk için, şair, dışlayıcı olan yerine, gerçek inanca ve iyiliğe çağırmaktadır:

Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Bu dinsel kaygıya, -bir derviş- gazi geleneğine göre Horasan erenlerinden, yani Sülüklü Horasan'dan olanı ve Bektaşi tarikatinin ilk temellendiricisi sayılan Abdal Musa gibi-, bütün Bektaşi şairlerde rastlanır.
Abdal Musa adı, Bektaşi erkan içinde yer almaktadır ve nefeslerinde bir tören havası vardır:

Erenler erkanı gerçek bellüdür
Abdal Musa fakir onun kuludur
İmamlar sırrıyla gönlü doludur
Var mıdır hiçbir er Ali'den gayrı

Yaşamdan tat almayı seven, umursamazlığı, imi zaman onu, haksız bulduğu dünyanın aratıcısı Tanrı'ya siteme götüren tasasız, Kaygusuz Abdal'da dinsel tema:

Kıldan köprü yaratmışsın
Gelsin kulum geçsin deyü
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı

Yine, Şah İsmail Hatai'de dinsel esinlenim. On altı yaşında tahta çıkan, Safevi İmparatorluğu'nun kurucusu, bu şair ile doruğa, Bektaşi edebiyatın altın çağına ulaşılır. Azeri Türkçesinde ve Fars dilinde kaleme aldığı şiirleri, ona tam bir inanışla, gözleri kapalı ve kelle koltukta kendilerini kavgaya atan yandaşlarının dinsel bağlılığını ve savaş duygusunu canlı tutmaya yönelikti. Mısraları, dinsel törenlerde okunmadadır ve her zaman heyecan ve coşku kaynağı olmadadır.
Eserleri Bektaşi inanışa dayalıdır, aralarında kırklar bezminin yansıtıldığı ayin-i cem ve sema üzerine olanlara rastlanır:

Kırklar meydanına vardım
Gel berü ey can dediler
İzzet ile selam verdim
Gel işte meydan dediler

Aynı zamanda, şairin insanda imanın yüceltilişi ve mistisizm de görülmektedir.

Şah Hatayı eydür senindir ferman
Olursun her kulun derdine derman
Güzel şahım sana bir canım kurban
İstemem kurbanı kestim de geldim

Ve onun, imgeler ve simgelerle dolu, Ali'ye sunu bir dörtlüğünü de anmadan geçemiyorum:

Sadıkın piiridir aşıkın renci
Pirlerin Piridir gençlerin genci
Hem deryadır hem sedeftir hem inci
Lal ile mercanım dürrüm Ali'dir

Bununla birlikte, eğer Hatai'nin mısralarındaki ahenk ve büyüye ilgi duyulmuyorsa, Bektaşilerin seçimleri hiç tartışmasız Pir Sultan Abdal olacaktır.
Onunla bir allegori alanına giriyoruz. Halk inancının din öncüsü, Bektaşi ozan, din yan-anlamlı sosyal bir ayaklanmanın yönlendiricisi, şehit olarak ölen Pir Sultan Abdal, bir söylence, bir simge, bir örnektir.
Anısı, Aleviler arasında hep canlı kalmıştır; sık sık güncelleştirilmekte ve ölümü kutsanmaktadır. Sivas'ta, 2 Temmuz 1993'te bir bağımsızlık ateşinin 37 kurban verilen canice bir yangınla sonuçlanışı, adına düzenlenen bir şenlik sırasında olmuştur.
Pir Sultan Abdal'ın mısraları, bugün mazlum ve yoksulun hakkını korumaya çağırıyor. Nefeslerinin okunmadığı, adının anılmadığı hiçbir Alevi Cem yoktur.
Okunan nefeslerinin çoğu, şehitliğini ananlar; ve özellikle Hızır Paşa'nın önünde ölüme gönderilmeden önce okuduğu, ve yasak konmasına rağmen, manevi şah, şâh-ı merdan Ali'yi övdüğü ünlü mısralardır:

Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapular Şah'a gidelim
Siyaset günleri gelip yetmeden
Açılın kapular Şah'a gidelim

Pir Sultan'ın, tasavvufi derinliği simgesel imgelerle sağladığı, bir başka şiirini daha anmamız gerekir. bu kapalı şiiri sülüke bir gönermedir:

Uyur idik uyardılar
Diriye saydılar bizi
Koyun olduk ses anladık
Sürüye saydılar bizi

Sabahattin Eyüboğlu'nun deyişiyle, "Pir Sultan, Anadolu halkının gönlünde açan kızıl bir güldür."
Gerçekte, Pir Sultan Abdal'ın şiirini oluşturan bütün öğeler, halkı kışkırtmaya yöneliktir: başkaldırı, ölümü küçümseme, hümanizm'e çağrı, gurbet acısı, Tanrı yolunda şehitlik. Ve, peşpeşe oyunu ve melankolisiyle, hak arayan, başkaldıran, Anadolu toprağına bağlıdır. Sözcükleri, mazlumların ahını dile getirmek, yok edilemez, kararlı halkla özdeşleşmek üzere seçer ve halkı ihtilalci bir dalganın içerisine çeker.

* Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü'nün düzenlediği 1. Alevi Bektaşi Sempozyumu'nda yapılan konuşma - Bonn - Almanya
DR. ŞİRİN SAYAR

Karacaahmet TV

Galeriye Git

Galeri

Galeriye Git